ARSIVANA SAYFA
 
29 Temmuz '00
SAYI: 27
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan...
Hücre saldırısı ve devrimci sorumluluk
SAG-ÖO direnişi ve yeni dönem dersleri
SEKA direnişinin bir kez daha gösterdiği
"Kophenag Kriterleri" ve Kürt sorunu
%10 barajı saldırısına karşı işçi eylemi
Metal sektöründe TİS süreci ve görevlerimiz
Birleşik Metal-İş Genel Temsilciler Kurulu...
Kongreye doğru DİSK!
İstanbul Anakent Belediyesi'nde de grev...
Zindan direnişinin dersleri ve yeni dönemin görevleri
F tipi saldırısı
Saldırı direnişle yanıtlandı
Bergama'da katliam girişimi ve tepkiler
Maltepe'de "Hücre Tipi Cezaevleri Politikası ve..."
F tipi cezaevine karşı aydın ve sanatçı girişimi
Programda tarım ve köylü sorunu/3
Kıbrıs'ta işgale son!
Bu memleket bizim!
Türkiye'de enerji sorunu ve politikaları
Resmi bilim emperyalist tekellerin hizmetinde
Sezer'in tavrı ve sözde "demokrasi rüzgarı"
14. kuruluş yılında İHD
G-8 Zirvesi ve gösterdikleri
Emperyalist-kapitalist sisteme karşı yürütülen...
Cellatex ve Adelshoffen eylemleri
Propaganda-ajitasyon sorunu
Yorum senin ya da yorumsuz mu demeliyim?
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
14. Kuruluş yılında İHD...

“Ayrımsız genel af” mı, “Hücreler yıkılsın, tutsaklara özgürlük!” mü?

İHD’nin elindeki bayrak: Burjuva hümanizmi


Ayşe Aydın


Yaklaşık bir yıl tartışmaları süren, tutuklu ve hükümlü yakınlarının başlattığı süreç 17 Temmuz 1986 tarihinde noktalandı. Yazarlar, gazeteciler, doktorlar, avukatlar, mimar ve mühendisler ve tutuklu ve hükümlü yakınlarından oluşan 98 kişi İnsan Hakları Derneği’nin kuruluşuna imza attılar. Pek çok aydın Dernekler Yasası’nın getirdiği engel nedeniyle kurucu olamadı.

İHD’nin internet sayfasında yer alan bu tanıtım metninden de anlaşılacağı gibi, kurumun temelleri devrimci tutsakların yakınları tarafından atılmıştır. Devrimci tutsaklar ifadesinin altını çizmemizin nedeni, İHD yönetiminde giderek hakim hale gelen burjuva hümanizminin, her konuda olduğu gibi cezaevleri sorununu da “ayrımsız”lık perdesi altında tanımsızlaştırma çabasıdır.

Merkeze hakim bu burjuva ideolojisinin çelişki ve açmazları, barış sorunundan demokrasi sorununa kadar ele aldığı her konuda geçerli olmakla birlikte, bu yazının sınırları dahilinde, biz, sadece cezaevleri, af ve F tipi konularına değineceğiz. Fakat öncelikle, bu hümanizmin kendi içindeki tutarsızlıklarını örneklemekte yarar var.

İHD’nin, “İlkesel Yaklaşımlar” başlığı altında sıraladığı maddeler içinde, tüm çalışma ve yönelimine temel olabilecek şöyle bir madde var:

- İHD, ezilen birey, halk/ulus, cinsiyet, sınıftan yana taraftır. Bu saptama insan haklarının tarih içinde geçirdiği evrime dayalı olarak yapılmaktadır.

Ancak bunun dışında, ulusların kendi kaderini tayine ilişkin olanı hariç tüm maddeler, bu temel maddeyi işlevsiz kılan, dolayısıyla bu maddeye rağmen İHD’yi tarafsızlaştıran biçimde formüle edilmiştir. “Her yerde ve her koşulda”, “koşulsuz ve sınırsız”, “herkes için” türünden ifadeler bu maddelerin ana vurgusu durumundadır. Demek ki, tüm diğer ilkelere temel olması gereken bu “taraflılık” ilkesi, İHD’nin yaratıcısı (ve bugün de asıl dayanağı) olan devrimci tutsakların yakınlarını teselli etmeye yönelik, göstermelik bir ibare olarak görülmektedir. Böyle bir şeye ihtiyaç duymalarının nedeni ise açıktır; devrimci tutsaklar ezilen sınıf ve kitlelerin mensubu/öncü unsurlarıdır. Ve İHD yönetimi bu toplumsal dayanaktan yoksun kalmak istememektedir. Çünkü çok iyi görüyor ve biliyorlar ki, çürüyen-çeteleşen burjuvazi, artık hümanizmlerine kaynaklık yapamaz. Tersine, insani tepkileri ortaya çıkaran tüm haksızlıkların, pisliklerin, zorun-zorbalığın arkasında egemen burjuvazi vardır.

İHD işkenceye karşıdır; işkence, burjuva devletin sistemli bir politika ve uygulamasıdır.

İHD savaşa ve savaş suçlarına karşıdır; savaş burjuva devletlerin kaçınamayacakları bir siyasal (silahlı biçimi) çatışmadır.

İHD idama karşıdır; idam, cinayetin resmi adıdır...

Listeyi sonsuzca uzatmak mümkün, ancak çıkacak sonuç tektir: Çağımızda insana karşı işlenen suçların dolaylı ya da dolaysız asıl faili burjuva sınıf ve onun çürüyen düzeni-çeteleşen devletidir. İHD’nin hümanist yöneticileri bu çıplak gerçeği bilmekten aciz değildir elbette. Onların sorunu sistemdeki çürüme-çeteleşmeyi değil, ortadan kaldırma yolunu farketmemeleridir. Çürüyen burjuvazinin resmi ve gayrı-resmi (çete) suçlarına karşı bayrak açıyorlar. Ancak ellerindeki bayrak, ilkesel yaklaşımlarında ifade ettikleri gibi, “ezilen sınıfın” bayrağı değil, ezen sınıfın (yani suçlunun) kendi ayakları altında parçalanmış eski bayrağıdır.

Kendi ayakları altında parçalanmıştır: İki paylaşım savaşı boyunca tüm dünyada, faşizmin çizmeleri altında tüm Avrupa’da ve Asya’nın yarısında, Hiroşima ve Nagazaki’de, Afrika’da, Basra’da, Kafkaslar ve Balkanlar’da, kısaca, emperyalist burjuvazinin ayağını bastığı-elini dokundurduğu her yerde insanla ve insani değerlerle birlikte hümanizm bayrağı da yerlerde sürüklenmiştir. Burjuvazinin kendi bayrağını neden kendi ayakları altında parçaladığı biliniyor. Burjuva devrimler, burjuva demokrasileri, ve (globalizmle birlikte daha yaygın biçimde) burjuva ulusalcılığı neden eskidi ise, ondan. Bugünün dünya egemeni emperyalist burjuvazinin savaş bayrağında artık tek şiar vardır; kâr, daha fazla kâr! Bunun için de baskı ve terör, zulüm ve zorbalık, egemenlik ve kölecilik!

Bu böyle olduğu halde, eskittiği tüm bu değerleri bir biçimde gündemde tutmaya çalışması, etkileyebildiği tüm muhalefet akımları düzen içinde tutma isteğinin göstergesi sayılmalıdır. Tüm burjuva ve küçük-burjuva reformist akımlarla birlikte, burjuva hümanizmine tapınan İHD yönetiminin de, bu açıdan düzenin çarkına su taşımakta olduğunu hatırlatmak gerekir.
Gerçi İHD sözkonusu olduğunda, herşeyin tek renk olmadığı ortadadır. Bu yazının asıl muhatabı merkezi politikaları belirleyen merkezi yönetimdir. Ancak İHD bünyesinde iki farklı ses, iki farklı biçimde hep kendini duyurdu ve duyurmaya devam ediyor. Bir yandan Genel Merkez ve onunla uyumlu kimi büyük şubeler üzerinden İHD’nin “resmi” görüşleri, diğer yandan çeşitli şubeler veya komisyonların yürüttüğü mücadele üzerinden gayrı-resmi görüşler duyulur. Bu gayrı-resmi olanın aynı zamanda düzendışı/devrimci mücadelenin devrimci düşünceleri olduğunu ayrıca belirtmek gereksiz tabii ki...

Bugün de, zindanlar sorununda iki farklı ses yükseliyor İHD’den.
Tepede, “ayrımsız genel af” kampanyası yürüyor.

Aşağılardan ise, “hücrelere geçit yok!” şiarı yükseliyor.

Peki hangi görüş neye denk düşüyor? Bugün bu ülkede zindanların kilit sorunu hangisidir?

Açıktır ki, İHD’nin “ayrımsız genel af” politikası, sistemin “af” politikasına endekslidir. Peki sistemin af politikası neye endeksli? Tabii ki hücre politikasına... Burjuva devlet diyor ki; cezaevleri çok doldu, denetim sağlayamıyorum, bir kısmını (özellikle çeteci/mafyacı katil ve hırsızları) af yasasıyla bırakır, diğerlerini (sadece devrimcileri) de hücrelere kapatırsam, otoritemi tesis edebilirim.

Ne pahasına olursa olsun” açıklamalarıyla da birlikte ele alındığında, bunun, çok katı, acımasız bir faşist politika olduğu açıktır. Ve elbette burjuva hümanizmi buna karşı çıkacaktır. Ancak aynı sınıfın penceresinden baktığı için aynı noktadan hareketle bir karşı çıkmadır bu; af noktasından. Olur mu, diyor İHD devlete; “suçlular” (evet, aynen böyle diyor!) arasında nasıl ayrım yaparsın? Affetmek insani bir değer olduğuna göre, af, cezaevlerindeki tüm insanları kapsamalı... Gerek çıkış noktası itibarıyla, gerekse de cezaevleri sorununun merkezinde katliamlar eşliğinde yürütülen vahşi F tipi saldırısının bulunduğunu gözardı etmesiyle, İHD’nin af kampanyasının temelden zayıflıklar taşıdığı açıktır. Bir o kadar açık olan, sistemin cezaevlerini ıslah politikasına karşı, düzeniçi-düzendışı her türden muhalefetin seferber edilmesi gerektiğidir. Unutulmaması gereken noktalardan biri de, bu tür muhalefet odaklarına güç ve cesaret verecek, geriliklerini törpüleyecek olanın, güçler dengesinin devrimden yana ağır basmasıdır. İHD özgülünde ifade edersek, şube ve komisyonlar üzerinden yürütülmekte olan “Hücrelere hayır!” kampanyası ne denli başarılı olursa, İHD merkezinin ve harekete geçirdiği aydın muhalefetinin yönelimi de o denli etkilenebilecektir.

Hücre saldırısının karşısına mümkün olan en geniş muhalefetle çıkma, mücadelenin her türlü araç ve yöntemini devreye sokma sorumluluğu, devrimcilere, İHD merkezinin düşünce ve faaliyetine yönelik eleştiri ve tutumları konusunda yol gösterici olmalıdır.