ARSIVANA SAYFA
 
29 Temmuz '00
SAYI: 27
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan...
Hücre saldırısı ve devrimci sorumluluk
SAG-ÖO direnişi ve yeni dönem dersleri
SEKA direnişinin bir kez daha gösterdiği
"Kophenag Kriterleri" ve Kürt sorunu
%10 barajı saldırısına karşı işçi eylemi
Metal sektöründe TİS süreci ve görevlerimiz
Birleşik Metal-İş Genel Temsilciler Kurulu...
Kongreye doğru DİSK!
İstanbul Anakent Belediyesi'nde de grev...
Zindan direnişinin dersleri ve yeni dönemin görevleri
F tipi saldırısı
Saldırı direnişle yanıtlandı
Bergama'da katliam girişimi ve tepkiler
Maltepe'de "Hücre Tipi Cezaevleri Politikası ve..."
F tipi cezaevine karşı aydın ve sanatçı girişimi
Programda tarım ve köylü sorunu/3
Kıbrıs'ta işgale son!
Bu memleket bizim!
Türkiye'de enerji sorunu ve politikaları
Resmi bilim emperyalist tekellerin hizmetinde
Sezer'in tavrı ve sözde "demokrasi rüzgarı"
14. kuruluş yılında İHD
G-8 Zirvesi ve gösterdikleri
Emperyalist-kapitalist sisteme karşı yürütülen...
Cellatex ve Adelshoffen eylemleri
Propaganda-ajitasyon sorunu
Yorum senin ya da yorumsuz mu demeliyim?
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Yorum senin, ya da
yorumsuz mu demeliyim?


Baran Ceyhun


“Beni bana kırdırma ne olur,
seyir eyleyip sonra da beni cihana güldürme ne olur.”


Batak ormanlarından çıkıp, şu kirli şehirde sığınacağın tek adadır devrim. O birçok şeyi anlatır aslında sana, kirlenmenin içinde bir o kadar temizliktir devrim... Kirlenen, yozlaşan herşeyi dönüştürmek, iyiye, güzele ve mükemmele; tanımıdır bu işte “devrimci” olmanın. İlk önce kendinden başlamak işe, kendi zaaflarını yenebilmek, sonra da o kazanacağımız dünyaya dönebilmek. Nedir kendinden başlamak işe, özü nedir bu olayın? İlk önce kendini devirip, kendini dönüştürmek mi?

Evet, diyorsun demek. Peki sen nasıl yapıyorsun bunu, başarabiliyor musun?

“Ne kadar güzel bir ülkede yaşıyoruz değil mi? (konuyla ilgisiz olarak). Bunu sen de kabul ediyorsun demek. Evet evet, güzel bir ülkede yaşıyoruz, bu durgunluk ondan mı? Ne kadar güzel değil mi? Bak şu yan taraftaki ormanlık çok eskiden kalma bir yer öyle değil mi? (O gösterdiği ormanda iki kişi vardır o sırada. Hayır üç kişi. Yerde, dizlerinin üzerindeki kişinin elleri arkadan birbirine bağlanmış, gözleri bir bez parçasıyla sarılıp kapatılmıştır. Az sonra iki el silah sesi duyulacaktır ve ölenin zaten mezarı hazır. Az sonra silahlarıyla gelenler bir Renoya atlayıp gözden kaybolacaklardır.) Sana söylüyorum hey! duymuyor musun, ne güzel bir koru bu yan taraf değil mi? Ne, beni dinlemiyor muydun? Ne demek sanki silah sesi duydum? Hayret bir şey, sanki biz burada boşuna konuşuyoruz. Ne silahı, vapur düdüğüydü o. Sen de son günlerde bayağı dalgınlaştın zaten. Neyse, ne diyordum, çok güzel orman burası, ah güzelim yurdumda ne güzel yerler var da, biz bilmiyoruz kıymetini.

“Ya şu aşağıda görünen gecekondu mahallesi ne oluyor? Bunlar da hemen her yerde türüyorlar be kardeşim! Şunlara bak bir sürü ev. Geliyorlar, allahın dağına ev yapıyorlar. Sonra neymiş, çalışmıyormuş bu devlet! Tüh yazık bunlara. Ama bak görüyorsun değil mi, ne güzel bir yeri kapmışlar. (O sırada gösterdiği gecekondu mahallesinden silah sesleri yükseliyordu. Mahalle ablukaya alınmıştı. Ateş açılıyor, kan, kanla besleniyordu. Bir kızın alnına isabet etmişti kurşun, bir diğerinin omzuna, bir patırtıdır gidiyordu. Silahları, taşları ve inançları olan bir mahalle direnişi öğretiyordu.) Ne güzel bir yeri kapmışlar dedim, duymadın mı gene, nerelere gittin? Saçmalama, ne hareketlenmesi, mahalle olduğu gibi duruyor işte, ne çatışması, sen bunadın! Başka açıklaması yok bunun. Gel sıkıldım buralardan, çıkalım şu yukarılara, şehrin içine doğru çıkalım. Ne demek inanmıyorsun bana?

“Sen de şu dalgınlığı at üzerinden! Bak ne güzel bir semte geldik. Şu bina da olmasa deniz ne güzel gözükecek değil mi? (Az önce bahsettiği bina bir karakoldu. Bir sürü polis vardı kapının önünde. İçeriden çığlık sesleri geliyordu. Bir erkek vardı masanın üzerinde. Üzerine sürekli sular dökülüyordu. Acıdan kıvranıyordu. Az sonra işkence nöbeti değişmişti. Nöbeti bitenler üst kattaki bürolarından çocuklarını da alıp ayrıldılar binadan.) Acaba şu gemi ne taşıyor? Ne kadar da büyük değil mi? Çıldırtma adamı. Sürekli kafandan bir şeyler uydurup beni dinlememek için bahaneler üretme! Ne çığlığı, deliriyor musun? Tamam, tamam. Kızma, iyi değilsen bir doktora gidelim istersen. Bırak inadı, ses falan duymadım ben. Ne yani beni mi suçluyorsun? Duymadım diyorum sana. Bak şurası hastane, gel girelim içeri, bir görün. Ne var canım bunda? Hem başım dönüyor da dememiş miydin? Gel! Hadi bak şurası da sıra. Hem kimse yok, bir kişi bekliyor sırada. (Sırada bekledikleri kapının arkasında sedyenin üzerinde yatıyordu yarı baygın biri. Rapor yaz diyordu, siyah camları olan bir gözlüğün arkasından bakan adam. Ama bu adama ne olmuş diyemiyordu doktor. Demek de pek işine gelmemişti. Rapor düşüldü. SAPASAĞLAM !!!!!?) Tamam tamam, bunun yüzünden de kavga etmeyelim şimdi, kalk gidelim. Hayır mı? Az önce kalkalım diyordun ama. Aman gene mi aynı muhabbet? (O sırada kapı açılır, sedye yavaş yavaş dışarı sürülür) Ne olmuş yani? Adam belki trafik kazası geçirmiştir. Hem ne alaka yanındakiler canım? Akrabalarıdır. Hadi uzatma, burada da mı böyle yapacaksın? Gel biz senle bu şehirden uzaklaşalım en iyisi. Atla şu otobüse, hem de en ön koltukta, mercedesin artan hızına uysun yüreğimiz. Endişeleniyorum artık senin için. Ne olur sakin ol! Bak, burası Ankara asfaltı, şu tepeyi aştık mı koca şehir çıkacak karşımıza. Ne güzel değil mi? Terliyor musun? Hadi canım sen eski topraksın, hemen bir şey olmaz sana. Bak şu eski yapıyı görüyor musun? Şehirden de çıktık işte, yürüyelim mi biraz?

(O gösterdiği yapı değildi. Az sonra mezarlık olacak bir binaydı. Bir bez afiş çarpıyordu dışarıdakilerin suratına. Kuduruyorlardı. “Cesaretiniz varsa gelin!” İlk adımını atan vuruluyordu. Direniş tarihi yeniden mi yazılıyordu? Sıkılan kurşunlar, köpükler, sular, katliam yavaş yavaş adımını atıyordu.
Birbiri ardına güneşe gömülenler yarışıyordu bu gece. Bir diğer ismi de aydınlığın türküsü müydü neydi gecenin? Koğuş aralarında sıkıştırılanlar, ölmüş bedenlere atılan tekmeler, 10 aydınlık yürek, 10 dimdik mavzer, 10 koca yiğit koparılıyordu aydınlıktan karanlığa kurban edilerek.
)

“Neden sendeliyorsun (sendeleyerek)? Saçmalama, bak ne güzel bir şehir. Hasta değilsin sen, neden kekeliyorsun (kekeleyerek), ne olur tut kendini. Bak şurada hastane var, hemen yetiştireyim seni. Bana da bir şeyler oluyor sanki. Düşme sakın (düşerek). Ne de dirençsizsin hani, ne demek anlamıyorum seni, neden korkmayacak mışım, sana bir şey olursa ben ne yaparım, sensiz de yaşayabilir miymişim? Dur artık! Kes şu şakayı! Sen benim içimdeki son duyarlılık mıymışsın?

Anlamadım. Ölüyor musun (ölerek)?

Uzunca bir süre sessizleşir ortalık. Konuşulacak bütün sözcüler tükenmiş, söylenecek herşey bitmiştir. Bir acı çığlık yırtar ortalığı. Bir kızgın küfür böler karanlığı. Zincirini koparmış bir köpek gibidir şimdi. Daha bir duyarsız, daha bir duyarsızlaşarak konuşur:

“Bıkmıştım zaten senden, iyi oldu. Bir ağır yük kalktı sanki üstümden, ne de rahatladım. Hemen uzaklaşayım buradan (gülerek).

“Şuradan atladım mı otobüse, hemen İstanbul’dayım. Ondan da kurtuldum.
“Bu insanlar neden bana bakıyorlar? Garip mi duruyorum acaba? Neden üzerime geliyor bu insanlar. Üzerime gelmeyin dedim size. Bırakın kollarımı. Neler oluyor burada? Rahat bırakın beni. Şu karşıdaki cami mi? Beni camiye mi götürüyorlar. Rahat bırakın diyorum. Bu kutu ne üstelik, çabuk kaldırın bunu, asla içine sokamazsınız beni. Ne demek ölü bulduk, ben yaşıyorum diyorum size! Bu kutunun içinde olmak ne iğrenç bir duygu. Nefes bile zor alıyorum. (Tabut yönelmiştir mezarlığa). Oh be! Açıyorlar kutuyu. Anladılar tabii ne kadar yanlış bir iş yaptıklarını. Açın! Açın da çıkayım şuradan. (Açılır açılmaz çukura atarlar onu.) Ne oluyor düşüyorum. Heeeey! Ne yapıyorsunuz? Bu toprak değil mi? Karanlığa boğuluyorum ama bu karşımdaki kim? Olamaz! Sen, sen ne arıyorsun burada. Sen az önce ölmemiş miydin? Hayır mı? Ölen ben miymişim? Bu imkansız!!! (ağlayarak).

(Okuyucuya not: Bu çürümüş sisteme karşı çıkmayıp hayatı yorumlamamanın yolu, bu aşağılık sisteme çıkar. Bu sistemin yolu da tabii ki insanlığın ölümüne.)


Ümit’e, Habip’e, Ulucanlar’a ve tüm devrim şehitlerine!..





Bir şiire bir ümit...


Onu bir toprakta su ararken tanımıştım
Son kez bir ırmakta hatırlıyorum
Elleri toprak dolu
Suyun kenarına bir kıyı yapıyordu
En sonunda ayakta duracak bir yer yaptığında
Beni çağırdı
“Kes artık uçmayı” dedi
“İnsanlar ölülerin de yaşayabileceğine inanacak”
Toprağa bastım
“İşte” dedi “ Sana sözümü tuttum”
“Aya doyasıya dokunabilmen için yerde”
Üzerimde
boynumu boğazlı bir kazaktan
daha fazla sıkan bir şeyler vardı
“Hayır” dedim
“Bana yaşarken bir şiir
Ölüyken gökte bir kızıl yıldız borçlusun
Hem kazağı da geç ördün”

Ümit Altıntaş


Not: Bu şiir, bayanlar koğuşundaki özgürlük eyleminin açığa çıkmasının ardından, Fatime Akalın yoldaş’a yazılmıştır...

Gel halaya duralım


Paylaşmak isterken
küçük sevinçlerini
dostlarla
ve gülmek isterken
ağız dolusu,
türkülerde ve halaylarda
buluşmak isterken
kavganla;
Dağlanmak istenirsin
pusularca
ve tek düşürülmek.

Beden beden
yatarsın açlıklara...
Ölürken hücre hücre
yaşamak için
Ve ağız dolusu gülmek için,
Katledilirsin pusularca.
Ulucanlar’da on çiçeği
ve Burdur’da menekşeyi
kuruturken zalim eller
Kırklareli baharın ilk durağı...

Bahara duralım
demek için
içeride ve dışarıda
hadi kovalım yalnızlık adında
hücreleri...
Birleşsin binlerce el ve kol
Gel halaya duralım.

Rahime Henden
22 Temmuz 2000/Beykoz