18 Ocak '03
Sayı: 03 (93)


  Kızıl Bayrak'tan
  Daha kitlesel, daha militan, daha örgütlü!
  Emperyalist savaşa geçit yok!
  Emperyalist savaş ve saldıranlığa karşı direnişi yükseltelim!
  Savaş karşıtı eylemlerden...
  Savaş karşıtı kitle hareketinin sorunları ve görevleri
  Emperyalist savaşa açık destek talep ediyorlar!
  Emperyalist savaş başlamadan basına yönelik sansür uygulaması başlatıldı
  Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu...
  Kürt işbirlikçilerinin tarihi emperyalizme uşaklığın tarihidir
  Özelleştirme saldırısında yeni dönem
  Ciddiyetsizliğin son perdesi/4
  TÜMTİS Ankara Şube Başkanı Nurettin Kılıçdoğan ile görüştük...
  Yeni iş yasasına ilişkin pazarlıklar yapıldı...
  Denktaş köşeye sıkıştı
  Eylemlerden...
  Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht anmasına yüzbini aşkın insan katıldı...
  Pendik İKE'de "İş yasası tasarısı" konulu panel
  Hiçbir güç devrimci iradeyi teslim alamaz!
  ÖO direnişçisi Özlem Türk ölümsüzleşti!
  Ekim Gençliği'nden...
  "Ölümden korkarak intihar etmek"
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
“Ölümden korkarak intihar etmek”

Ergin Yıldızoğlu

Bismarck “önleyici vuruş/savaşı”, “ölümden korkarak intihara kalkışmaya” benzetiyormuş. Bush , Bismarck’ı duymamış olabilir ama, Avrupa Birliği ülkeleri, tarihlerinin en önemli siyasetçilerinden birinin bu uyarısını göz önüne alarak, ABD’nin Irak’ı hedef alan “önleyici savaş projesinin” önünü kesme çabalarını yoğunlaştırıyorlar.

BM tuzağı

Avrupa, Rusya ve Çin, Irak savaşı için bir BM kararının gerekli olduğunda ısrar ettiklerinde, ABD sağının yazarları, bunun bir tuzak olduğunu ileri sürmüşlerdi. ABD ve İngiltere’nin körfeze güç yığmaya devam ettikleri şu günlerde, muhafazakârların haklı çıktığını düşünüyorum. BM silah denetçileri, geçen hafta, başkanları Hans Blix’in açıkladığı gibi, henüz Saddam’ın elinde kitle imha silahları olduğuna ilişkin kesin bir kanıt bulamadılar. Pazartesi günü, BM’ye bağlı Atomik Enerji Ajansı sözcüsü Gwozdecky, “denetleme sürecinin bir yıl sürebileceğini” açıkladı. Üst düzey Washington Post yazarları da dahil birçok yorumcuya göre Bush yönetimi de BM denetçileri 27 Ocak’ta ilk kapsamlı raporlarını sunduklarında ortaya kesin bir görünt¨nün çıkmayacağına inanıyorlar.

Yakın zamana kadar ABD yönetimi 27 Ocak’ı, savaşın tetiğini çekecek “kritik” tarih olarak görüyorlardı. Şimdi, Beyaz Saray sözcüsü Ari Fleischer’in “Bunu önemli bir tarih olarak görüyoruz. Denetçilere durumu değerlendirmeleri için zaman tanınacak” ifadelerine, Dışişleri Komitesi Başkanı Senatör Richard Lugar’ın “Sanırım hükümetimiz BM’yle çalışmaya devam edecektir” demesine (The Guardian, 11/03), bakınca Bush yönetiminin giderek ağız değiştirmeye başladığını söylemek mümkün.

Bush yönetimi, “tarihin bu en çok reklamı yapılmış önleyici savaşını” (!) gerçekleştirmeye kararlı olduğuna ilişkin imajını korumakta zorlanıyor. Bu imaj aşınmasında, BM yolunu izlemekten yana olan Dışişleri Bakanı Powell’ın ekibiyle, tek başına bile olsa Irak’a saldırmaya kararlı görünen Savunma Bakanı Rumsfeld’in ekibi arasındaki bir türlü giderilemeyen görüş ayrılıklarının katkısı da var. ABD sağının sözcülerinin “Powell BM’ye Başkan’ın politikasına destek bulmaya mı gitti, yoksa bu politikayı zayıflatıp, kendi ‘sınırlama’ politikasını uygulamaya mı gitti” (Charles Karuthammer) gibisinden sert suçlamaları da doğal olarak ABD’yi frenlemek isteyenlerin ellerini güçlendiriyor. Öyle ya, bir kez BM’ye gidip 1441 sayılı kararı çıkartmış olan Bush yönetimi, şimdi BM Güvenlik Konseyi üyelerinin çoğunlu&curre;u, bu kararın gerekçesinin yerine gelmediğini düşünürken, tek başına savaşa gidebilir mi? Tek başına diyorum, çünkü Blair hükümeti ve İşçi Partisi içindeki, tonu giderek sertleşen tartışmalara ve hızla yükselmekte olan savaş karşıtı dalgaya bakınca, İngiltere’nin de bir BM kararı olmadan savaşa girmeyi göze almasının giderek imkânsızlaştığı söylenebilir.

ABD takvimi aksıyor

Salı günü Le Monde’un manşeti “Avrupa Irak savaşına karşı” idi. Le Monde, bir taraftan karar günü yaklaşırken kamuoyunun tepkisine, diğer taraftan hükümetlerin hoşnutsuzluğuna işaret ettikten sonra, başyazısında da Bush’un Kore’ye yönelik tutumunun “Avrupa’nın duruşunu önemli ölçüde güçlendirdiğini” saptıyor. Gerçekten de ABD, Kore’ye karşı diplomasiyi seçtikten sonra, Avrupa’da savaş karşıtı sesler daha da yükseldi. Avrupa Dışişleri yetkilisi Javier Solana önce Financial Times’ta ABD dış politikasındaki “ya ak ya kara” yaklaşımını, “dini bağnazlığa” benzettikten sonra (8/01), geçen cumartesi de Le Monde’a verdiği demeçte, “Kesin kanıt olmadan Saddam’a karşı bir savaş başlatmak çok zor” diyerek (11/01) Avrupa’nın tavrını açıkladı. Aynı gün FransaDevlet Başkanı Chirac “Tutumumuz hiç değişmedi” hatırlatmasıyla, ikinci bir BM kararında hâlâ ısrarlı olduklarını vurguladı. Yunanistan’ın, savaşı engellemek amacıyla Suudi Arabistan’ı, Mısır’ı, Suriye’yi, Ürdün’ü, Lübnan’ı, İsrail’i ve Filistin Yönetimi’ni ziyaret edecek bir AB komitesi hazırlığı içinde olmasının, ABD’yi çok rahatsız ettiği bildiriliyor.

Blair ise geçen hafta, partisinde başlayan ve Times’a göre 1956 Süveyş krizi üzerine yaşanan bölünmeyi ve hükümetin çökmesini anımsatan “ayaklanmayı” bastırmakla meşguldu. BM kararı olmazsa savaşa kesinlikle karşı çıkan İşçi Partisi milletvekillerinin sayısı 100’e ulaşmıştı. İşçi Partisi’nin en üst düzey yetkilileri arasında bir anket yapan The Independent’a göre de partinin Blair’e mesajı açıktı: Savaşa hayır. Bu koşullarda Blair çarşamba günü ABD’yi “dış politikada diğer ülkelerin görüşlerini de dikkate alması” için uyarıyor ve İsrail’in tüm itirazlarına rağmen Ortadoğu Barış Konferansı’nı gerçekleştirmekte kararlı olduğunu vurguluyordu (Financial Times). The Guardian yazarlarının yargısıysa, “Atlantik ötesi görüş farklılıklarının, ABD’nin işgal takviini aksatmaya başladığı” yönündeydi. Önümüzdeki dönemde, BM Güvenlik Konseyi başkanlığının savaşa kesinlikle karşı olan Almanya’ya geçiyor olmasına bakarak The Guardian’ın haklı olduğunu söyleyebiliriz. Süreç böyle gelişmeye devam ederse, savaş başladığında (eğer başlarsa), ABD’nin yanında yalnızca, pazarlık gücü en düşük ülkeler ve Türkiye kalacak! Türkiy’yi düşünerek, yazının başlığını “IMF’den korkup intihar etmek” olarak değiştirelim mi? (Cumhuriyet, 15 Ocak ‘03)



Saldırıya hayır, ayrıca go home!

Nail Güreli

Bir “savaş” lafıdır gidiyor; kimileri savaş çığırtkanlığı yapmakla suçlanıyor, kimileri de “Savaşa hayır!” diyor. Geçen hafta, meslektaşlarımız Şükran Soner ve Fatih Polat ile birlikte, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencilerinin düzenlediği “Türkiye’de Gazetecilik” konulu paneldeydik. Doğal olarak “medya”nın savaş konusundaki tavrı da öğrenciler tarafından gündeme getirildi. Bir öğrenci, “Hep savaş diye konuşulup yazılıyor; bu yanlış. Söz konusu olan savaş değil, Amerikan saldırısıdır” diyerek söze başladı.

Gencin bu tanımı üzerinde düşündük. Gerçekten, şu sırada tartışılan, aslında ABD’nin Irak’a saldırı niyeti ve bu saldırıyı önleme çabaları değil mi? O halde, önce “Saldırıya hayır!”

Bu saldırının maksadı ise, apaçık ortada. Irak’tan sonra sıranın başka ülkelere geleceğini herkes görüyor. ABD’nin, daha doğrusu Başkan Bush’un amacının, Ortadoğu’yu yeniden düzenleyerek enerji kaynaklarına hükmetmek ve dünyada egemenliğini pekiştirmek olduğunu bilmeyen yok.

Düpedüz, Amerikan emperyalizminin bir saldırısı bu. Şu halde, bin kez “Saldırıya hayır!” Sonra da “Go home!” Seksen bin Amerikan askerinin Diyarbakır’da işi ne? Onbinlerce ABD askeri Türkiye’de konuşlandığında, bunun adını koyun ve nelere yol açacağını düşünün. En çok düşünmesi gerekenler de toplumun sosyal yapısına ve manevi değerlere önem verdiğini söyleyen AKP erkanı olmalı.

Sahi! Şu Taksim Meydanı’nda yılbaşını ve futbol takımlarımızın başarısını kutlamak için, halkın gösterilerine izin verilir de “Saldırıya hayır! Go home!” mitingine niçin izin verilmez? (Milliyet, 15 Ocak ‘03)



İstanbullu işadamları harp istiyor

Güngör Uras

ABD’nin Ankara Büyükelçisi Pearson, İstanbul’da başkonsolosun evinde işadamlarıyla yemek yedi. Yemekten önce medyaya yansıyan haberlerde Büyükelçi’nin işadamlarından, hükümetin Irak konusunda ABD’nin yanında yer alması için Ankara’ya baskı yapmalarını isteyeceği belirtiliyordu.

Bir gün önce açıklama yapan ve hükümetin ABD yanında yer alması konusundaki talebini kamuoyuna duyuran TÜSİAD Başkanı, yemek çıkışı açıklama yaptı. Harbin, Türkiye için ağır bir fatura getirmeyeceğini vurgulayarak, İstanbullu işadamlarının ABD’nin Irak’a müdahalesinin arkasında olduğunu açık biçimde tekrarladı. (...)

Türkiye’de büyük işadamlarının, işi gücü bırakıp, bir an önce harp olsun, bu Türkiye’nin yararına sonuçlar verir, iddiasıyla ortalıkta dolanmalarını anlamanın imkanı yok. Harp, silah satıcıları dışında herkese zarar verir. Harpten en fazla işadamları zarar görür. Daha harp olmadan, olasılık rüzgarı ekonomimizi kavurmaya başladı. Harp, istikrar programımızı rezil edecek, turizmi, ihracatı çökertecek, iç ve dış kredi stokunu döndürmeyi imkansız hale getirecek. Bu konularda Türkiye’ye kimse yardım edemez. Türkiye’nin faturasını kimse ödeyemez. Olası bir harp, Türkiye’nin uzun yıllarını ipotek altına alır. (...)

Hükümet acemilik nedeniyle neyin ne olduğunu, daha anlayamamanın etkisinde belli hatalar yapıyor, ölçüyü kaçırıyor ama, bugüne kadar, ABD ile ve Irak ile ilişkilerde dengeyi korumayı başardı. Bu görüşte olmayanlar, Türkiye’nin bu coğrafyada mevcut komşularla ve o topraklarda yaşayan insanlar ile yaşamını sürdüreceğini unutarak, Türkiye’nin bir an önce ABD’nin savaş planı içinde yer almasında ısrarcı oluyor. İnşallah, bütün bu karmaşada pahalı faturalar ödemek zorunda kalmayız. Zaten bu noktadan sonra inşallah ve maşallahtan başka söyleyecek söz kalmadı. (Milliyet, 15 Ocak ‘03)