ARSIVANA SAYFA
 
29 Temmuz '00
SAYI: 27
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan...
Hücre saldırısı ve devrimci sorumluluk
SAG-ÖO direnişi ve yeni dönem dersleri
SEKA direnişinin bir kez daha gösterdiği
"Kophenag Kriterleri" ve Kürt sorunu
%10 barajı saldırısına karşı işçi eylemi
Metal sektöründe TİS süreci ve görevlerimiz
Birleşik Metal-İş Genel Temsilciler Kurulu...
Kongreye doğru DİSK!
İstanbul Anakent Belediyesi'nde de grev...
Zindan direnişinin dersleri ve yeni dönemin görevleri
F tipi saldırısı
Saldırı direnişle yanıtlandı
Bergama'da katliam girişimi ve tepkiler
Maltepe'de "Hücre Tipi Cezaevleri Politikası ve..."
F tipi cezaevine karşı aydın ve sanatçı girişimi
Programda tarım ve köylü sorunu/3
Kıbrıs'ta işgale son!
Bu memleket bizim!
Türkiye'de enerji sorunu ve politikaları
Resmi bilim emperyalist tekellerin hizmetinde
Sezer'in tavrı ve sözde "demokrasi rüzgarı"
14. kuruluş yılında İHD
G-8 Zirvesi ve gösterdikleri
Emperyalist-kapitalist sisteme karşı yürütülen...
Cellatex ve Adelshoffen eylemleri
Propaganda-ajitasyon sorunu
Yorum senin ya da yorumsuz mu demeliyim?
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Kızıl Bayrak'tan...



Hem sözü, hem düşüncesi halkın denetim altındadır
Kimseler Türkiye’de bu duruma engel olmuyor
Eskiden derlerdi: (Gümrük alınmaz laftan)
Şimdi sansür yüzde yüz gümrükle yetinmiyor.
-Şair Eşref-


Yukarıdaki dörtlük basından sansürün kaldırıldığının iddia edildiği yıllarda (24 Temmuz 1908) yazılmış. O yıllarda sınıflar arasındaki çelişki ve çatışmaların son derece cılız, dolayısıyla da muhalefetin esasta düzeniçi olduğu gözönüne alınırsa, bu derece sert tepki toplayan sansürün içeriğinin aynı sertlikte olmayacağı tahmin edilebilir.

Can çekişen imparatorluğun son temsilcilerinden olan Abdülhamid’in ‘İstibdad” yılları, tüm diğer konularda olduğu gibi, sansür konusunda da saltanat karanlığına tüy dikmiştir. Bu böyle olduğu halde, Abdülhamid’in bir Terörle Mücadele Yasası yoktu. Dolayısıyla da, sansürünün sınırı, gazetecileri, yazarları, bilim adamlarını “teröre yardım ve yataklık”tan içeri tıkacak genişlikte değildi. Böyle bir “hukuk”tan yoksundu. Sınırlı sayıda aydın, bu nedenle, gizlice ortadan kaldırılma veya farklı-sahte suçlamalarla zindanlara atılma/sürgüne gönderilme yoluyla susturulmaya çalışılmıştır.

Her olay, kendi tarihsel-toplumsal-siyasal koşullarında anlam kazanır. Sansürün kaldırılışı da, ancak feodal toplumda ve kraliyet ya da imparatorluk rejimi altında (özelde Abdülhamid istibdadı karşısında) bir önem arzedebilir. Burjuva cumhuriyetinse, daha kuruluşunda, çok daha ileri yasalara, özgürlüklere, kurumlara vb. sahip olması gerekir(di). Oysa Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunun üstünden 75 yıl geçtikten sonra, hala, kendinden önceki düzenin ve devletin getirdiği kırıntı bir yeniliği bayram olarak sunmaya devam ediyor. İşte “cumhuriyet”in ileriliği de ilericiliği de bu kadar...

Sansüre ve bize gelince...

Biz, ezilen sınıfın sesi-soluğu olarak, ne düşmandan bir hak dilendik ve ne de dilimize kilit vurduk. Bu sömürü düzeninin tüm suç ve pisliklerini özgürce sergilemek, ezilenlerin hak ve özgürlüklerini ise sesimizin tüm gücüyle savunmak hakkını, tabiri caizse, söke söke aldık. Bu uğurda bedel ödemekten kaçınmadık, kaçınmıyoruz. Cumhuriyetin sansürü, üstümüze coplar ve panzerlerle, kelepçeler ve zindanlar/zindanlarda katliamlarla, bombalar ve kurşunlarla geldi. Kaçırma/kaybetmelerle, işkence ve infazlarla geldi. Ne onlar vazgeçti sesimizi boğma çabasından, ne bizler boyun eğip sustuk. Her iki taraf için de mümkün olmayan bir şeydi çünkü bu. Çünkü her iki taraf da biliyor ki, bu kavganın sonu, bu düzenin sonuna bağlıdır.

Tıpkı, ezilenlerin sınırsız söz ve basın özgürlüğüne kavuşmalarının, ancak ezenlerin bu haktan mahrum bırakılacağı proleter demokraside mümkün olacağı gibi...

Tüm çalışanlara sınırsız söz ve basın özgürlüğü!
Kahrolsun burjuva medya tekelleri, yaşasın özgür sosyalist basın!