1 Mart '03
Sayı: 08 (98)


  Kızıl Bayrak'tan
  Hesap vermekten kurtulamayacaklar!
  Kan parasının miktarı belli oldu
  Bağımsızlık ve özgürlük devrimle kazanılacak!
  AKP hükümetinin "harp ve sulh" macerası
  BDSP’nin çağrısı: Emperyalist saldırganlığa ve savaşa karşı birleşelim!
  Emperyalistler arası kirli pazarlıklar ve hesaplar!
  Emperyalist savaş ve CHP
  Savaş karşıtı eylem ve etkinliklerden...
  Yeni iş yasası kapıda!
  Kölelik yasası protesto edildi
  ABD emperyalizmi ülkemizden defol!
  "Esnek üretim" saldırısında son perdeye gelinirken...
  KESK İzmir Bölge Toplantısı..
  KESK İstanbul Bölge Toplantısı...
  Ekim Gençliği'nden...
  Ne YÖK ne YEK, üniversiteler bizimle özgürleşecek!
  Ev kadınlarıyla savaş üzerine konuştuk...
  Bir tersane işçisiyle sorunlar üzerine konuştuk...
  Devlet solu yine hedef saptırıyor
  Emperyalist savaş, Kürdistan ve devrimci görevler...
  İtalyan emekçilerinden "ölüm trenleri"ne geçit yok!
  Katliam ortaklığına, ABD saldırganlığına 'hayır' diyoruz!"
  Emperyalist savaş ve sınıf cephesinde devrimci görevlerimiz...
  Bir savaş elçisinin itirafları
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
“Esnek üretim” saldırısında son perdeye gelinirken...

Yeni başlangıçlar için sınıf seferberliği!

“Esnek üretim”in yasalaştırılması kapıda

AKP hükümeti iş yasa tasarısında değişikler üzerinde anlaşmaya varmaları için taraflara 15 Şubat’a kadar süre tanımıştı. Bu tarihten önce de tarafları bir araya getirip mutabakat sağlamaya çalıştı. Sık sık toplantılar, zirveler, açıklamalar yapıldı. Çeşitli kurumların etkinlikleri iş yasası tartışmaları için kullanıldı. Ama taraflar arasında mutabakat sağlanamadığı açıklandı. Bu durumda hükümetin, özellikle de konuyla ilgili bakanlığın çabaları boşa gitmiş oluyor. Ya da öyle sanmamızı istiyorlar.

Şayet AKP hükümeti ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesgioğlu, boşa tehdit savurmamışlarsa, “esnek üretim” yasa tasarısı mevcut haliyle meclise sevkedilecek. Göstermelik İş Güvencesi Yasası’nın yürürlüğe gireceği 15 Mart tarihine kadar da yasalaşacak. Bakan Başesgioğlu 18 Şubat’ta yapılan toplantı çıkışında, “sosyal kesimler arasında uzlaşma” sağlanamadığını, bu durumda bakanlıktaki taslağı Mart ayının ilk haftasında Bakanlar Kurulu’na sevketmeyi planladıklarını açıkladı. Mutabakat sağlanamamış, üstüne bu açıklama yapılmış, ama nedense “sosyal kesimler” arasında görüşmeler sürdürülüyor. Türk-İş, Hak-İş ve DİSK konfederasyonları, işçilerden örgütlü bir tepki gelmediği içindir ki, geçen Haziran’dan (iş yasası ön taslağının kauoyuna açıklanmasından) bu yana sahnelenen mizansende rollerini icra etmekten geri durmuyorlar.

Saldırı konusunda gizlenen mutabakat

Mutabakatın olmadığı tam bir yalandır. Mutabakat daha iki yıl öncesinde vardı. Mutabakat sayesindedir ki, “iş güvencesi çıkaracağız” diye başlayıp “esnek üretim” saldırısıyla ortaya çıktılar. Bu saldırıyı işverenler, hükümetler ve sendika bürokratları birlikte planladılar. Böyle olduğu içindir ki aylar önce açıklanmasına rağmen, sendika başlarını tutmuş ağalar işçileri harekete geçirmek için en ufak bir şey yapmadılar. Hatta saldırı planını son ana kadar işçilerden gizlediler.

Irak’a yönelik savaşın kapıda olduğu, tüm ilginin doğal olarak savaş gündemine odaklandığı bugünkü koşullar, “esnek üretim” saldırısını finale ulaştırmak için bulunmaz fırsat. Sermaye iktidarının bu fırsatı kaçırmayacağına kuşku yoktur. AKP hükümeti savaş konusunda izlediği ikiyüzlü siyaseti, “barış için elimizden geleni yaptık, artık günah bizden gitti” sinsiliğini “esnek üretim” saldırısında da gösterecektir. “Biz tarafları uzlaştırmak için son ana kadar çaba sarfettik ama olmadı, o yüzden günah bizden gitti” diyecektir. Böyle yapacağını 15 Şubat’a kadar süre tanıyarak belli etmişti de. Böylece hiç kimsede “günah” kalmamış oluyor. İşverenler zaten hakkı olanı istemiş oluyor. Hükümet görevini icra etmiş oluyor. Sendika bürokrasisi de direniş g&oum;stermiş oluyor. Gizli mutabakatları tamı tamına budur.

Tarihsel bir ihanetin öyküsü

Artık sendika ağalarının söyledikleri hiçbir sözün, yaptıkları hiçbir açıklamanın zerre kadar bir anlamı kalmadı. “Esnek üretim” yasa tasarısının oluşturulmasında ve nihayet yasalaşacak olmasında sendika bürokrasisi birinci dereceden sorumludur.

Bu tasarıyı hazırlayan “Bilim Kurulu” güya İş Güvencesi Yasa Tasarısı üzerinde uzlaşma sağlamak için yola çıkmıştı. Önceki yıl eski Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yaşar Okuyan 30 yıllık rüyasını gerçekleştirmek için işçi ve işveren taraflarını temsil eden sendikaları biraraya getirdi. Bir protokol hazırlayıp altına imza attılar. Bu protokole göre İş Güvencesi Yasa Tasarısı üzerinde çalışma yapması için 9 kişilik bir “Bilim Kurulu” oluşturuldu. Hükümet, işveren ve işçi taraflarından her birini üçer profesör temsil ediyordu. Bu kurul aylarca gizli kapaklı bir hazırlık yaptı. Sonuçta ortaya iş güvencesi sınırlarını çok çok aşan başka bir tasarı daha çıktı; İş Yasası Ön Tasarısı.

Bu tasarının hazırlanmasından konfederasyon merkezlerine çöreklenmiş ağalar dışında pek kimsenin haberi yoktu. Birçok işkolu sendikası ve şubeleri, ancak tasarı önlerine konulduğunda haberleri oldu. Ama bu oldu bitti ara kademe bürokratlarını pek de gocundurmadı. Hatta hainlerin yolundan giderek, “esnek üretim” yasa tasarısını tabandan gizlemeye çalıştılar. Bu yüzdendir ki Yaşar Okuyan, tasarıyı kamuoyuna açıkladığı zaman, bu tutumlarından ötürü taraflara teşekkür etmeyi ihmal etmedi.

“Esnek üretim” yasası tüm kazanımların yokedilmesidir

15 Mart’a kadar meclisten geçirilmesi planlanan tasarı öyle yenilir yutulur cinsten değil. Bu yasa ile iş yaşamının düzenlenmesi tümüyle işverenlerin keyfine kalacak. İşçi, işveren, işyeri, sendika gibi kavramlar defterden silinecek. 8 saatlik işgünü, sigorta, kıdem tazminatı, hafta tatili, TİS gibi haklar bir çırpıda gaspedilecek. Telafi çalışması, ödünç işçilik, emsal işçilik, özel istihdam büroları gibi “yepyeni model ve uygulamalar”la iş yaşamına Ortaçağ koşulları hakim kılınacak. Kayıt dışı istihdam, taşeronlaştırma, angarya vb. uygulamaların yolu düzlenecek. Kısaca ücretli köleliğin en barbar şekli olan “esnek üretim” yasal kılıfına kavuşturulacak.

Bu saldırılar “çağdaşlaşma” adına gündeme getirildi. “AB ve İLO normlarına uyum” diye gerekçelendirildi. Dünyadaki “teknolojik devrimler”in gerekleri diye sunuldu. Bu tür gerekçelerin tümden boş olduğunu söyleyemeyiz. Neticede bu savunuların belli bir sınıfsal mantığı, açıktan ya da arka planda güttüğü belli sınıfsal çıkarlar var. Sermayenin egemenliği koşullarında “çağdaşlaşma”, “demokrasi” vb. kavramlar, sömürünün önündeki her türlü engelin ortadan kaldırılmasını ifade eder. Zaten söz konusu tasarının önsözünde, tümüyle sermayenin çıkarlarının gözetildiği, onun önündeki engellerin ortadan kaldırılmaya çalışıldığı açık açık dile de getirilmiştir. Sermayenin teorize ettiği düşünceleri, yakın zamana Başbakan Abdullah Gül de kendi üslubuyla, “sermayenin önündeki mayınları temizleyeceğiz” diye tekrarladı.

Burada yeri gelmişken belirtmek gerekir ki, burjuvazi bir şey istiyorsa elindeki her türlü aracı bu hedef çerçevesinde harekete geçirir. İş Yasası Ön Tasarısı tartışmalarında, bilim, siyaset, medya, sendika bürokrasisi vb. tüm aygıtlar seferber oldular. Bu tarihsel saldırıyı formüle etmek, gerekçelendirmek ve sonra da kitleler karşısında savunmak için sözde “bilim adamları” harekete geçirildi. Sermaye medyası kitleleri manipüle etmek için sendika bürokratları, işverenler ve hükümet üçgeninde sahnelenen oyunları abartıyla sundu. Bir kez daha görüldü ki, sermaye iktidarı koşullarında bilim de, medya da, devlet de sermayedarların hizmetindedir.

Sermaye cephesinin izlediği kirli taktik

Sermaye cephesi salt İş Yasası Ön Tasarısı’nı hazırlatıp, bunu gerekçelendirmekle yetinmedi. Elindeki imkanları belli bir taktik üzerinden harekete geçirdi. En başta da işçi sınıfı ve emekçilerin yıllar yılı süregelen iş güvencesi talebini istismar etti. Yukarıda belirttiğimiz gibi, bu tasarı, iş güvencesinde uzlaşma sağlanmasının arkasına gizlenilerek hazırlandı.

Bu kadarla da kalınmadı. İş güvencesi konusundaki duyarlılık, geçtiğimiz Haziran’dan bu yana sürekli bir istismarın, kafa bulandırmanın malzemesi yapıldı. “Bilim Kurulu” her iki tasarıyı birlikte gündeme getirince, hükümet, işverenler ve sendika ağaları arasında eşi benzeri olmayan bir danışıklı dövüş başlamış oldu. Patronlar daha en baştan İş Güvencesi Yasa Tasarısı ile 1475 sayılı yasadaki değişikliklerin birlikte ele alınmasını ve her iki tasarının eş zamanlı yasalaşmasını talep ettiler. Ecevit hükümeti, İş Güvencesi Tasarısı’nı öne alıp meclisten geçirerek, durumdan seçim yatırımı çerçevesinde yararlanmaya çalıştı. Ama yürürlük tarihini 15 Mart’a atarak ve bu tarihe kadar yeni iş yasasının çıkarılacağını protokole bağlayarak... Sendika bürokratları işçilerden gelebilecek tepkileri hesap ederek, başta iş güvecesine sıkı sıkı sarılıp, İş Yasası Ön Tasarısı’nı kabul edilemez bulduklarını ifade ettiler. İşçilerden beklenen ölçekte tepki gelmeyince, bu kez sadece tasarının belli maddelerine karşı çıktılar.

AKP hükümetinin iş başına geçtiğinde yaptığı ilk işlerden biri, patronların isteği doğrultusunda iş güvencesinin yürürlük tarihinin “esnek üretim”in yasalaşmasına bağlanması oldu. Fakat AKP daha işin başında tepki çekmemek ve sosyal uzlaştırıcı olduğunu göstererek artı puan toplamak için yürürlük tarihini değiştirmedi. Öte yandan Ekonomik ve Sosyal Konsey’i toplayarak iş yasasındaki değişiklikler konusunda taraflar arasında diyalog başlatma kararı çıkardı. Patronların “15 Mart’tan önce yeni iş yasası çıkmazsa çok işçi çıkarırız” tehditlerine, hükümet kendi cephesinden “15 Şubat’a kadar mutabakat sağlanamazsa, yasayı aynen meclisten geçireceğiz” tehdidiyle katıldı. Sendika ağaları ise, “esnek üretim” tasarısı ile ilgili her açıklamay, her tehdite “iş güvencesine dokundurtmayız” kıvırtmasıyla omuz verdiler.

Oysa İş Güvencesi Yasası’nın mevcut yasalardaki ilgili maddelerden farklı olarak getirdiği herhangi bir güvence yok. Neymiş, işveren sendikalaşma nedeniyle işçi çıkaramazmış (mevcut yasalarda da bu madde aynen mevcuttur), işçi çıkarmada mahkemeye geçerli bir neden göstermeliymiş. Geçerli nedenler de sıralanmış; işçinin performansında düşme, teknolojiye uyumsuzluk, ekonomik kriz vb... Ola ki işveren, sermayenin mahkemelerine geçerli bir neden sunamazsa, işçiye biraz para ödeyecekmiş. İşçilere güvence diye yutturdukları, üstüne aylardır sergilenen bir tiyatro oyunu kurdukları ve “esnek üretim” yasasını çıkarmaya dayanak yaptıkları İş Güvencesi Yasası’nın cürmü budur işte.

İşçi sınıfı cephesinde edilgenlik

Gerek İş Güvencesi Tasarısı’nın, gerek “esnek üretim” saldırısının anlamı, komünistler başta olmak üzere, çeşitli çevreler tarafından daha en başından açıklıkla ortaya konuldu. Bu saldırı sınıfa yönelik tarihsel bir saldırıydı. Ancak sınıfın topyekûn seferberliğiyle püskürtülebilirdi. Tabanın bilgilendirilmesi, örgütlenip harekete geçirilmesi için her türlü imkan kullanılmalıydı. Bu çerçevede özellikle sınıfın örgütlü ileri kesimine, sınıfın çıkarlarını savunma iddiası taşıyan sendika şubelerine, sendikacı ve işyeri temsilcilerine önemli görevler düşmekteydi. Sermayenin saldırı ilanı, sınıf kitleleri üzerindeki ölü toprağını temizleyecek bir topyekûn seferberlikle karşılanabilirdi. Başından beri bunun çabası içinde olduk. Ama güçlerin sınırlığı ve ileri kimi sendikal mevzilrden bile yoksun olmamız nedeniyle, müdahalemiz yetersiz kaldı. Bu tür mevzileri tutan kimi sol çevreler ise, ya reformistler örneğinde olduğu gibi, ilk etapta gündemlerine aldıkları bu sorunu erken seçim atmosferiyle birlikte bir yana bıraktılar ya da devrimci olanların yaptıkları gibi, doğru düzgün gündemleştiremediler.

Çok sınırlı bir kesim dışında işçi ve emekçi kitleler aylar boyunca sermayenin oyunlarını izlemekle yetindiler. Özellikle “esnek üretim” saldırısına karşı olduklarını söyleyen ve çeşitli şekillerde bunu açıklayan örgütlü kesimler, örneğin sendika şubeleri arada bir basın açıklaması yapmak, kimi yerlerde de tabanın bihaber olduğu paneller örgütlemekten öteye geçmediler. Örneğin Türk-İş 1. Bölge Temsilciliği ve bağlı şubeler yasa tasarısının toptan reddedilmesini istedikleri, bu doğrultuda mücadele çağrısı yaptıkları halde, işyerlerinde elle tutulur tek bir eylem dahi yapmadılar. DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş gibi sendikaların tutumu da pek farklı olmadı.

Karşıyız demekle karşı çıkmak arasındaki fark

Kısacası yasaya karşı olduklarını söyleyen ve sınıftan yana sendikacılık çizgisiyle övünen görece ileri sendikalar bile üzerlerine düşen sorumluluğun hakkını vermediler. Şimdi kaçı kalkıp biz şu kadar fabrikada, şu kadar üyemizi bu saldırı konusunda bilgilendirdik diyebilir? Kaçı bu saldırıyı püskürtmek için işletmelerde taban örgütlerini kurduk, adım adım mücadeleyi geliştirmek için en basit eylemlerden (diyelim ki yemek, servis vb. boykotlarından, fabrika önünde eylem yapmaktan, örgütlü işyerlerinde kısa süreli iş durdurmalardan) başlayarak en gelişmişine, mesela ülke çapında genel bir iş durdurmaya doğru eylemler gerçekleştirmeyi hedefledik diyebilir? Kaçı biz kitleleri alanlara döktük diyebilir? Kaçı elinden gelen çabayı sergilemekle övünebilir?

Sendikal örgütlülüklerin başını tutanlar, sadece ve sadece iş yasasına karşı olduklarını söylemekle, en fazlasından bunu basının önünde sınırlı bir kitleyle birlikte tekrar etmekle yetindiler. İleri geçinen işyeri temsilcilerinin, hatta politikleşmiş olan bazı “öncü işçiler”in tavırları da pek farklı olmadı. Ara kademe sendikacılar suçu genel merkezlere yükleyip, sorumluluğu tabana atınca verili öncüler de kendi fabrikaları bazında aynısını taklit ettiler. Öyle ya, sendika bürokrasisi sınıfın mevcut tek örgütlülüğünü örümcek ağı gibi sarmışken, taban da geri ve bilinçsizken aradakilerin yapacak hiçbir şeyi kalmıyor. İyi de, o zaman “öncü” yaftası takınmak niye? Ya da taban sorunlarına sahip çıkacak bir bilinç ve örgütlülük düzeyine kendiliğinden ulaşacaksa, o zaman öcülere ne gerek var?

Mesele sadece öncülük misyonunu yeterince oynayamamak da değil. İş Yasası Ön Tasarısı açıklandığı zaman, devrimci geçinenler tarafından bile “böyle bir yasayı çıkarmazlar” demekten ibaret ilgisiz bir tutum sergilenebildi. Bugün solcu, ilerici olduğunu söyleyen sendikacılar, işyeri temsilcileri aylardır tartışılan İş Güvencesi Yasası’nın içeriği konusunda bile bilgisizler. İşçilerin karşısına çıkıp, bu yasa yürürlüğe girdiğinde daha rahat sendikalaşabileceğiz diyebiliyorlar. Ya da tümüyle içi boş İş Güvencesi Yasası’nın “esnek üretim” yasasını dengeleyeceğinden bahsedebiliyorlar. İşveren örgütleri, hükümet ve işçi sendikaları arasında cereyan eden şikeli laf dalaşmasına, sanki sahiciymiş gibi inanabiliyor.

Bilinçte böylesi çarpıklıklar olunca, karşıyız demek sadece laftan ibaret bir tekerleme oluyor. Çok değil, son 10 aylık sürecin pratik tartısına baş vuran herkes, lafla eylem arasındaki farkı kolayca görecektir.

Savaş kararı verenler “esnek üretim”
yasasını haydi haydi çıkarırlar

İşçi sınıfı cephesindeki bu tablo sayesindedir ki, “esnek üretim”in yasalaştırılması saldırısında sona yaklaşıldı. Büyük olasılıkla bu yasa savaşın hengamesi içinde çıkarılacak. Halkın ezici çoğunluğunun karşı olduğu bir savaşa katılma kararı vermekte, Türkiye’yi ABD’ye satma pazarlığını yürütmekte tereddüt etmeyen, MKG’nın savaş tezkerelerini bir bir meclisten geçirmekte zorlanmayan bir hükümet için, “esnek üretim” yasasını meclisten geçirmek işten bile sayılmaz.

Bu gidişle sermayenin hanesine bir zafer daha yazılacak. Yani sahnede rol alanlar artık uzatmaları oynuyorlar. Dolayısıyla, keskin laflar etmenin bir anlamı kalmadı. Bu saatten sonra hala keskin açıklamalarla yetiniliyorsa, bu olsa olsa 10 ayı aşkındır süren sermaye oyununun bir yansısı olabilir ancak.

Bu arada belirtelim ki, DİSK Genel Başkanı S. Çelebi’nin “Yeni İş Yasası 2821 ve 2822 sayılı yasalarla birlikte meclise sevkedilmezse alanlarda olacağız” sözlerinin hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Kaldı ki bu sözlerin kendisi bile Çelebi’nin “esnek üretim” saldırısına karşı olmadığını gösteriyor. DİSK, Sendikalar Yasası ile TİS, Grev ve Lokavt Yasası da değiştirilsin diyor. Diyelim ki bu iki yasa gerçekten işçilerin lehine yeniden düzenlendi. Peki bunlarla birlikte kabul ettiğiniz “esnek üretim” yasası çıktığı durumda, sendika, TİS ve grevin bir hükmü kalıyor mu?

Bıçak kemiğe dayanmışken samimiyetin tek ölçüsü somut çabadır, eylemli tepkidir. Bu ölçü, konfederasyonların başını tutan sermaye uzantıları için elbet bir şey ifade etmiyor. Zira onların sınıfsal konumları, işçi sınıfını içten bıçaklamaya soyunmuş ajanlar oldukları herkesçe biliniyor. Demek oluyor ki, sözümüz bir kez daha sınıfın ileri kesimine, öncü, bilinçli işçileredir.

Sermayenin zafer sevincini kursağında
bırakmak için mücadeleye!

Yasanın çıkma aşamasında olması herşeyin bittiği anlamına gelmiyor. 10 aydır bekleyen görevlerin ele alınmasıyla işe başlanabilir. Sendika binaları, toplantı salonları, fabrika yemekhaneleri kullanılmayı bekliyor. Sınıfa yönelik “esnek üretim” saldırısının ve yıkım programının diğer öğelerinin savaşla olan bağı ortaya konulup, işçi-emekçi kitlelerin bilinçlendirilmesi ilk adımlardan biridir. “Esnek üretim” saldırısı “Kamu Personel Rejimi Reformu” adı altında kamu emekçilerine de yöneldiği için, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin ortak hedefler çerçevesinde mücadeleye kanalize edilmesi her zamankinden daha gerekli ve olanaklıdır. Savaş konusundaki duyarlılık ve tepki, işçi sınıfını ve emekçi kitleleri harekete geçirmek ve toplumun ezilen diğer kesimlerini buna dahil etmek için yeterli zemini sunmaktadır zaten. mperyalist ülkelerde savaş karşıtı gösterilere milyonlar katılırken, İstanbul meydanlarında ancak binler toplanıyor. Oysa başta sendikalılar olmak üzere işyerlerinde, fabrika ve işletmelerde ısrarlı bir çalışma yürütülse, hazırlık yapılsa, bu iç karartıcı tablo hızla değişir. Bugün “esnek üretim” saldırısında da, savaş konusunda da sermaye iktidarını zora sokacak tek şey varsa, bu, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin üretmden gelen gücünü kullanmasıdır.

Sermaye iktidarı saldırı ve yıkım programlarının yanısıra bir de ülkeyi ABD taşeronu olarak savaş macerasına sürükleyerek, aynı zamanda kitlesel mücadelenin yolunu düzlüyor. Sermayenin zafer sevinci yaşadığı bir sırada mücadelenin alevlenmesi pek de şaşırtıcı olmaz. Ne de olsa her son yeni başlangıçların ebesidir. Dolayısıyla, “esnek üretim”in yasalaşmasıyla hiçbir şey bitmiş olmayacak. Sermaye iktidarını savaş batağında boğmak ve yeni başlangıçlar için örgütlü bir sınıf seferberliği gerekiyor. İşçi sınıfı devrimci talepleriyle mücadele sahnesine çıktığında, sermayenin kabusları gerçeğe dönüşecektir.