ARSIVANA SAYFA
 
29 Temmuz '00
SAYI: 27
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan...
Hücre saldırısı ve devrimci sorumluluk
SAG-ÖO direnişi ve yeni dönem dersleri
SEKA direnişinin bir kez daha gösterdiği
"Kophenag Kriterleri" ve Kürt sorunu
%10 barajı saldırısına karşı işçi eylemi
Metal sektöründe TİS süreci ve görevlerimiz
Birleşik Metal-İş Genel Temsilciler Kurulu...
Kongreye doğru DİSK!
İstanbul Anakent Belediyesi'nde de grev...
Zindan direnişinin dersleri ve yeni dönemin görevleri
F tipi saldırısı
Saldırı direnişle yanıtlandı
Bergama'da katliam girişimi ve tepkiler
Maltepe'de "Hücre Tipi Cezaevleri Politikası ve..."
F tipi cezaevine karşı aydın ve sanatçı girişimi
Programda tarım ve köylü sorunu/3
Kıbrıs'ta işgale son!
Bu memleket bizim!
Türkiye'de enerji sorunu ve politikaları
Resmi bilim emperyalist tekellerin hizmetinde
Sezer'in tavrı ve sözde "demokrasi rüzgarı"
14. kuruluş yılında İHD
G-8 Zirvesi ve gösterdikleri
Emperyalist-kapitalist sisteme karşı yürütülen...
Cellatex ve Adelshoffen eylemleri
Propaganda-ajitasyon sorunu
Yorum senin ya da yorumsuz mu demeliyim?
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Bir büyük çatışmanın arifesinde
SAG- ÖO Direnişi ve yeni döneme dersleri



‘96 SAG ve ÖO Direnişi 4. yılını doldurdu. Ölümüne direnişin adı olan bu büyük zaferin yıldönümünde, zindanlar bir büyük çatışma ve direnişe daha gebe. Sermaye devleti ‘96’da aldığı büyük yenilgi sonrasında, çok daha kapsamlı bir saldırı hazırlığı içerisinde. Bu hazırlık sermayenin sosyal yıkım saldırılarıyla örtüşüyor , devrimci harekete ve dolayısıyla toplumsal harekete yönelik büyük bir darbeyi hedefliyor. Bu nedenle saldırının boyutları ‘96’nın ötesinde bir keskinliğe ve acımasızlığa varıyor.

Böyle bir süreçte ‘96 SAG ve ÖO eyleminin büyük devrimci ruhu ve bükülmez iradesi, her zamankinden daha fazla anlam ve önem taşıyor. Bu, ‘96 SAG ve ÖO’nun direniş ruhunu kuşanmak, yarattığı değerleri bayraklaştırmak için olduğu kadar, zayıf ve eksik yönleriyle yaşadığımız sürece ilişkin dersler çıkarmak açısından da önemlidir. Ayrıca bugünkü süreci anlayabilmek, herşeyden önce bu süreci doğuran koşullara bakmayı gerektirir ki, zindanlar sözkonusu olduğunda, geçmişle bugün arasında yapılacak her karşılaştırma ve değerlendirme ‘96’yı temel almak durumundadır. Çünkü ‘96 SAG ve ÖO direnişi, kendisinden önceki tüm devrimci değer ve deneyimleri kendi şahsında cisimleştirdiği gibi, zindanlar cephesinden geçmişi pek çok yönden aşan bir direniştir. Dahası, zindanlardaki bugünkü sürecin ‘96 süreci ile yakından bağı bulunmakta ve ondan doğan sonuçlar içermektedir. Öyle ki devlet bugün ‘96’nın intikamını almaya hazırlanmaktadır.


‘96 direnişinin anlamı
ve zayıflıkları

‘96 SAG ve ÖO eylemi, Ağar genelgeleri olarak bilinen, devrimci tutsakların büyük mücadelelerle elde etmiş oldukları kazanımları bir çırpıda gaspeden saldırı sonrasında başlatılmıştı. Ancak saldırı bu gasp genelgeleriyle sınırlı değildi, toplumsal hedefleri olan kapsamlı bir saldırının zindanlar halkasıydı. İşçi ve emekçilere yönelik kapsamlı saldırının önünün açılması için devrimcilerin ezilmesi ve zindanların teslim alınması hedefleniyordu. 1 Mayıs kutlamaları vesilesiyle devrimci hareketin kitleler nezdinde güç kazanmaya başladığı, devrimci mücadelenin yeniden sempati ve ilgi topladığı görülüyordu. Sermaye devleti tam da bu nedenle 1 Mayıs gösterisinde provokasyona başvurdu ve bu zemin üzerinden devrimci hareketi işçi-emekçi kitlelerden yalıtma-tecrite dönük sistemli bir kampanya başlattı. Ağar genelgeleriyle başlatılan saldırı tam da böyle bir atmosfer içerisinde anlamını buluyordu.

Bu tespit genel olarak tüm devrimci gruplar tarafından paylaşıldı, saldırı zindanlar cephesinden ortak bir direnişle karşılandı. 69 gün süren ölümüne bir direnişle saldırı püskürtüldü ve anlamı tartışmasız büyük bir politik zafer kazanıldı. Ancak direniş sürecinde ve kazanılan zaferin arkasından devrimci hareket şahsında politik-pratik bir ayrışma ve saflaşmanın belirtileri ve ayrışma noktaları da açığa çıktı.

Komünistler direnişin henüz başında, “Güçlü direnişe zayıf destek!” başlıklı değerlendirmelerinde, zindanlardaki direnişin anlamını açık bir biçimde koymuşlar, ancak direnişin en büyük açmazının saldırının kapsamına ve içeriğine uygun bir desteğin örgütlenememesi olduğunu tespit etmişlerdi. Bu zayıflığın giderilmesi için devrimci hareketin sorumluluklarına işaret etmişlerdi. Süreç komünistlerin bu tespitinin haklılığını bütün açıklığıyla ortaya koydu. Dışarıdan güçlü bir destekle sahiplenilmediği koşullarda direniş, devrimci tutsakların devletle büyük bir iradi hesaplaşması biçiminde yürüdü. Bu süreç hiçbir biçimde sınıf ve kitle hareketindeki durgunlukla açıklanamaz. Kaldı ki direnişin hemen öncesindeki 1 Mayıs tablosu bu iddiayı boşa çıkarmaktadır. Ancak burada asıl önemli olan, zindan direnişi süresince devrimci-demokrat akımların bu yönde bir çaba içerisine girmek yerine, “ses getiren” dar kadro eylemlerine yönelmeleridir. Ki bu durum devrimci-demokrat akımların yapısal zayıflığıyla doğrudan bağlantılıdır

Nitekim bu zayıflık içeride de sonuçlarını yarattı. Direniş belli bir noktadan sonra dışarıdaki kitle hareketi ile bağlarından ve yarattığı etkileşimden koparılıp kendi içesinde darlaştırılarak, devrimci tutsaklar ile devlet arasındaki bir çatışmaya indirgendi. 45. günden sonra kitlesel açlık grevinden dar kadroyla sürdürülen ÖO’una geçiş, bu çizginin doğal sonucu oldu.


Direnişin politik kazanımları korunamadı

Devrimci-demokrat akımların yapısal zaafları nedeniyle, direnişin yarattığı kazanımları korumak ve devrim cephesi için güçlü bir dayanağa çevirmek de mümkün olamamıştır. Bu durum herşeyden önce saldırının politik mantığının kavranamamasıyla ilgilidir.

Saldırı 1 Mayıs sonrası başlatılan devrimcileri tecrite yönelik kampanyanın zindanlar ayağıdır ve kazanılan zafer bu tecrit atmosferinde önemli gedikler açmıştır. Bu, süreç boyunca gösterilen tüm zayıflıklara karşın böyledir. Ancak, kazanılan zaferle devlet karşısında elde edilen bu kazanımların korunabilmesi, zindan direnişinin yarattığı duyarlılığın örgütlenmesi, birleşik direniş ruhunun sınıf ve kitle hareketine maledilebilmesinden geçiyordu. Böyle bir çaba, hem devletin devrimci harekete karşı örmeye çalıştığı tecrit barikatlarını yıkacak, hem de devletin tecritini güçlendirecekti. Ancak direniş boyunca kendisini gösteren tüm hastalıklar, direniş sonrasında da tüm olumsuz yanlarıyla sürdü. Direniş sürecini sorumlu bir değerlendirme ve eleştiriye tutmak bir yana, bu yöndeki uyarılara kulaklar tıkandı. Direnişin kazanımları zafer sarhoşluğu içerisinde tüketildi. Bu sayede devlet devrimci hareketi tecrit etme politikasını biraz gecikmeli de olsa yaşama geçirdi.

‘96 Zindan Direnişi ile Ulucanlar katliamı arasındaki süreci bu gözle değerlendirdiğimizde, devletin bu yönlü sistematik politikasını ve bunun yarattığı sonuçları görmek mümkündür. Ulucanlar öncesi dönemde geleneksel devrimci akımlar belirgin bir zayıflık yaşıyorlardı. ‘96’da devletin devrimci harekete örmeye çalıştığı tecrit politikası püskürtülememiş, devrimci hareket ‘96 sonrasında adım adım alındığı tecrit ortamında tüm nefes boruları kesilerek en geri noktaya itilmiştir. Dahası yaratılan bu tecrit ortamı bizzat devrimci hareketin kendisine ördüğü barikatlarla büyütülmüştür. Sorunu ağırlaştıran da budur. Hücre saldırısının siyasal anlamı da geleneksel akımların bu gerçekliği üzerinden anlaşılabilir.


Saldırı ödenen bedellerle durdurulabildi,
ancak püskürtülemedi

Geleneksel devrimci akımların alabildiğine zayıfladığı bu sürecin bir nebze olsun önüne geçen ve tecrit ortamının parçalanmasını sağlayan, Ulucanlar’daki direnişçi çizgi ve katliamın sonuçlarının yarattığı sarsıcı tablo olmuştur. Geleneksel devrimci akımlar hala da içerisine girdiği tecrit ortamını parçalayacak bilinçli bir politik yönelim içinde değildir. ‘96 da olduğu gibi, yine ödenen bedeller sayesinde yeniden nefes almaya başlamıştır.

Ancak, yapısal zayıflıklar olduğu gibi duruyor ve dahası henüz süreci anlamaya dönük herhangi bir çaba da sözkonusu değil. Hücre saldırısı çerçevesinde devletin yaptığı hazırlıklar, ‘96’nın da ötesinde bir büyük siyasal çatışmanın haberini veriyor. Böyle bir siyasal çatışmayı ise geçmişin yapısal zayıflıkları ile göğüslemek mümkün değildir.


Hücre saldırısına karşı mücadele:
Zayıflıklar, olanaklar ve ‘96 Direnişi’nin mirası

Bugün böyle bir çatışmanın arifesinde mevcut olanaklar ‘96 Direnişi öncesiyle karşılaştırılamayacak denli büyüktür. Saldırı toplumun ilerici çevreleri tarafından tepkiye konu olacak denli teşhir olmuş, tutsak yakınları dışında aydınlar, DKÖ’ler ve sendikalar saldırıya tavır almaya başlamışlardır. Dahası ‘96 Direnişi sırasında kendi kitlesini sokağa taşıyamayan geleneksel devrimci akımlar, bugün sınırlı da olsa bunu yapabilmektedirler. Ancak, bir kez daha söylemek gerekir ki, bu onların bilinçli bir yöneliminin değil, katliam hazırlıklarının yarattığı duyarlı ortamın ürünüdür. Halihazırda devrimci hareket hücre tipine karşı verilen mücadelenin örgütleyicisi ve öncüsü değil, sadece varolan hareketin doğal bir parçasıdır. Dahası Burdur katliam provası, bu zayıflığın hala varlığını koruduğunu göstermiştir. Burdur saldırısı sonrasında yine dar kadro eylemlerine yönelinebilinmiştir.

Bugünün ‘96 dönemine göre bir başka olumluluğu, sınıf ve kitle hareketi cephesinde yaşanmaktadır. Halihazırda hücre tipi saldırısı işçi-emekçi hareketine maledilebilmiş, işçi ve emekçilerde saldırıya tavır alacak bir bilinç yaratılmış değil. Ancak emekçi kitleler ‘96’yla karşılaştırılamayacak denli bir hareketlilik içindeler. İktisadi-sosyal yıkım saldırısından beslenen bu hareketlilik, aynı saldırının siyasal cephesini oluşturan hücre tipi saldırısına karşı emek cephesinden verilecek güçlü bir yanıtın da olanaklarını yaratıyor. Bir kez daha, hücre tipi saldırısına karşı verilecek mücadelenin gerçek sınıfsal muhataplarına maledilebilmesi, devrimci öncünün çabasına ve politik-pratik yönelimine bağlı olacaktır.

Kapsamlı saldırının püskürtülmesi işçi-emekçiler cephesinden birleşik bir mücadelenin yükseltilmesiyle mümkün olduğu gibi, böyle bir mücadelenin örülebilmesi de ancak devrim güçlerinin birlikte davranabilmesinden geçiyor. Devrimci bir birlik ise, sınıflar mücadelesinin gereklerine uygun bir perspektif ve pratik sorumluluk zemininde yaşama geçirilerek gerçek hedefine ulaşabilir ancak.

Bir büyük çatışmaya doğru giderken, ‘96’nın direniş bayrağını dalgalandıracağız, hastalıklarına ise asla tahammül göstermeyeceğiz. Saldırıyı püskürtebilecek potansiyel güç ve olanaklar her zamankinden daha fazladır. Geçmişimizden öğrenip zayıflıklarımızla hesaplaşarak, ‘96’nın direniş ruhunu kuşanarak, bir kez daha kazanan biz olacağız!