ARSIVANA SAYFA
 
29 Temmuz '00
SAYI: 27
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan...
Hücre saldırısı ve devrimci sorumluluk
SAG-ÖO direnişi ve yeni dönem dersleri
SEKA direnişinin bir kez daha gösterdiği
"Kophenag Kriterleri" ve Kürt sorunu
%10 barajı saldırısına karşı işçi eylemi
Metal sektöründe TİS süreci ve görevlerimiz
Birleşik Metal-İş Genel Temsilciler Kurulu...
Kongreye doğru DİSK!
İstanbul Anakent Belediyesi'nde de grev...
Zindan direnişinin dersleri ve yeni dönemin görevleri
F tipi saldırısı
Saldırı direnişle yanıtlandı
Bergama'da katliam girişimi ve tepkiler
Maltepe'de "Hücre Tipi Cezaevleri Politikası ve..."
F tipi cezaevine karşı aydın ve sanatçı girişimi
Programda tarım ve köylü sorunu/3
Kıbrıs'ta işgale son!
Bu memleket bizim!
Türkiye'de enerji sorunu ve politikaları
Resmi bilim emperyalist tekellerin hizmetinde
Sezer'in tavrı ve sözde "demokrasi rüzgarı"
14. kuruluş yılında İHD
G-8 Zirvesi ve gösterdikleri
Emperyalist-kapitalist sisteme karşı yürütülen...
Cellatex ve Adelshoffen eylemleri
Propaganda-ajitasyon sorunu
Yorum senin ya da yorumsuz mu demeliyim?
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Elektrik Mühendisleri Odası İstanbul Şube Sekreteri
Selami Yılmaz’ın verdiği bilgiler ışığında

Türkiye’de enerji sorunu ve politikaları


TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası İstanbul Şube Sekreteri Selami Yılmaz’dan 25 Temmuz’da nükleer enerji ve en son gelişen santral ihalesi süreci ile ilgili bilgi aldık. Türkiye’nin enerji sorununu özkaynaklarıyla birlikte değerlendiren Yılmaz, buradan hareketle devletin enerji politikasını değerlendirdi. Yılmaz ayrıca, Akkuyu Nükleer Santrali’nin ihalesinin ertelenmesine ilişkin düşüncelerini de belirtti. Selami Yılmaz’ın bu konuda edindiğimiz görüşlerini kısaca aktaralım:

Devletin aslında kendine ait bir enerji politikası yok. ‘84 yılına kadar belli yönleriyle eleştirilebilir olsa bile çok sorunlu olmayan bir enerji politikası olan devlet, bu yıldan itibaren özelleştirmeye ve çokuluslu şirketlere endeksli bir politika izledi. Bu belirleyicilik 2000 yılıyla birlikte Dünya Bankası’na havale edildi. Halbuki bir devlet, enerji politikasını kendi iç dinamizmini baz alarak oluşturur. Bunun kriterleri bir, yerli olması; iki, fizbl olması; üç, ekonomik olması; dört, teknolojisinin sizde olması. Devletin enerji sorununa bakışını özetlemek için önce diğer yerel enerji kaynaklarımızın durumunu gözden geçirmemiz gerekiyor.

Örneğin Türkiye’nin brüt tüketimi (yani kayıp ve kaçakları çıkartmadan) 118 milyar kWh. Buna karşılık su enerjisinden elde edilebilecek enerji 433 milyar kWh. Yani arada kat kat fark var. Ancak biz bu potansiyelin 40 milyar kWh’ını kullanıyoruz. Şu anda kullandığımızın on katı anlamına geliyor bu da. Suyun pahalı bir enerji kaynağı olmadığı herkes tarafından bilinmektedir. Üstelik herhangi bir çevre kirliliği de yaratmaz. Ancak Türkiye’deki barajların çoğu sulama amaçlı inşa edilmiştir. Bunların elektrik üretmesi konusunda yeterli yatırım yapılmamıştır. GAP projesi de su enerjisinden yararlanmak üzerine bir proje değildir.

Temel enerji kaynaklarımızdan olan termik gücün de (yani kömürle çalışan santrallerle elde edilen güç) ancak %20’sini kullanabiliyoruz. Üstelik eski teknolojiyle ve baca gazını arıtmadan. Bu hem verimi düşürüyor, hem de çevre kirliliği yaratıyor. Jeotermal olarak ise 33 bin MW’a eşdeğer enerji potansiyelimizin %1’inden bile yararlanamıyoruz. Güneş enerjisinden hiç yararlanmıyoruz.

Şu anda Türkiye 27 bin MW’lık bir kurulu güce sahip, ancak tüketimi 13-14 bin MW. Buradan baktığımızda, kurulu gücünün ancak yarısını kullanan bir ülkede, enerji sıkıntısından bahsetmek neyin göstergesidir? Şu da belirtilmeli ki bu değerlerin hepsi bakanlığın değerleri.

Diğer yandan enerji iletiminden ve kaçaklardan kaynaklanan toplam enerji kaybı %30’un üzerinde, oysa bu konuda dünya ortalaması %8-10, gelişmiş ülkeler ortalaması ise %6. Bu değer %10 civarına çekilmeli. Kaybın bu %20’lik farkının ortadan kaldırılması 2 milyar dolarlık bir yatırım gerektiriyor. Böylece kazanılacak enerji ise 6 Akkuyu değerinde. Yani hem Akkuyu projesinin üçte biri kadar finansman gerektiriyor, hem de 6 katı bir enerji sağlıyor.

Bizdeki termik santraller %41 verimle çalışıyor. Halbuki dünya ortalaması %65-70’tir. 1,5 milyar dolarlık bir yatırımla bu verimi biz de %65’e çıkartabiliriz. Böylece elde edilecek kazanım da 5 tane Akkuyu anlamına gelecektir.

Devlet, enerji sorununu özelleştirme yoluyla halledebileceğini iddia ediyor. Bunun için önce tecrübelere bir bakalım. İlk örneğimiz AKTAŞ. Bu şirket bir, TEAŞ’ı dolandırmıştır; iki, TEDAŞ’ı dolandırmıştır; üç, halkı dolandırmıştır; dört, vergi ve borsa konularında usulsüzlük yapmıştır. Halk sağlıklı ve kesintisiz elektrik kullanamamakta ve sıkıntı içindedir. ÇEAŞ ve KEPEZ örneklerinde de aynı dolandırmaları görmekteyiz ve SPK bu şirketlerin hesaplarına el koymuştur. Ancak hem AKTAŞ, hem ÇEAŞ, hem de KEPEZ görevlerini sürdürmektedirler.

Devlet, bunlarla da yetinmedi, tüm elektrik dağıtım şebekelerini özelleştirmeye karar verdi ve bu konuda ilk adımlarını da attı. Enerji dağıtım şebekeleri 1,5 yıllık kârları karşılığında 30 yıllığına basın tekellerine peşkeş çekildi. İşçiler greve gitmezler, direnmezlerse bu engellenemeyecek gözüküyor.

Bütün bunlardan şunu çıkarabiliriz: Devletin enerji politikası yanlıştır. Bunun yerine; enerji tek elden yürütülmeli ve kamusal bir hizmet olarak değerlendirilmeli, bir insan hakkı olarak tanınmalı ve meta olarak nitelendirilmemelidir. Bundan çıkacak sonuç da özelleştirmeye dayalı bir enerji politikası terkedilmelidir.

Bazı dipnotlara da dikkat çekersek, ‘70’lerden bu yana her nükleer santral ihalesinden önce elektrik kısıntısına gidilmiş, “elektriksiz kalacağız” propagandaları yapılmıştır. Ancak bu 40 yıldır elektriksiz kalmamışızdır da.

Peki niye kendi ülkelerinde nükleer enerjiden vazgeçen ülkeler Türkiye’de nükleer santral yapmaya çalışıyorlar. Öncelikle şunu belirlemek lazım ki, elektrik enerjisi kullanırken en temiz enerji türüdür, ancak bunu üretirken kirlilik meydana gelebiliyor. Böylece emperyalist devletler enerjinin üretimini bizim gibi geri kalmış ülkelere transfer edecek, ancak sömürü zincirlerinden yararlanarak tüketimini kendi ülkelerine transfer edebilecekler. Bunun yanında atık üreten sanayi dalları da özellikle bizim gibi ülkelere transfer ediliyor. Tabii ucuz işgücü de bir etken. Merkezi muhtemelen Bonn’da düşünülen Avrupa Enerji Borsası kurulması planlanıyor. Bu yolla bize ürettirdikleri enerjiyi sömürebilecekler. Bu politikalar aslında MAI ve serbest bölge sürecinin bir sonucudur.

Nükleer enerji ihalesi gelinen yerde iptal edildi. Bunun üç ayağı var. Birincisi, ekonomik sıkıntı. Hazine, Dünya Bankası’nın kendine çizdiği sınırlar nedeniyle bir teminat veremiyor. İhaleye katılan konsorsiyumlar da bu durumu riskli buluyorlar. İkincisi, nükleer lobilerin kendi aralarındaki rant savaşının çözümlenememiş olması. Zira bu santrallerden 10 tane düşündüğünüzde 60 milyar dolar gibi bir rakam karşımıza çıkıyor. Üçüncüsü de nükleer karşıtı muhalefet hareketi. Birçok ilde buna karşı platformlar kuruldu, eylemler yapıldı, kamuoyu oluşturuldu. Örneğin, biz İstanbul’da 47 örgütün (meslek odaları, sendikalar, siyasi partiler, dernekler, vs.) biraraya gelmesiyle geniş bir platform kurduk. Harbiye’deki gecede 5 bin kişiyle nükleere dur dedik.

Elbette sistem varolduğu sürece sorunlar bitmeyecektir. Bundan sonra önümüzde GSM baz istasyonları var. Bu platformun bileşenleri belki eksilerek ya da artarak örneğin baz istasyonlarına karşı bir platform oluşturabilir. Nükleer enerji konusunda platformun dağılıp dağılmayacağını önümüzdeki günlerde görüşüp belirleyeceğiz. Ancak Akkuyu’da, 5 Ağustos’daki şenliği mutlaka yapacağız.




Nükleer ihale iptal, vurguna devam!


Nükleer enerji ihalesinin iptalinin ardından yeni bir gelişme olarak, ihaleye katılan firmalara 30’ar milyon dolar ödenecekmiş. Bu nükleer vurgununun boyutlarını açıklıyor olsa gerek. Çünkü ihalenin iptal edilmesiyle nükleer tekellerine bu kadar vurgun yapılacaksa, ihale ile öngörülen vurgunun boyutları kim bilir ne kadar?

Bu vurgunun arka planını daha iyi kavrayabilmek için şu noktalara dikkat çekmek gerekiyor.

* Böyle bir yükümlülük sözkonusu değil ve TEAŞ yönetimi de zaten bu yüzden bu öneriye karşı çıkıyor.

* Hukuken böyle bir hakları olmadığından sözkonusu şirketlerden böyle bir istek de gelmiş değil.

* Öneri Mesut Yılmaz’dan geldi. Sözkonusu ülkelerin “Türkiye’ye ambargo koymamaları için” gibi bir gerekçeyle. Ancak, bu ülkelerin hiçbirinden böyle bir ambargo tehdidi gelmiş değil. Üstelik Türkiye’ye uygulanması pek de olası olmayan böyle bir uygulamayı durduk yerde gündeme getirmek de ayrı bir rezalettir.

* Yılmaz, nükleer santralin ihale görüşmelerinin hemen öncesinde ABD’ye gitmiş, ilgili lobilerle gizlice görüşmüştü. Clinton bu arada “ABD kurumlarının onayını alarak” Türkiye ile ABD arasında barışçıl amaçlı nükleer enerji alanında işbirliğine imkan tanıyan, ihaleyi ABD şirketinin de içinde bulunduğu konsorsiyumun kazanması halinde buna yasal altyapı oluşturacak anlaşmayı onayladı.

Bu verilerden kalkarak şu sonuçlara varabiliriz: Türkiye için ne ekonomik, ne ekolojik, ne de temiz bir proje olmayan nükleer santral projesi, zaten bir takım çevrelerin açıktan ya da perde arkasından vurgun vurma hevesinin bir ürünüydü. Örneğin Yılmaz, ABD’de görüştüğü lobilerle gizli pazarlıklar yapıp bu rantın bir köşesinden kendi kasasına aktarmanın hesaplarını yapmıştı. İhalenin iptal edilmesi ise Yılmaz örneğinde olduğu gibi, bazı çevrelerin vurmayı planladıkları vurgunun boşa düşmesi anlamına geliyordu.

İhalenin iptaline rağmen nükleer tekellere yapılacak bu ödemenin hukuksal olarak bir temeli olmadığı için bu vurgun kapalı kapılar arkasında bir oldu bittiyle gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Bu nedenle bu tekeller, bu vurgunu üstü kapalı bir biçimde, dolaylı olarak yapmışlardır. Elbette böyle bir şey gerçekleşirse, Yılmaz ve onun gibi tekellerin taşeronluğunu yapanlar da bundan kendi paylarını alacaklardır.




Nükleer karşıtı konser


Nükleer Santrala Karşı Güç Birliği Platformu 17 Temmuz Pazartesi akşamı Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda nükleer santralleri protesto etmek için bir konser düzenledi.

Etkinlikte Suavi, Onur Akın, Mansur Ark, Tolga Çandar, Kubat, Rojin, Tolga Sağ, Vedat Sakman, Ayna, Grup Yorum, Koma Çiya, Mor ve Ötesi, Mozaik Folklor Derneği, Moğollar ve Bulutsuzluk Özlemi'nden Nejat Yavaşoğulları katıldı. Etkinliğin sunucuları Gülsen Tuncer ve Mümtaz Sevinç, Nazım Hikmet ve Can Yücel’den şiirler okudular, nükleer santrallerin çevreye ve insan sağlığına zararlarını, propaganda edildiğinin aksine hiç de ucuz bir enerji olmadığını vurguladılar. Sanatçılar sahnede “Karanlığı yırtacağız!” yazılı bir pankart açtılar.

Etkinliğin başında bir konuşma yapan Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) İstanbul Şube Başkanı Gazi İpek, 24 Temmuz tarihinde Türkiye’de nükleer santral kurulması amacıyla açılacak ihalenin görüşmelerine başlanacağını, nükleer enerjinin tüm dünyanın vazgeçtiği bir teknoloji olduğunu söyleyerek, dünyadaki nükleer kazalar ve sonuçlarıyla ilgili bilgi verdi. Varolan enerji potansiyeline yatırım yapılması halinde, Türkiye'nin enerji ihtiyacı kalmayacağını, dolayısıyla nükleer enerjiye de ihtiyaç duyulmayacağını vurgulayan İpek, nükleer santral atıklarının, Türkiye gibi deprem kuşağında bulunan ülkelerde sağlıklı depolanmasının imkansız olduğunu belirtti.

Ayrıca 5 Ağustos’ta Akkuyu’da yapılacak olan nükleer karşıtı şenliğe Nükleer Santrala Karşı Güç Birliği’nin otobüs kaldıracağı duyuruldu.