ARSIVANA SAYFA
 
29 Temmuz '00
SAYI: 27
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan...
Hücre saldırısı ve devrimci sorumluluk
SAG-ÖO direnişi ve yeni dönem dersleri
SEKA direnişinin bir kez daha gösterdiği
"Kophenag Kriterleri" ve Kürt sorunu
%10 barajı saldırısına karşı işçi eylemi
Metal sektöründe TİS süreci ve görevlerimiz
Birleşik Metal-İş Genel Temsilciler Kurulu...
Kongreye doğru DİSK!
İstanbul Anakent Belediyesi'nde de grev...
Zindan direnişinin dersleri ve yeni dönemin görevleri
F tipi saldırısı
Saldırı direnişle yanıtlandı
Bergama'da katliam girişimi ve tepkiler
Maltepe'de "Hücre Tipi Cezaevleri Politikası ve..."
F tipi cezaevine karşı aydın ve sanatçı girişimi
Programda tarım ve köylü sorunu/3
Kıbrıs'ta işgale son!
Bu memleket bizim!
Türkiye'de enerji sorunu ve politikaları
Resmi bilim emperyalist tekellerin hizmetinde
Sezer'in tavrı ve sözde "demokrasi rüzgarı"
14. kuruluş yılında İHD
G-8 Zirvesi ve gösterdikleri
Emperyalist-kapitalist sisteme karşı yürütülen...
Cellatex ve Adelshoffen eylemleri
Propaganda-ajitasyon sorunu
Yorum senin ya da yorumsuz mu demeliyim?
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Emperyalist-kapitalist sisteme karşı
yürütülen mücadelere katılalım


E. C. Ergun


Zengin ülkelerin liderlerinin düzenledikleri G-8 zirvesi bu kez Japonya’da yapıldı. Burjuva medyada günlerce toplantının ihtişamı ve görkemi üzerine haberler yayınlandı. Zengin ülkelerin bir araya gelerek oluşturduğu G-8 zirvesi için harcanan 80 milyar yenle, yoksul ülkelerdeki 12.5 milyon çocuğun eğitim masraflarının karşılanabileceği, yoksul ülkelerin borçlarının çoğunluğunun silinebileceği değerlendirmeleri yapıldı. Dünya zenginleri tam anlamıyla bir gövde gösterisi yaptılar. Burjuva medya da, yoksulların kurtarılması için zenginlerden merhamet dileme onursuzluğunu geliştirmek için çaba sarfetti.

Bunlar nasıl oluyor da bu kadar zenginleşebiliyorlar? Yoksulluğun sorumlusu bu emperyalist sömürücü asalaklar değil mi? Milyonlarca insan açlıktan ölürken, onlardan gasp edilen paralarla yapılan bu şatafat, bu israf ne anlama geliyor? vb. soruları gündeme getirmemeye özen gösterdiler.

Öyle ya zenginlerin oturması kalkması, yemesi içmesi, uyuması hepsi haber niteliğini taşıyor. Biz, yoksulların açlıktan ölmesi bile haber olarak görülmüyor. Çünkü burjuva medya zenginliği kutsuyor, zenginlere ilahi bir güç atfediyor. Yoksulları ise insandan bile saymıyor, işe yaramaz kalabalıklar olarak görüyor. Ama, yoksulların sömürüsü ile elde ettikleri zenginlikler devasa boyutlara ulaştıkça, ellerindeki son ekmek kırıntısına kadar çaldıkları yoksulların, öfkesinden, ayağa kalkıp hesap sormasından da çok korkuyorlar.

Bu nedenle zirveye katılanların güvenliğini ve rahatını sağlamak için hiçbir masraftan kaçınmıyorlar. Bütün önlemlere rağmen, yoğun protestolarla başlayan G-8 zirvesi, ezilen sömürülen emekçilerin gösterilerine sahne oldu. Japonya’nın büyük metropollerinden gelerek “Evsizlerin sesini duyun. Dünya bizim söylediklerimizi de dinlemeli” diyen göstericiler, polisin engeliyle karşılaştılar.

Ayrıca, zirvenin gerçekleştirildiği Okinawa Adası’na gelen Greenpeace’in “Gökkuşağı Savaşçısı” gemisi de zirvenin yapılmasını durdurmaya çalıştı. Zengin ülkelerin ağaç kesimi konusundaki politikalarını protesto eden uluslararası çevre kuruluşu Greenpeace’in 4 üyesi de zirve öncesi gözaltına alındı.

G-8 zirvesi, emperyalist-kapitalist dünya sisteminin bir sonucu olarak büyüyen yoksulluğun ve çevre felaketlerinin yıkıcı etkilerini azaltmak için önlem alacakları vaadleri ile yoksul kitleleri oyalama ve beklenti içinde tutma amacını taşıyor. Yoksulluğa mahkum edilenlerin barbar sömürü düzeninden ümitlerini kesmelerini engellemeye çalışıyorlar. Zenginler, kendi aralarındaki ekonomik sorunları ve anlaşmazlıkları tartışmak ve uzlaşma sağlamak için oluşturdukları G-8 toplantılarının gündemine, yoksulluk ile mücadele sorununu da alarak, yoksullara ümit dağıtıyorlar. Örneğin, üç yıl önceki zirveden çıkan, yoksul ülkelerinin borçlarının silinmesi kararları halen uygulanmadı. Yıllardır oyalanan yoksul ülkeler, aldıkları borçları kat kat aşan faiz ödemelerini sürdürmek zorunda kaldılar. Üstelik yoksul ülkelerin emekçi kitleleri hiçbir şekilde kendileri için kullanılmayan, diktatörlerin ve bürokratların kişisel serveti haline getirilen bu borçları ödemek zorunda bırakılıyorlar. Bunu güvenceye alabilmek için baskı ve sömürü mekanizmalarını sürekli olarak güçlendiriyorlar.

Türkiye için de benzer bir süreç sözkonusudur. Bugün devlet bütçesinin neredeyse tamamı dış ve iç borç faiz ödemelerine gidiyor. Yani bugüne kadar alınan borçlar, yatırıma dönüştürülmemiş. Hep birilerinin kişisel servetini büyütmüş. Yurtdışı bankalardaki hesaplarına geçirilmiş. Fakat bu borçların ve faizlerinin ödemesini, işçi ve emekçilerden kesilen vergilerle oluşan devlet bütçesinden karşılıyorlar.

Tüm dünyayı bir ahtopot gibi sarıp sarmalayan bu borç-faiz tuzağının nasıl kurulduğunu ve geliştirildiğini daha yakından incelemek gerekiyor.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, emperyalist tekellerin elinde devasa bir sermaye birikimi oluşmaya başlıyor. Özellikle petrol zengini kapitalistlerin paralarını Avrupa bankalarına yatırmaya başlamalarından sonra, bu bankalar ellerindeki parayı borç verebilecekleri yoksul ülke arayışına girmeye başlıyorlar. Önceleri çok düşük faizler ile, ülkedeki işbirlikçi sermaye hükümetlerine rüşvetler vererek, hatta alınan borçların doğrudan bunların kişisel banka hesaplarına aktarılmasına aracılık ederek, fakat borçlu olarak devlet bütçesinin gösterilmesini sağlayarak, ellerindeki sermaye fazlasını piyasaya sürüyorlar. Böylece, kendi ülkelerinde üretim fazlası olan, fakat pazar olmadığı için yeterince kar edemeyen işletmeler için de yeni pazarlar açmaya çalışıyorlar. Yani, alınan borç, emperyalist ülkelerden dışarı aslında hiç çıkmıyor. Sadece bankanın kasasından çıkıp bir başka kapitalistin kasasına giriyor. Çeşitli makinaları, lüks tüketim maddelerini vb. dışarıdan, emperyalist ülkelerden alarak bağımlı ülkeler bu kez kendi iç üretimlerinin zayıflamasına neden oluyorlar.

‘70’li yılların sonuna gelindiğinde, kendi yağıyla kavrulmaya çalışan pek çok bağımlı ülkenin ulusal sanayilerinin batma noktasına gelmesine tanık olmaya başlıyoruz. Çünkü hemen hemen her ürünü emperyalistlerden, yine emperyalistlerin verdiği borçlar ile almaya başlıyorlar. Üretim yapamaz hale gelince de, dışarıya sattıkları ve döviz geliri sağladıkları sınırlı sayıda hammadde ve tarım ürünlerini çok ucuza vermeye ve böylece döviz geliri elde etmeye çalışıyorlar. Döviz cinsinden alınan borçların geri ödemesi için gerekli miktarı ithalat yoluyla kazanmakta giderek zorlandıkları için, bu kez vadesi gelen borçlarını ödeyebilmek için daha yüksek faizle borçlar almaya başlıyorlar.

Öyle ki, Türkiye örneğinde olduğu gibi, devlet bütçesinin neredeyse tamamına yakını sadece borç faizi ödemelerine gitmeye başlıyor. Almak istediği her borç karşılığında bu kez siyasi ve ekonomik ayrıcalık istekleri ile karşılaşılıyor.

Örneğin, Avrupa sermayesi, verdiği borçların karşılığı olarak bir de, canlı hayvan ve et ithalatının serbestleştirilmesini, gümrük vergilerinin kaldırılmasını talep ediyor. Ve bunu kabul ettirebiliyor. Böylece zaten çok zayıf olan hayvancılık bitme noktasına getiriliyor. Ya da tarım ürünlerinden bazıları için, örneğin şeker için ihracat yasağının kaldırılması isteniyor ve gerçekleştiriliyor. Böylece, vergisiz olarak ülke pazarına giren şeker karşısında, Türkiye Şeker İşletmeleri’nin fabrikaları rekabet edemiyor, ürünü elinde kalıyor. Bu kez, “KİT’ler zarar ediyor, devlete yük oluyor” vb. denilerek şeker fabrikaları kapatılıyor ya da özelleştiriliyor. Hem bu sektörde çalışan işçiler, hem de şeker pancarı üreten köylüler açlığa mahkum ediliyor.

Bugün özelleştirilmesi gündemede olan pek çok KİT için benzer bir süreç sözkonusudur. Adım adım emperyalist tekellerin ülke ekonomisini ele geçirmesi gerçekleşmektedir. Bu süreci bizzat destekleyen sermaye hükümetleri, mevcut borçların faizlerini zamanında ödemek için işçi ve emekçileri hep daha fazla sömürme yollarını aramakta ve acı reçeteleri dayatmaktadır.

Kişisel çıkarları için ülke ekonomisini emperyalistlere peşkeş çeken yöneticiler, hiç utanmadan, işçi ve emekçilerden ülkenin geleceği için fedakarlık istemekte, milliyetçilik nutukları ile onları aldatmaya çalışmaktadırlar. Oysa ki, kapitalist düzende, özel mülkiyet hakkının hüküm sürdüğü bu adaletsiz dünyada, sermaye sınıfından ve onların uşaklarından, işçi ve emekçilerin yararına ekonomik gelişmeler beklemek ham bir hayaldir.

Bugüne kadar demagoji ve hile ile bizleri aldatmayı başardılar. Ama artık bıçak kemiğe dayandı. Bu gözü doymaz sömürücüler, dünyadaki açların sayısını arttırmaktan başka bir işe yaramıyorlar. Kendi gelecekleri olmadığı için, kendileriyle birlikte tüm dünya insanlığını da barbarlığa ve yok oluşa sürüklemekten başka bir işe yaramıyorlar.

İşçi ve emekçiler geleceklerini bu insanlıktan çıkmış asalakların ellerine teslim edemez. Tüm dünya üzerinde gelişen ve büyüyen kapitalizm karşıtı muhalefet hareketlerine katılmak ve insanlığın geleceğini güvence altına almak için mücadele etmek, tek çıkar yolumuzdur. Bizleri soyarak, haklarımızı gasp ederek zenginleşen, güç ve servet sahibi olanlardan merhamet ve yardım dilenmek bize yakışmaz. Onlar bizden af dilesinler. Zira, ezilen ve sömürülen milyonların öfkesi bir gün gelecek, onlardan bütün suçlarının hesabını soracak.