ARSIVANA SAYFA
 
29 Temmuz '00
SAYI: 27
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan...
Hücre saldırısı ve devrimci sorumluluk
SAG-ÖO direnişi ve yeni dönem dersleri
SEKA direnişinin bir kez daha gösterdiği
"Kophenag Kriterleri" ve Kürt sorunu
%10 barajı saldırısına karşı işçi eylemi
Metal sektöründe TİS süreci ve görevlerimiz
Birleşik Metal-İş Genel Temsilciler Kurulu...
Kongreye doğru DİSK!
İstanbul Anakent Belediyesi'nde de grev...
Zindan direnişinin dersleri ve yeni dönemin görevleri
F tipi saldırısı
Saldırı direnişle yanıtlandı
Bergama'da katliam girişimi ve tepkiler
Maltepe'de "Hücre Tipi Cezaevleri Politikası ve..."
F tipi cezaevine karşı aydın ve sanatçı girişimi
Programda tarım ve köylü sorunu/3
Kıbrıs'ta işgale son!
Bu memleket bizim!
Türkiye'de enerji sorunu ve politikaları
Resmi bilim emperyalist tekellerin hizmetinde
Sezer'in tavrı ve sözde "demokrasi rüzgarı"
14. kuruluş yılında İHD
G-8 Zirvesi ve gösterdikleri
Emperyalist-kapitalist sisteme karşı yürütülen...
Cellatex ve Adelshoffen eylemleri
Propaganda-ajitasyon sorunu
Yorum senin ya da yorumsuz mu demeliyim?
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Niçin TKİP,
niçin TKİP Programı?


TKİP ve programından bahsederken, niçin TKİP ve niçin TKİP programı gerekliliği üzerinde durmamız gerekir. Çünkü TKİP, Türkiye’nin bugünkü koşullarında, ideolojisini bilimsel temellere dayandıran, Marksizm’i kendisine ilke edinen, taban dinamizmini proletaryadan alan tek parti konumundadır.

Gerekliliği üzerinden; işçi ve emekçi katmanlar artık kapitalizm koşullarında sermayenin pençesine takılmış, sömürü ve baskıyı her yönüyle hisseder duruma gelmiştir. Fabrikalarda ve işyerlerinde insanların, düşük ücretlerle, sigortasız, sendikasız, sağlık şartları iyi olmayan, çalışma saatlerinin fazla olduğu şartlarda kölece kullanılması, okullarda uygulanan paralı, ezberci ve dayatmacı eğitim, bilimde ilerleme kaydedilememesi, kapitalist düzenin doğurduğu sonuçlardır.

Bu sorunların sürekliliği, insanlık soyunu tehlikeye düşürecektir. Bunun önüne geçebilmemiz için, insanların bilinçli ve duyarlı hale gelmesi, taleplerini doğru perspektiflere sahip bir parti ve programı ışığında ileri sürmesi gerekir. Geçmişe, ‘80 öncesine baktığımızda, işçiler ve emekçiler çok hareketli bir döneme girmişti. Fabrikalarda iş bırakmalar, grevler, okullarda meydana gelen isyanlar, emperyalizm karşıtı gösteriler, kanlı 1 Mayıslar, vb... Bunlar halk tabanını bir anda ayağa kaldırmış, fakat o dönemin önder kadrolarının ideolojilerini demokratik devrime ve gerilla mücadelesine dayandırmaları, onların işçilerden soyutlanmasına neden olmuştu.

Böyle olunca da kitleler hakimiyet altına alınamamış, mücadeleye doğru devrimci bir siyasal boyut kazandırılamamış, kazanılan güçler bir anda heba edilmiştir.

Bundan dolayıdır ki, geçmişteki hataların analizini devrimci bir tarzda yapmalı, buna göre mücadelemize yön vermeli, bunu da TKİP ve programı altında yapmalıyız.

Partinin kızıl bayrağı altında birleşelim, savaşalım!
Yaşasın devrim, yaşasın sosyalizm!

Esenyurt’tan bir metal işçisi





Dostça bir eleştiri...


Sevgili Kızıl Bayrak emekçileri;

Uzun süredir sizin internet sitenizi takip etmekteyim. Hatta gazetenizin de okuruyum. Size bir çift sözüm var. Bunu eleştiri olarak da algılayabilirsiniz. Sözün kısası, neden Ulucanlar’da şehit düşen Nevzat Çifçi ve Ümit Altıntaş’ı öne çıkarıyorsunuz. Orada katledilen sadece iki kişi miydi? Üzülerek söyleyeyim, bu yaptığınız ben merkezci, küçük-burjuva anlayıştır. Orada devletin yaptığı saldırı bir bütün olarak tüm devrimcilere yöneliktir. Sizler de bunu biliyorsunuz. Ama nedense yayınlarınızda bildiğinizi zannettiğim şeyi es geçiyorsunuz. Şu an çok kritik ve hassas bir süreçten geçiyoruz. Cezaevlerine yönelik saldırlar had safhada.

Biz emekçiler, devrimcilerin böylesi bir ağır süreçte birleşmesini umud ediyoruz. Yani eylem birliklerini. Fakat bu tür birliktelikler sözde kalmamalı. Zira eylem birlikteliklerinin olduğu ve daha sonra saldırıların püskürtüldüğü zamanlarda yapılan direnişleri de kendimize mal etmeyelim lütfen. Ulucanlar’da olduğu gibi. Eğer bu eleştirimi gazetenizde de yayınlarsanız sevinirim. Eleştirilerim dostça ve bizi ilerletecek boyuttadır.

İstanbul'da bir konfeksiyon işçisi





“Yeter ki gücümüzün
farkında olalım!”


Merhaba işçi ve emekçi kardeşlerim!

Ben 9 yılı aşkın bir süredir tekstil sektöründe çalışan bir işçiyim. Gördüklerimden ve yaşadıklarımdan çıkardığım sonuçlar, bu yazıyı yazmamda en büyük etken oldu.

Bilindiği gibi, her alanda işçinin, emekçinin sömürülmesi, ezilmesi bu sistemin bir dayatması haline gelmiş. Katrilyonların döndüğü tekstil sektöründe de, bu alanın can damarı olan işçiler, yani üretenler azgınca sömürülüyor ve eziliyorlar. Hayat her geçen gün daha da zorlaşıyor, alınan maaş artık mutfak masraflarına bile yetmiyor. Tabii ki bunlar biliniyor.

Tekstil işkolundaki işçilere sesleniyorum. İşçi olarak haklarımızı ne kadar arıyoruz, gücümüzün ne kadar farkındayız? Düşünün, biz işçiler ve emekçiler olmasa, bu trilyonlarca sermaye nasıl yaratılır, nasıl kazanılır? Bu, bizim gerçek değerimizi, gerçek gücümüzü gösteriyor. Şunu görmeliyiz; bizler altın taşıyan kervan muamelesi görüyoruz. Ama sadece taşıyan. Bu da sömürülmemizin en büyük göstergesi.

Yıllar önce tanıdığım bir abla vardı, çok iyi bir insandı. Evine bir parça ekmek sokabilmek için çalışmak zorundaydı. Ama yetmiyordu, ne yapsa evin geçimi rayına oturmuyordu. İstemeyerek de olsa, çocuğunu okutmak yerine, yanında çalıştırmak zorunda kaldı. Artık çocuk da bu sistemden nasibini almıştı.

En önemli sorunumuz, ezildiğimizin ne kadar farkındayız? Yıllardır tekstil sektöründe patronların uyguladığı sistemleri, dolapları ne kadar biliyoruz?
İşyerimizde birbirimizle diyaloğumuz çok önemli. Bugün işyerlerinde işçiler arasındaki rekabet sonucu kavgalar, dalaşmalar yaşanabiliyor. Bu, patronların işçileri bölmek için başvurduğu uygulamaların başarısını gösteriyor.

Patronların işçiye gözdağı olsun diye genelde kullandığı ortak bir söz var. Ahmet gider Mehmet gelir, Ali gider Veli gelir! Yani burada sana ihtiyacı olmadığını göstermek ister. Aslında gerçek şudur ki, o bizsiz bir hiç olduğunun farkındadır. Bu korkuyla da sinsice hareket eder, en ufak bir açıktan faydalanmasını bilir.

İşçiler arasındaki rekabeti şöyle özetleyebilirim. Daha çok maaş vererek 5-10 işçiyi kendi safına çeker. Böylece işçileri bölmeyi başarmıştır. Artık rekabet yaratılmıştır. Ve artık işçilerin birbirleriyle olan diyaloğu zedelenmiş, birbirine güvenleri kalmamıştır.

Ben geçimini tarımla kazanan çiftçi bir aileden geliyorum. Küçük yaşta geçim sıkıntısı yüzünden ailemi bırakıp İstanbul’a geldim. Bir süre Bayrampaşa’da çıraklık dönemimden sonra Güngören’de makinacı olarak çalışmaya başladım. Kalacak yerim olmadığı için işyerinde kalıyor, bu yüzden doğru dürüst maaş alamıyordum. Geceleri mesaiye bırakılıp sabahlara kadar çalıştırılıyordum, ama 3 yıl mesai parası aldığımı hatırlamıyorum. Onlara gebe olduğumu düşünüyorlardı. Hep sömürüldüm, ezildim. Ve bir gün dışarda kalma pahasına, “sokakta yatacağım, ama artık burada çalışamayacağım” dedim. Çıkacağımı söylediğim zaman önce bir yumruk, sonra bir tokat yedim ve kendimi kapıda buldum. Bütün paramın, emeğimin üstüne yattılar. Hakkımı ne kadar aradıysam da bir şey ispatlayamadım. Polise git, mahkemeye ver, dediler. Bunlara tepkim sadece gülmek oldu. Patronu devlet nezdinde suçlu çıkarmak olacak şey miydi? Birisi sömürüyü hazırlayan, diğeri ise uygulayan... Böyle bir şeye kalkışsam, suçlu ben olurdum.

Ama hiçbir zaman inancımı yitirmedim. Gelecek güzel günler yakında. Yeter ki gücümüzün farkında olalım. Aynı yolda yürüyoruz, aynı hayatı paylaşıyoruz ve aynı havayı soluyoruz. 15-16 Haziran’ı hatırlayalım; nice işçiler hakları için, hepimizin hakkı için dayak yediler, canlarını verdiler, işkenceye maruz kaldılar.

Gelin bu tarihimize sahip çıkalım. Şanlı 15-16 Haziran biz işçilerin rehberi olmalı. Yazımı Karl Marx’ın ünlü çağrısıyla bitirmek istiyorum:“Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!”

Bir tekstil işçisi/İstanbul