1 Mart '03
Sayı: 08 (98)


  Kızıl Bayrak'tan
  Hesap vermekten kurtulamayacaklar!
  Kan parasının miktarı belli oldu
  Bağımsızlık ve özgürlük devrimle kazanılacak!
  AKP hükümetinin "harp ve sulh" macerası
  BDSP’nin çağrısı: Emperyalist saldırganlığa ve savaşa karşı birleşelim!
  Emperyalistler arası kirli pazarlıklar ve hesaplar!
  Emperyalist savaş ve CHP
  Savaş karşıtı eylem ve etkinliklerden...
  Yeni iş yasası kapıda!
  Kölelik yasası protesto edildi
  ABD emperyalizmi ülkemizden defol!
  "Esnek üretim" saldırısında son perdeye gelinirken...
  KESK İzmir Bölge Toplantısı..
  KESK İstanbul Bölge Toplantısı...
  Ekim Gençliği'nden...
  Ne YÖK ne YEK, üniversiteler bizimle özgürleşecek!
  Ev kadınlarıyla savaş üzerine konuştuk...
  Bir tersane işçisiyle sorunlar üzerine konuştuk...
  Devlet solu yine hedef saptırıyor
  Emperyalist savaş, Kürdistan ve devrimci görevler...
  İtalyan emekçilerinden "ölüm trenleri"ne geçit yok!
  Katliam ortaklığına, ABD saldırganlığına 'hayır' diyoruz!"
  Emperyalist savaş ve sınıf cephesinde devrimci görevlerimiz...
  Bir savaş elçisinin itirafları
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Emperyalistler arası kirli
pazarlıklar ve hesaplar!

C. Kaynak

Irak halkının yaşamı üzerine açıktan süren pazarlıklar

15 Şubat gösterilerinin dayattığı birkaç günlük duraksamanın ardından ABD’nin savaş makinası yeniden hareketlendi. Artık tetiğe basmak için fırsat beklenmekte, saldırıya yasal kılıf, olmazsa bahane hazırlanmakta. ABD ve İngiliz hava kuvvetleri yıllardır Irak’ın kuzeyinde ve güneyinde sürdükleri hava saldırılarını yoğunlaştırdılar bile. Eğer 15 Şubat isyanı olmasaydı muhtemelen sürmekte olan diplomatik prosedüre de gerek duyulmayacak, Irak halkının katli başlatılmış olacaktı. Ancak tabandan yükselen gür ses Washington’un tavrında esasta bir değişiklik yaratmaya yetmedi. Sadece onu biraz diplomasi yapmaya, politik destek aramaya ve saldırısına Birleşmiş Milletler bünyesinde bir meşruluk kılıfı uydurmaya zorladı.

Savaş yanlılarının 15 Şubat günü yedikleri tokatın ve karşı olanların buldukları cesaretin yarattığı kutuplaşma beraberinde, Irak krizinin neden olduğu uluslararası saflaşmanın biraz daha netlik kazanmasını getirdi. Kirli hesaplar üzerinden yükselen bu netleşme kendisini namluların gölgesinde aranan uzlaşma ve ittifaklarla somutlaştırıyor. Eskiden bu tür kirli hesaplar kitlelerin gözlerinden uzakta, kapalı kapılar ardında yapılır ve ancak çok sonra tarihçiler tarafından ortaya çıkartılırdı. Şimdi ise tam tersine, nerdeyse televizyonların canlı yayınlarında bir ulusun nasıl boğazlanması gerektiği tartışılmakta, mal varlığına kimin nasıl el koyacağı, kimin payına neden razı olmadığı konuşulmaktadır. Irak halkının yaşamı bir deste dolar karşılığında pazarlık konusu edilmekte, adeta kilim tüccarları arasındaki pazarlık çekişmesine dönüşmektedir.

ABD birçok cephede hazırlıklarını sürdürüyor

Bu can pazarının tellalı Bush yönetimi, 15 Şubat gösterileri sonucu katlamak zorunda kaldığı diplomatik prosedürü değişik yöntemlerle birçok cepheden aynı anda yürütüyor. Saldırıyı BM’e onaylatmak için 24 Şubat günü ABD, İngiltere ve İspanya imzalı bir karar tasarısı Güvenlik Konseyi’ne sunuldu. Yeni bir şey içermeyen yeni karar tasarısı sadece 1441 No’lu karara atıfta bulunuyor. ABD yöneticileri tarafından bir yandan döne döne Güvenlik Konseyi’nin ikinci bir kararına gerek olmadığı ilan ediliyor. Öte yandan ise, Bush’un yaptığı bir beyanatla, onayına başvurulan kurum, Birleşmiş Milletler Örgütü tehdit ediliyor, tasarının bir ültimatom olarak algılanması isteniyor. Bu arada, değişik alanlarda sürdürülen çabaların sonucu ne olursa olsun, Irak hakkında verilmiş olan fermanın icrasında herhangi bir değişikiğin olmayacağı, tüm savaş hazırlıklarının tamamlandığı ilan ediliyor.

Bu girişim ve beyanatlar görünürde birbirleriyle çelişir bir tablo ortaya çıkarsa da aslında son derece homojen bir bütünlüğe sahip. Çünkü askeri savaş ile psikolojik savaş argümanları ustaca birbirine karıştırılmakta, sıradan bir insanın anlamakta güçlük çekeceği bir muamma yaratılmaktadır. ABD silah tekellerinin politik sözcüsü ve Bush’un Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in konuşmaları genellikle barut ve kan kokar. Kendi sorumluluk alanında hazırlıklar tamamlandığı için o da psikolojik savaş yürütmeye başladı. Son olarak, Saddam Hüseyin’in sürgüne gitmesi veya Irak’ın BM Güvenlik Konseyi’nin kararına uyarak silahlarını imha etmesi durumunda savaşın pekala engellenebileceğini açıkladı. Oysa gelinen noktada bu tür alternatiflerin savaş makinasına geri adım attırmasının mümkün olmadığı ortad.

Savaş dinamiğini beslemeye yönelik açıklamalara ve BM örgütüne verilen ültimatoma eşgüdümlü bir tarzda Washington politik destek aramaya koyuldu. Bush geçen yıl Madrid Havaalanı’nda adının ne olduğunu hatırlamadığı, sayın başkan diye hitap ettiği ve kendi ülkesinde bıçağın sırtına oturmuş İspanya Başbakanı José Mario Aznar’ı Teksas’ta şatafatlı bir törenle kabul etti, Güvenlik Konseyi’ne verilen yeni karar taslağına imzasını attırdı. Hemen ardından Colin Powell bir dünya turuna gönderildi. İlk durak olan İtalya’da Powell’in misyonu, üç milyonu aşkın insanın sokağa dökülmesiyle sersemleyen ve ABD’yi destekleme kararında tereddüt etmeye başlayan Berlusconi’yi yeniden ikna etmek, ona moral vermekti. Genelde ciddiyetini korumakta güçlük çekmesi ile ünlü Berlusconi bitkin birvaziyette, ne Powell’e hayır diyebildi ne de ülkeyi baştan başa saran savaş karşıtı cereyana göğüs gerebilecek kudrette olduğunu gösterebildi.

Daha sonra Japonya’ya geçen ABD’nin general rütbeli diplomatı Washington’un politik vesayeti ve askeri işgali altında bulunan Japonya’nın yöneticilerini savaşa evet dedirtmekte fazla zorluk çekmedi. Çünkü Japonya, Almanya’nın tersine, henüz ABD’nin yedeğinden çıkmış, ciddi politik konularda ondan bağımsız dış politika üretme ve yürütme sürecine girmiş değil. Bu bağımlılığının yanı sıra iktisadi gelişme düzeyinin zirvesindeki Japonya ekonomisi gerek hammadde gerekse de enerji kaynağı bakımından tamamen dışarıya bağımlı bir konumda. Örneğin, Almanya kendisine Körfez yolu zorla kapatılsa bile sahip olduğu ilişkiler sayesinde petrol ihtiyacını Rusya’dan telafi etme olanaklarına sahip. Oysa, Japonya için olanaklar tatmin edici seviyede değil ve Körfez’de patlak verecek bir kargaşa onun ekonomisinin hayat damrlarını doğrudan etkiler. Bu duruma ABD’nin şantajcı tavrı da eklenince, sonuç Tokyo açısından kritik bir noktaya dayanıyor. Bu nedenle, Powell’in Tokyo ziyaretinin başarılı geçmesi ve Japonya’nın Irak krizi konusunda ABD cephesinde yer alması şaşırtıcı değil, tersine beklenen bir tavır.

Kuzey Kore olayının gerisindeki hesaplar

Powell’in ABD’nin bölgede askeri işgal altında tuttuğu bir başka dayanağı olan Güney Kore’ye uğraması çok daha karmaşık bir gerçeğe ışık tuttu. Powell’in ziyaretinin Güney Kore yeni cumhurbaşkanının görev devralma töreni ile çakışması kuşkusuz bir rastlantı. Ama Powell’in boy göstermeye hazırlandığı törenden birkaç saat önce Kuzey Kore’nin yapmış olduğu balistik füze denemesi hiç de rastlantıya benzemiyor. ABD ile Kuzey Kore arasında çoktandır bir sürtüşme yaşandığı biliniyor. Bu sürtüşmenin içeriği nedense tatmin edici bir biçimde kamuoyuna yansımamakta, basında işlenmemektedir. Yıllardır konuya ilişkin haberler aynı cümleyle başlayıp aynı tespitle sonuçlanmaktadır: “Dünyanın en son Stalinist diktatörlüğü uyguladığı yanlış politika ile ülkeyi kıtlıkl yüzyüze getirdi. Var olan sınırlı kaynaklar lüzumsuz askeri harcamalara ayrılmakta ve sonuçta insanlar açlıktan kırılmaktadırlar.”

Kıtlıkla karşı karşıya olduğunu inkar etmeyen ve dışarıdan gelen besin yardımından yararlanan Kuzey Kore sürekli ABD’nin sataşmalarına maruz kaldığını, gerektiğinde karşılık vermekten geri durmayacağını açıklıyor. Sorunun bu yönü asla tartışma konusu yapılmamakta, ABD’nin iki Kore arasındaki sınır bölgede Güney Kore’nin “güvenliğini sağlamak” amacıyla 40 bin askerinin her an tetikte beklediği belirtilerek geçiştirilmektedir. Gerçeklerin büyük bir arsızlıkla çarpıtıldığı, dezenformasyonun enformasyonla yer değiştirdiği bir ortamda, Körfez’de savaşın eli kulağında olduğu bir anda, Seul’da Powell’in huzurunda sembolik bir tören sırasında Kuzey Kore’nin yaptığı bu jestin amacını anlamak pek kolay değil. Provokasyon mu, uyarı mı, şantaj mı? Zira tarafların mevcut koşullarda askeri bir dalaşmayı g¨ze almaları çok güç.

Ancak ABD yetkililerinin konu hakkında gösterdikleri tepki, yaptıkları açıklamalar ABD’nin Irak’a karşı büyük bir inatla sonuçlandırmak istediği politikanın ne kadar uyduruk gerekçeler üzerinde bina edildiğini gözler önüne seriyor. Kuzey Kore Atom Enerjisi Ajansı’nın denetleyicilerini sınır dışı ediyor, nükleer silahların yayılmasını yasaklayan anlaşmadan çekildiğini açıklıyor, pazarlıklar sonucu kapatılmış nükleer santralini yeniden işletmeye açıyor, ABD’ye açıktan tehditler savuruyor ve üstelik Colin Powell’i selamlarcasına orta menzilli balistik füze denemesi yapıyor. Buna karşılık Bush Kuzey Kore’nin bu tavrını “görüşmelerle giderilebilecek diplomatik bir pürüz” olarak tanımlıyor. Colin Powell ise burnunun dibinde füze denendiği anda, Seul’da yaptığı açıklamada “zaten önden bize habe verdiler, pek önemli bir şey değil, daha ziyade saldırgan karakteri olmayan bir denemeye benziyor” diyor ve aynı gün bu ülkeye yeniden beslenme yardımının başlatıldığı açıklanıyor.

Oysa aynı çetenin Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğunu kanıtlayabilmek için başvurmadığı yöntem kalmadı. Irak’a “zanlı, suçsuzluğunu ispat et!” yöntemi uygulanıyor ve bu arada “ispatlasa bile inanmayacağız” deniliyor. Irak’ın sahip olma hakkı olduğu 150 km menzilli füzelerinin saptanan menzili 15-20 km aştıkları iddia edildi. Bu iddiaya Bush, Blaire ve avanesi can simidine yapışırcasına sarıldılar. Oysa bunlar ‘yerli malı’ kalitesiz füzeler, menzilini aşsa ne değişir. Günlerdir bu kelepir füzelerin varlığı, menzili ve imhası üzerine politika üretiliyor; mutlaka daha iyisi vardır, 1 Mart’tan itibaren derhal imha edilmesi gerekir ültimatomu veriliyor. Aynı retorikle, imha edilse de edilmese sonuç değişmeyecektir, ama önce imha edilsin, biz savaşa sonra başlayalım deniliyor.

Çin, Pakistan, Afrika ve Meksika gezileri...

Powell’ın gezisinin son iki durağı olan Çin ve Pakistan’da yaptığı görüşmelerden yeni bir sonuç çıkmadı. Pekin yöneticileri sorunun politik yöntemlerle çözümlenmesinin mümkün olduğunu, savaş seçeneğine karşı çıktıklarını Powell’e hatırlatmakla yetindiler. Pakistan rejimi ise, ABD’nin Afganistan saldırısında ülkeyi bir üsse dönüştürdüğü için kendi kamuoyu karşısında zor durumda. İslamabad rejimi açıktan efendisinden yana tavır alarak mevcut güçlüklerine bir yenisini eklemeyi göze alamıyor. Onun için Pervez Müşerref, esasta ABD ile hemfikir olmasına karşın, ona açıktan destek verme gücünü kendinde bulamıyor, savaşın en son çare olması gerektiği belirterek kamuoyuna ters düşmemeye çalışıyor. Fakat Powell, Afganistan savaşında sırtı sıvazlanan, diktaör generalden “sayın başkan” mertebesine terfi ettirilen Pervez’in sıkıntılarını ona karşı kullanmaktan geri durmadı. Pakistan’ın ABD politikasına kolaylık sağlamaması, onunla uyum içinde hareket etmemesi durumunda Washington’un Hindistan’la ilişkilerine öncelik tanımak, bölgedeki politikasını ona göre saptamak zorunda kalacağını bildirdi.

Powell’ın gezisi sürerken, Bush’un bir özel temsilcisi BM Güvenlik Konseyi geçici üyesi olan üç Batı Afrika ülkesini dolaştı. Bunların Güvenlik Konseyi’nde ABD’den yana oy kullanmaları için, her birinin içinde bulunduğu somut koşullara göre, kimine silah yardımı, kimine mali yardım, kimine de doğrudan sanayi yatırımı vaadedildi.

Güvenlik Konseyi’nde aynı konumda bulunan komşu ülke Meksika’ya ise ABD, oyunu iyi kullanması koşulu ile, göçmen politikasında düzenlemeye gideceği, her gün sınırı aşmaya çabalayan binlerce Meksikalı’nın ABD’de çalışmalarının kolaylaştırılacağı sözünü verdi.

Washington’un sürdürdüğü vaad, rüşvet, satın alma, tehdit etme sıralanmasında liste uzun, dünyanın tüm kıtalarını kapsıyor. Deyim yerindeyse, pastanın üstüne en son konan vişneyi ise bir Filistin devleti projesi oluşturuyor. En son yapılan bu öneri zaten bekleniyordu. At pazarlığı Ortadoğu’nun ve tüm Arap dünyasının on yıllardan beri kanayan yarasının bir başka yıkıma basamak edilmeye çalışılmasına kadar vardırıldı. Arap dünyasını bir parça yatıştırmak için Filistin sorunu konusunda bu tür cereyanlar ilk Körfez Savaşı döneminde de estirilmişti. Bunun tiksindirici bir boş vaad olduğunu herkesten iyi bilen İsrail bundan rahatsız olduğunu açıklama gereği dahi duymadı.

Savaş karşıtı cephede yaşananlar

Savaş karşıtı cephede yaşanan gelişmeler de benzer bir seyir içinde. Ancak bu cereyanın başını çeken bir güç olmadığı için girişimler büyük bir çeşitlilik ve dağınıklık arzediyor. Bilançosunun yapılmasının güç olduğu savaş karşıtı girişimler farklı kategorilere ayrılıyor; Bağdat’ta canlı kalkan olmaktan, devletler arası ittifak arayışından, Hoolywood sanatçılarının imza kampanyasına karar uzanıyor. Kitle gösterisi düzeyinde ise, 15 Şubat’tan sonra onun devamı olarak algılanabilecek tarzda henüz kayda değer bir gelişme kaydedilmedi. Gelişmelere devletler arası görüşmeler ve tekil inisiyatifler damgasını basıyor.

Chirac’ın Paris’te topladığı Fransa-Afrika zirvesine katılan 52 Afrika ülkesi, çoğu içtenlikle bazıları da mecburen Fransa’nın girişimini desteklediklerini ve savaşa karşı olduklarını açıkladılar. Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’da toplanan Bağlantısız Ülkeler Konferansı ise çok daha net bir biçimde savaşa karşı tutum aldı. Aynı toplantı vesilesi ile Kuala Lumpur’da biraraya gelen İslam ülkeleri konferansının 57 üyesinden 48’i, başka olanakları olmadığından, savaş durumunda petrolün bir silah olarak kullanılabileceğini vurguladılar.

Açıktır ki bu cephedeki gelişmelerin ağırlık noktasını, Çin’in desteklediği Paris-Berlin ve Moskova ittifakı ile onun arkasındaki hesaplar oluşturmaktadır. Geçen sayıdaki değerlendirmede de belirtildiği gibi, Putin’in Almanya ve Fransa gezilerinde yapılan görüşmelerin ardından yayınlanan ortak bildirilerden, Çin’in de onayını alan bu üç devletin karşı bir blok oluşturduğu ortaya çıkıyor ve Putin’in kendisi de bunu tarihi bir girişim olarak değerlendiriyordu. Aradan geçen kısa süre içerisinde herhangi bir pürüz ortaya çıkmamasına karşın, meselenin sanıldığı netlikte olmadığı görülüyor. Bunlar arasındaki temaslar yoğun bir biçimde devam ediyor. Chirac iki gün önce Berlin’e gitti, görüşmelerin hemen ardından Schöder Moskova’da Putin’le buluştu. Schröder Berlin’e döner dönmez Putin dışişleri bakanını Çin’e gönderdi ve Pekin’de ortak bir Rusya-Çin deklarasyonu yayınlandı. Devletler arası ilişkilerde en ileri düzeydeki trafiğin bu kadar yoğun olması genellikle bir sıkıntının işaretidir.

ABD’nin başını Fransa ve Almanya’nın çektiği savaş karşıtı cepheyi ciddiye almadığı açık. Washington, Fransa ve Almanya’nın Irak uğruna ABD politikasını çıkmaza sokmayı ve onu cepheden teşhir etmeyi göze alamayacaklarını biliyor. Sonunda en kötü ihtimalle çekimser kalacaklarını düşünüyor. Paris ve Berlin ise, bugüne kadar takındıkları tavırdan son anda, kendilerine onurlu bir çıkış kapısı sunulmadan, vazgeçmeleri durumunda yalnız kendi kamuoyları nezdinde değil dünya önünde rezil olacaklarını ve bunun faturasının özellikle de Fransa’ya pahalıya mal olacağından emin. O nedenle zararı sınırlamak için birbirlerine kenetleniyorlar. ABD yönetiminin Fransa ve Almanya’nın onurunu kurtarma diye bir sorunu olmadığı gibi ABD’nin başlıca ticari rakibi konumunda olan Avrupa Birliği’ni dinamitleme hesabı da var. Bu nedenle Avrupa Biliği’nin lokomotif gücü olarak anılan Fransa-Almanya ittifakı çetin bir sınavdan geçiyor, Rusya’dan destek bekliyor.

Saflaşmada Rusya’nın karmaşık hesapları

Bu saflaşmada Rusya’nın hesapları çok daha farklı. Bir yandan ABD ile ilişkilerini bozmamak için ona doğrudan ve sert bir biçimde tavır almamakta, öte yandan da onun yayılmacı politikasından rahatsızlık duyduğu için savaşa karşı çıkmakta, Fransa-Almanya ittifakını desteklemekte, ama ona önderlik etmeye yanaşmamaktadır. Rusya’nın bu ikili oyunu biraz fazla sırıtmaya başladığı için, ABD Moskova’nın da içinde yer aldığı bloku görmezlikten geliyor, Chirac’a hakaretlerde bulunabiliyor. Hiçbir devlet uluslararası arenada bu kadar taban tabana zıt ilişkileri bir arada sürdürmeyi kaldıramaz, bir noktadan itibaren seçim yapmak zorunda kalır. Fakat Rusya bir istisnadır, bu çelişkiyi bir dönem kaldırma kapasitesine sahiptir. Moskova açıktan bir şey talep etmese bile, ona buna sus payı sunmayı gerekli hatta zorunlu görüyor. Bundan kısa bir süre önceABD’nin Moskova’ya, “Gürcistan’da, Çeçenistan’da neyi uygun görüyorsanız onu yapın, ama bizim Irak senaryomuza engel çıkartmayın” dediği türünden haberler ortada dolaştı.

Rusya gibi iddialı bir gücün bu tavrının bir başka uzantısı da olabilir. Örneğin Putin kendisine miras kalan stratejik nükleer silahları kuşanarak istediği an ABD’nin Körfez saldırısını sabote edebilir. Geçmişte bunun bir örneği var. 1956’da Fransız ve İngiliz birlikleri Süveyş Kanalı’nın devletleştirilmesini bahane ederek Mısır’a saldırdıklarında Kruşçev’in bir tehdit savurması yetti. Rusya böyle bir tehdite başvurma gücüne sahip. Teknolojik geriliğine, önemli ölçüde yetkinliğini kaybetmiş olmasına karşın Rusya’nın elindeki stratejik ve konvansiyonel silahlar dehşet saçıcı bir kapasiteye sahip. Sadece Typhon denizaltısında 200 adet stratejik nükleer füze bulunuyor. Bunların çoğu bozulmuş olsa ya da etkisizleştirilse bile, kalanlar yine de dünyayı tahrip edebilecek bir kapasiteye sahip. Elinde böyle olanakları olan bir guuml;cün ikili oynama ve stratejik hesaplar yapmada ciddi bir hareket serbestliği olur.

Bu soyut varsayımla asıl vurgulamak istediğimiz nokta şu: Rusya pekala ABD’ye karşı çıkıyormuş gibi görünerek pratikte ona mani olmadan Irak’a girmesinde bir sakınca görmeyebilir, hatta bundan uzun vadede çıkar umabilir. Böyle bir hesabın geçmişte örneği var. En son örneği Sovyetler Birliği’nin Afganistan çıkartması. Brejnev’e Kabil tuzağını kuran, onun militarist gövde gösterisini gizlice ama en çok alkışlayan güç ABD emperyalizmi idi. Zaman yapılan hesabın ne kadar isabetli olduğunu kanıtladı. Eğer ABD ordusu Bağdat’a girerse, Saddam’ın tereyağından kıl çeker gibi devre dışı edilmesini ve tahta aynı kolaylıkla bir askeri valinin oturtulmasını kim garantileyebilir? Hep uzaktan saldırmaya alışmış ABD generallerinin Bağdat sokaklarında karşılaşacakları direnişi düşündüklerinde daha şimdiden ödleri kouyor, hep Vietnam gözlerinde canlanıyor ve bunu açıkça söylüyorlar. On yıllardır “Vietnam sendromu”nun sancılarını çeken Amerikan halkı yeni bir fedakarlığa ne ölçüde katlanabilir?

Eğer böyle bir durum yaşanırsa, Moskova sadece ABD’ye dönüp “Afganistan bizim Vietnam’ımız oldu, işte Irak da sizin Afganistanınız!” demekle yetinmez, savaşı baştan onaylamamış olmanın meyvelerini de toplar. Çünkü ortada insanı ve her türlü değeri hiçe sayan kirli bir stratejik hesap var. Bugün Gürcistan senin Irak benim diyen güç, yarın Irak’ı sindirdiğinde gözünü Kafkasya’ya dikecektir.