1 Mart '03
Sayı: 08 (98)


  Kızıl Bayrak'tan
  Hesap vermekten kurtulamayacaklar!
  Kan parasının miktarı belli oldu
  Bağımsızlık ve özgürlük devrimle kazanılacak!
  AKP hükümetinin "harp ve sulh" macerası
  BDSP’nin çağrısı: Emperyalist saldırganlığa ve savaşa karşı birleşelim!
  Emperyalistler arası kirli pazarlıklar ve hesaplar!
  Emperyalist savaş ve CHP
  Savaş karşıtı eylem ve etkinliklerden...
  Yeni iş yasası kapıda!
  Kölelik yasası protesto edildi
  ABD emperyalizmi ülkemizden defol!
  "Esnek üretim" saldırısında son perdeye gelinirken...
  KESK İzmir Bölge Toplantısı..
  KESK İstanbul Bölge Toplantısı...
  Ekim Gençliği'nden...
  Ne YÖK ne YEK, üniversiteler bizimle özgürleşecek!
  Ev kadınlarıyla savaş üzerine konuştuk...
  Bir tersane işçisiyle sorunlar üzerine konuştuk...
  Devlet solu yine hedef saptırıyor
  Emperyalist savaş, Kürdistan ve devrimci görevler...
  İtalyan emekçilerinden "ölüm trenleri"ne geçit yok!
  Katliam ortaklığına, ABD saldırganlığına 'hayır' diyoruz!"
  Emperyalist savaş ve sınıf cephesinde devrimci görevlerimiz...
  Bir savaş elçisinin itirafları
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Bir savaş elçisinin itirafları

Şimdi size yılmaz bir savaş taraftarının birkaç cümlesini aktaracağım. 

Türkiye’nin savaşa katılmasını veya destek vermesini savunanların ülkeyi nasıl bir tehlikenin içine attığına dikkat çeken daha iyi cümleler az bulunur.

Önce, savaş elçiliğini ve sözcülüğünü üstlenenlerden emekli büyükelçi Gündüz Aktan’ın yazısındaki iki paragrafı oluşturan beş cümlesine bakalım. 22 Şubat 2003 tarihli Radikal’den:

“Meşruiyeti zaten tartışmalı olan bir harekata ilişkin ilkesellik tartışması olur mu?”

Olur. Hatta, ilkesellik tartışmasının en çok yakıştığı ve en çok gerektiği durum böyle bir durumdur.

“Birçok Avrupalı ve hatta Kuzey Amerikalı müttefik kendilerini El Kaide’ye karşı korumak için işbirliğinden kaçıyor.”

Doğru. Kaçmak da gerekir zaten. Amerika’nın kendisi El Kaide korkusuyla alarm düzeyini yükseltiyor, İngiltere de öyle. Savaşa katılmayacağını açıklayan, ama üslerini açan Almanya bile... Ama biz kaçmıyoruz; neden? Biz keriz miyiz? “Bize bir şey olmaz” mı diyelim? Üstelik, sadece El Kaide’nin değil, birçok sıradan insanın ve belki de devletin gözüne hain olarak görüneceğiz...

“Bu ortamda Irak’ın harekata katılacak tek komşusu olarak Türkiye’nin, bırakın ekonomik zararlarını, kitle imha silahları dahil terörist saldırılara maruz kalmasının vereceği tahribatı telafiye çalışmasını ‘halı pazarlığı’na benzetmek en azından densizlik olur.”

Burada sergilenen zihniyetteki zehiri görebiliyor musunuz? Gündüz Aktan, sanki ABD’ye hafiften kafa tutuyormuş edasıyla yazdığı yazıda, aslında, Türkiye’yi pazarlamaya çalışıyor Bush yönetimine. Tabii, yüksek fiyattan. Gündüz Aktan, siyasi ve askeri konularda birkaç pürüz olmakla birlikte “tıkanıklığın daha çok parasal konularda yoğunlaştığı anlaşılıyor” diyor ve tembih ediyor: “... makul bir meblağı almak için hükümetin yaptığı cesur pazarlığı desteklemek gerekir.” Ve ey millet! Gündüz Aktan diyor ki, yazısında sıraladığı birbirinden dehşet verici belaların “vereceği tahribatı telafiye çalışmayı ‘halı pazarlığı’na benzetmek en azından densizlik olur”. Halı pazarlığına benzeten, yani densiz olan ABD. Peki, “harekat”a katılarak “olağanüstü risk altınagirmenin” ülkeye ve millete “vereceği tahribatı” parayla telafi etme zihniyetinde olan Gündüz Aktan’ın ve onun gibilerin yaptığı en azından ne olur?

“İngiltere’nin bile sallanmaya başladığı bir ortamda, başarı şansının ne olduğu ve Irak’tan sonra nerede duracağı bilinmeyen bir harekata katılmakla bölge ülkesi Türkiye olağanüstü bir risk altına giriyor.”

Savaşta başarısızlık, ABD’nin saplanacağı Irak batağına Türkiye’nin de saplanması demek. Bu durumda kayıpları düşünmek bile korkunç. Can kaybı, ruh kaybı, itibar kaybı, ekonomik kayıplar... Tam bir çöküntü. Savaşın yayılacak olması ise daha da beter... En çok konuşulan senaryolar, (olur mu olmaz mı, o ayrı mesele), İran ve Suriye’nin sırada beklediği. İkisi de Türkiye’nin komşusu. Bu demektir ki, savaş isteyenlerin ve bizi savaşa sokacak olan siyaset adamları ile sivil-asker bürokrasinin büyük hassasiyet gösterdiği “istikrarsızlık” uzun süre Türkiye’nin güney sınırını kuşatacak. Bu durumun yaratacağı sorunlara gömüleceğiz, komşularımızla birlikte. Demokratikleşmede tornistan, ekonomide gerileme, istikrar kaybı, itibar kaybı... Ama korkularda artış...

“Türkiye’nin bu bağlamda uğrayabileceği zararlar, yardımcısı olmadığımız için Amerika’nın bize vereceği zararlardan hiç de aşağı kalmayabilir.”

Eee? Girmeyelim işte. Para gelecek ekonomi düzelecek, diyorsunuz, ama o da doğru değil demek. Madem öyle, girmeyelim işte. İler tutar bir tarafı yok bu savaşa girmenin.

İbret verici bir parça.

Taa 2002 Ocağında Başbakan Ecevit’in ABD Başkanı Bush tarafından Washington’a çağrılmasından bu yana 10 kadar yazı yazdım ve Türkiye’nin Irak’ta çıkacak bir savaşa sürüklendiğine işaret ettim, dünyayı daha da tehlikeli bir yer haline getireceğini anlatmaya çalışarak bu savaşa karşı çıktım, savaş çıksa da Türkiye’nin katılmasının ya da katkıda bulunmasının bu memleketi büyük tehlikelere açık hale getireceğini, geleceğini karartacağını, dolayısıyla savaşın dışında kalmamız gerektiğini anlatmaya çalıştım. Savaşı savunanların ya da Türkiye’nin de katılmasını isteyenlerin, dışında kalmaması gerektiğini düşünenlerin mantığındaki sakatlığı, ilkesizliği, ahlaka boşvermişliği göstermeye çabaladım. Benim gibi başka birçok kişi de sarfetti benzer çabayı ve etmeye de devam ediyor Ama hiçbirimizin çabası Gündüz Aktan’ın yukarıdaki cümleleri kadar etkili olamaz, çünkü o itiraf ediyor bizim göstermek için debelendiğimiz şeyleri.

Ama yine de, değiştirmeyeceği bir şey var bu itirafın: bu savaşa karşı çıkanlar gerçeklerden bihaber, uluslararası ilişkilerin nasıl döndüğünü bilmeyen, Türkiye’nin “güçlü” bir ülke, “bölgesel güç” olma fırsatını göremeyen, dünyanın nereye gittiğini de anlamayan saftorikler olmakla suçlanmaya devam edecek, sesleri de yine bastırılmaya çalışılacak.

Peki ya Gündüz Aktan’a ne demeli? “Dış politika halklarla yapılmaz” diyerek yüzde 90’ı savaşa karşı olan halkı eşek yerine koyan ve bunu da teorileştirdiğini zanneden Gündüz Aktan’a? Savaşı savunma gayretkeşliğinde önceki yazılarında da mantığı, ahlakı, ilkeselliği kurban eden Gündüz Aktan’a ne demeli? Savaş elçisi olarak aktif görevde bulunan emekli büyükelçi Gündüz Aktan, gözlerimizin içine baka baka, açık seçik anlatıyor girmemizi istediği savaşın Türkiye’yi ne gibi tehlikelerin kucağına atacağını.

“Terörist saldırılar”dan, “kitle imha silahları”ndan, 11 Eylül saldırılarını gerçekleştiren El Kaide’nin saldırma ihtimalinden, savaşın uzamasından ve etrafa sıçramasından bahsediyor Gündüz Aktan. Bunları pazarlık masasında koz olarak kullanmak için söylüyor, insanları uyarmak için değil. Sanki bombalar patlayınca, kimyasal ve biyolojik silahlar kullanılınca sadece cam, çerçeve kırılacak, sanki insanlar ölmeyecek, sakat kalmayacak, sakat doğmayacak... İşte buna razı Gündüz Aktan; ABD’den ya da hangi cehennemden gelecekse oradan koparacağımız paralarla bu kayıpları telafi edebileceğimizi düşünüyor. Ona yetebilir bu “telafi”, bana yetmez, halka da yetmez. Telafisi yok bunun.

Ve bu Gündüz Aktan ile Gündüz Aktan’ın sıraladığı felaketleri telaffuz etmeseler de başımıza gelebileceğini bilen büyüklü küçüklü öbür savaş elçileri, halkına acı çektirdiği için, gazladığı için, katlettiği için, insanlarının ölümüne yol açtığı için güya Saddam Hüseyin’i alaşağı etmek, en azından savaşı bu gerekçeyle meşrulaştırmak istiyorlar. Saddam’a ne kadar benziyorlar. İnsanlar ölecek, gazlanacak, zehirlenecek, acı çekecek... onlar da biraz para koparıp bunları telafi etmiş olacak!

Evet, Saddam’dan kurtulmalı dünyamız. Ama Gündüz Aktan’ın dediği gibi, “meşruiyeti zaten tartışmalı bir harekat”la değil. Çünkü bu harekatı yapmaya kararlı zihniyetin besleyip büyüttüğü gaddar bir diktatördür Saddam. Ve bu savaş, artık yaygın ve yeni bir savaş metodu halini almış olan terörün, El Kaide’nin, kimyasal-biyolojik-nükleer silahların köküne kibrit suyu ekilmesine değil, gübrelenmesine, serpilip gelişmesine yol açacak.

Gündüz Aktan doğru söylüyor, gayet güzel sıralıyor başımıza gelebilecek felaketleri. Aynı şeyleri benim söylememden daha etkili onun söylemesi. Ne de olsa ben karanlık bir gelecek görüyorum ve bugüne de o karanlıktan bakıyorum. Gündüz Aktan ise gündüz gözüyle görüyor. Ve göz göre göre bizi felakete sürükleyecek hamleleri teşvik ediyor.

Mustafa Alp Dağıstanlı
(NTV-MSNBC, 24 Şubat ‘03)



Yüzüğün yeni efendisi

(...) Bugün ABD’nin Irak’a yönelik hazırlıklarını yürüttüğü işgal savaşı, tarihin en büyük ahlaksızlıklarından biri olmaya namzet. (...)
Irak’a açılacak savaş, BM’nin sınırlarını aşarak NATO ve AB’yi kuşatan sorunlara neden oldu. Gelişmeleri biliyoruz: BM Güvenlik Konseyi’nden ortak bir karar çıkmazken, AB üyesi İngiltere, İspanya, Portekiz ile Çek Cumhuriyeti, Polonya, Bulgaristan gibi aday ülkeler Almanya-Fransa mihverine rağmen ABD’nin yanında saf tuttu. NATO ise Türkiye’nin Irak’a karşı savunma talebine ayak diredi. Dünya düzeninin temel kurumsal yapıları çatladı.

Dünya muktedirlerinin bu ayrışmasını Irak’a yönelik savaş karşısında ahlaki tutumlarına bağlamak fazla saflık olur. Siyaseten alınan kararların gerisinde ekonomik çıkar farklılıklarının yattığı besbelli. Irak krizi bir kez daha gösterdi ki, dünya siyasetinin şekillenmesi, politikanın ekonominin işleyişinden uzaklaştırıldığı ham hayalini boşa çıkarırken, aksine politika ile ekonominin içiçeliğine yapılmış güçlü bir vurgu oldu. Bugün ABD yönetimini oluşturan silah ve petrol lobisinin (Bush, Cheney, Rise, Rumsfeld vd.) temsil ettiği çıkarlar, aynı zamanda bu ülkenin uluslararası politikalarını da belirlemektedir. Modern tarihte, bir devlet yönetimi ile muhtelif şirket yönetimlerinin bu ölçüde örtüştüğünün bir başka örneği herhalde yoktur. (...)

Dünya kapitalizminin egemenlik koşulları iki unsura bağlı. Birincisi, enerjiye dayalı üretimin ‘veri fiyatlar’ korunarak sürdürülebilmesi… “10 trilyon dolarlık bir ABD ekonomisi, enerji kullanımına, ancak fiyatı ve devamlılığı istikrarlı olan enerjiye bağımlı. Harcadığı enerji ürettiğinden fazla olduğundan, ithal ettiği enerjinin ‘devamlılığı’, bir güvenlik önceliği halini aldı. Enerji sahalarının güvenliği ve istikrarı, mevcut ekonominin istikrarı için temel koşul olarak görüldü.” (Uğur Gürses, Radikal, 12 Şubat 2003)

Kapitalizmin uluslararası egemenliğinin diğer koşulu da aşırı sermaye birikiminin emileceği yeni yatırım alanlarının yaratılması… “Irak’a saldırmak, ABD’ye bir yandan küresel hakimiyetini koruma imkanı verirken, üç yeni şekilde sermaye boşaltmasını da sağlıyor. Birincisi, ekonomik genişleme için yeni coğrafik alan yaratılması. İkincisi, askeri harcamalar (ki bazıları buna “askeri Keynescilik” diyorlar). Üçüncüsü ise, diğer ülkelerin ekonomilerini, petrol üretimini kontrol altına alarak, denetlemek. Bu petrol rezervlerinin giderek azalmasıyla her geçen gün daha kuvvetli bir silah olacak.” (George Monbiot, Znet, 18 Şubat 2003)

İşte ABD’nin işbaşındaki yönetimiyle birlikte kararlı biçimde uygulamaya başladığı emperyal politikanın gerisinde bu ekonomik nedenler var. Politik yansımasına da bir süredir tanık olmaktayız: Trans-Kafkasya’dan Ortadoğu’ya uzanan coğrafya üzerinde kesin bir egemenlik oluşturmak. Egemenlik mücadelesinin ilk adımını Afganistan’ı işgal ederek gerçekleştirdi. İşgali gerçekleştirirken de Filipinler’den Gürcistan’a uzanan bir coğrafyada (radikal İslam’a karşı mücadele bahanesiyle) askeri varlığını meşrulaştırdı.

Öte yandan, ABD, dünya egemenliğinin tesisini, artık uluslararası hukuka yaslanma ihtiyacı duymadan ve neredeyse tek yanlı savaş aracılığıyla gerçekleştirmek aşamasına geldi. Washington merkezli imparatorluk, dünyanın farklı odaklarca iyi-kötü paylaşılmış olmasının hukukunu oluşturan kurumları artık dikkate almak niyetinde değil. İktidarı paylaşmak istemiyor. Dolayısıyla, Irak’la geniş çaplı ticaret ve yatırım ilişkileri olan Fransa ve Rusya’nın (ve tabii ki Almanya, Çin gibi diğer hasımların), BM gibi kurumları ABD’nin bu dünya operasyonunu engellemek için bir araç olarak kullanmalarına izin vermeyecek. Gerekirse bu kurumları işlevsizleştirme pahasına…

***

Hüküm Dağı’nda Gollum’un son kez ele geçirdiği, ama zafer sarhoşluğu içinde tökezleyip Kıyamet Yarığı’nın alevleri arasına yuvarlanmasıyla sonsuza kadar yokedildiğini sandığımız yüzük, bugün çağdaş Sauron’un parmağında.

Adnan Bostancıoğlu
(NTV-MSNBC Yayın Yönetmeni, 24 Şubat ‘03)