ARSIVANA SAYFA
 
17 Şubat '01
SAYI: 07
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Yıkıma karşı birleşik mücadele cephesini örelim!
Kazanmak ve ihanete geçit vermemek için TİS komitelerini örgütleyelim!
Sendika ağaları İMF dayatmalarının altına imza attılar!
"Ekonomi zirvesi"ndeki "feryadın" arka planı
Tutsak yakınlarının Ankara girişiminden notlar
Yasaklamaya rağmen 1500 kişilik protesto eylemi
Kürt halkına karşı yeni bir kirli savaşın işaretleri çoğalıyor
İktidar yeniden gözaltında kaybetmeye başladı!
Sistem çürüyor emekçiler yürüyor!
Ermeni soykırım yasasına Türk sermayesinin tepkileri
Ekim Gençliği'nden
Dünyada güncel durum/1
Ev kadınlarıyla ilgili bir anket çalışmasının sonuçları
Proleter kadın hareketinin görevleri/V.İ.Lenin
Ekvador halkı bir kez daha kazandı
Ölüm Orucu direnişçilerinden mektup
Ölüm Orucu direnişçisi katliamı anlatıyor
Direnişçilerin kaleminden
Ölüm Orucu direnişçisinden yoldaşlarına mektup
Kuşlar uçmayı sürdürüyor...
Türkeş ailesinin miras kavgasıyla ortaya saçılan pislik
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın



>



 
 

Yoldaşlarıma mektup...

“Saldırıyı püskürtmek

tarihsel sorumluluğumuzdur!”

Haydar Baran

(TKİP dava tutsağı/Ölüm Orucu direnişçisi)

Merhaba,

Direnişimizin 108. güne ulaştığı Pazar günü yazıyorum. Sağlığım hala iyi. En azından hala ayaktayım. Sanırım azrail de bizim direnişimizin görkemi karşısında ürktü. Bir türlü yakalayamıyoruz. O kaçıyor, biz kovalıyoruz. Köşeye sıkıştıracağımızdan kuşku yok!

Direnişimiz tarihsel olan niteliğinden ve görkeminden hiçbir şey yitirmeksizin, yeni katılımlarla daha da büyüyerek, emin adımlarla zafere doğru yürüyor. Yüreğimiz dingin, yüreğimiz ölüm karşısında tereddütsüz. Havalanan 28 boranımız zaferi kazanmamıza yetmedi. Ve biz biliyoruz ki, zafer daha büyük bedeller istiyor. Bu inanç ve kararlılığımızı işçi sınıfı ve emekçilerin kurtuluş mücadelesine olan inancımızdan alıyoruz. Biz olmasak da hedefine doğru yürüyecek devrim kervanı yoluna devam edecek. Ve biz biliyoruz ki; yaşamak ve ölmek fiziki olarak varlık yokluk sorununa indirgenemez. Aslolan yaşayan ölülere dönüşmemektir.

Bizleri fiziki olarak her an yok edebileceklerini, insanlığın güzel geleceği olan sosyalizm mücadelesine gönül verdiğim ilk günden beri biliyordum. Peki onbinlerin sıcacık yüreğinden bizleri koparıp alabilirler mi? Tarihin tekerleği dizleri üzerinde, yüreğinin kovuğunda yaşayanlarla değil, sömürü ve zulme boyun eğmeyen, dizleri üzerinde köle gibi yaşamaktansa ölmeyi tercih eden insanlarla ileriye döndü. Yaşam bu insan güzeli kavga insanlarıyla gerçek anlamını buldu.

“Yürü bre Hızır paşa /Senin de çarkın kırılır /Güvendiğin padişahın /O da bir gün yıkılır” diyen Pir Sultanlar’ı, Börklüce Mustafalar’ı, Şeyh Bedrettinler’i, Baba İshaklar’ı ezilenlerin yüreğinden yüzyıllardır söküp alabildiler mi? Boyunlarını ipe geçirirken bir an bile tereddüt etmeyen, idam sehpasında son sözleri sorulduğunda inançlarını haykıran Denizler’i unutturabildiler mi? Mahirler’in, İbrahimler’in yaktığı direniş ateşini söndürebildiler mi? Barikat başında kurşunlara göğüs geren Ümit ve Habip yoldaşları yangın yeri yüreklerimizden sökebildiler mi?

Biz biliyoruz ki, hizmet ettiğimiz sınıfın, onun parçası olan yoldaşlarımızın yüreğinde, mücadelesinde sonsuza dek yaşayacağız. Attığınız kahkahalarda, doyumsuz sohbetlerinizde, yaktığınız kor direniş ateşinin etrafında oluşturduğunuz halayda, çocuklarınızın söylediği neşeli türkülerde, hüzünlü gözyaşlarında, mis gibi kokan çiçekte, güneşin insanın içini ısıtan sıcaklığında, toprağın uyanışında yaşayacağız, yanıbaşınızda olacağız.

Fabrikalarda, nasırlı ellerin indirdiği şartellerde, kamu emekçilerinin sendikal hak ve özgürlükler mücadelesinde, varoşlarda, gençliğin geleceğinin karartılmak istenmesine karşı ayağa kalkışında, yani yaşamı üreten, bütün değerleri yaratan işçi sınıfı ve emekçilerin olduğu her yerde, onlarla omuz omuza yürek yüreğe olacak ve kavga alanlarında yaşatılacağız. Ve biz yine büyük bir merakla kavganın sonunun bekleyeceğiz.

Yaşamın hücreleştirilmesi saldırısının başarısı öncelikle, devrimci tutsakların siyasal ve sosyal birlikteliğinin parçalanmasına, tecrit ve izolasyon demek olan hücre saldırısının başarısına bağlı. Öndekileri vurup durdurabildikleri oranda işçi ve emekçilerin mücadelesini daha kolay kontrol edebileceklerini biliyorlar. Onun da ötesinde, öncüleri darbelenmiş bir sınıf ve kitle hareketinin kötürümleşebileceğinin, bunun kendilerine yaratacağı muazzam olanakların farkındalar. Başaramadıkları koşullarda, öfkesi ve tepkisi giderek artan sınıf ve kitle hareketinin devrimci öncünün politik etkisine girdiği koşullarda, sömürü ve baskı üzerine oturan iktidarını çok zor günlerin beklediğini biliyor, bunun korkusuyla yaşıyorlar.
Hedefleri ülkemizi emperyalistler ve bir avuç sermayedar için dikensiz gül bahçesine çevirmektir. Bu hedefin karşısına dikilen her tür engeli baskı ve zorla ezip geçmektir. Bundan ötürü omuzlarımızdaki tarihsel sorumluluğun ağırlığı büyüktür. Zira saldırı bizlerin hücrelere atılması amacıyla sınırlı değildir. Asıl hedefleri; düşünmeyen, kendine ve en yakınındakine bile güvenmeyen, değişimin öznesi olma düşüncesi dumura uğratılmış, edilgen ve kendisine bahşedilenle yetinen, geçmişi unutarak bilinmez bir geleceğin gözden çıkarılmış bireyleri olarak hak talep etmeyen, sormayan, sorgulamayan, atomlarına kadar bireycileşmiş, örgütsüz insanlardan oluşan bir toplumsal yapı yaratmaktır. Yaşamın hücreleştirilmesi saldırısının en kritik halkası olan bizlerin tabutlukların kapatılması saldırısını püskürtmek, tarihsel sorumluluğumuz, boynumuzun borcudur. Bu bilinç ve kararlılıkla yüzlerce devrimci tutsak Ölüm Orucu direnişini sürdürüyor.

Zaferi kolay kazanamayacağımızı, sözkonusu saldırının devletin stratejik bir saldırısı olduğunu, bu nedenle hücre politikasının başarısı için tüm araçların kullanılacağını biliyorduk. Politik planda zaferin büyük bedeller gerektirdiğini direniş başlamadan önce öngörmüştük. Bu açıklık, Ölüm Orucu direnişimizin şiarlarına da yansımıştı. Bunun içindir ki, en başından “Zaferi şehitlerimizle kazanacağız!” dedik.

28 boranımız havalandı. Ama zaferi kazanmamız için ödediğimiz bu bedel yetmedi. Zafer daha büyük bedeller gerektiriyor. Sömürü ve kanla beslenen çürümüş düzen daha fazla bedel istiyor. Kararlılığımızı sınamak isteyenlere dün söyledik, bugün de söylüyoruz; “Bizde daha verecek çok can var.” Tek başlarına da kalsalar, devrimci tutsaklar hücre politikasını boşa çıkarmaya kararlılar.

Kışı bahara çevireceğimiz, karanlığı delip güneşin sıcaklığı ile buluşacağımız günler yaklaşıyor. Yüreğimiz çalacak olan zafer borusunun merakıyla kıpır kıpır. Yüreğimiz kışı bahara çevirecek günlerin, sürecin parçası olmaktan dolayı sevinç dolu, gururlu. Biz göremesek de, zafer ateşinin etrafında halaya durduğunuzda, hemen yanıbaşınızda olacağız.

Sizleri çok özledim. Ortak bir dava uğruna mücadele zemininde çelikleşen yoldaşlığı özlemle anmamak, ona özlem duymamak mümkün değil.

Özlemleri büyüte büyüte, işkence tezgahlarında direne direne, bedeller ödeye ödeye devrim davasının yenilmezliğini, sermaye iktidarının kaçınılmaz yıkılışını göstereceğiz.

Sizleri özlemle, sevgiyle kucaklıyorum.

Haydar Baran
4 Şubat 2001



Ölüm Orucu direnişçisi Düzgün Zengin’e mektup...

“Tarihte hiçbir zafer bedel ödenmeden kazanılmamıştır”

Sevgilerimle merhaba Düzgün yoldaş,

Yazmak için biraz geç kalsam da sana yazmak, duygu ve düşüncelerimi paylaşmak istedim.

Seninle tanışmak, birlikte çalışmak fırsatımız pek olmadı. Ancak bir dönem kısa da olsa beraber çalışma imkanı olmuştu. O zaman Ümit yoldaş da vardı. Yanımdaki yoldaşa (daha sonra bana aktarmıştı) hareketimizin ne zorluklarla yola çıktığını, mekan bulunmadığı zaman sokaklarda, dışarda kalındığını ve daha başka şeyleri anlatmıştın. Sen tutuklandığında gazetelerde yayınlanan fotoğrafından tanıdık seni. 19 Aralık katliamından sonra da Evrensel gazetesinde fotoğrafın çıkmıştı. Fiziksel olarak iyi görünmesen de moralinin iyi olduğunu bakışların ve yumruğunla ifade ediyordun. Hücrelere girmedik direndik, eriyen bedenlerimizle hücreleri yıkacağız diyordun sanki. Gebze Cezaevi’nden Kartal Devlet Hastanesi’ne nakledildiğinizde bir yoldaşın işçi arkadaşı aktarıyordu bize; hastanedeki tutuklular fiziksel olarak çok kötüler, ama bilinç olarak, moral olarak hala dipdiri ve direniyorlar diye.

Sermaye devleti yayılarak devam eden Ölüm Oruçları’nı ve hala taptaze hafızalarda duran katliamı gündemden düşürmek için her türlü yola başvurdu ve vuruyor. İçerde ve dışarda iyice teşhir oldu. Dışarda gelişen en küçük bir eylemi kaba kuvvetiyle ezmeye çalışıyor. Tutsak ailelerine, avukatlara, tabiplere durmadan saldırdı. Tüm Yargı-Sen’in yöneticilerini gözaltına aldı ve tutukladı, yetmedi sürdü ve tabii tehditler yağdırdı.

Bu direniş daha en baştan kazanımla sonuçlanmıştır. F tiplerindeki yoldaşlardan gelen mektuplarda insanlar üzerinde müthiş bir etki bırakan kırılmaz iradeleri yansıyor. Resul yoldaş “hücrelere sığmadık, sığmayacağız” diyor... Muharrem yoldaş “tarihte hiçbir zafer bedelsiz kazanılmamıştır” diyor... Duygu yoldaş “henüz son söz söylenmedi, zaferi biz kazanacağız” diyor... Hatice yoldaş “direnişin gücü devrim davasının yenilmezliğinden geliyor” diyor...

Sevgili yoldaş,

Bütün bunların içinde bizleri bekleyen görevlerin bilincindeyiz. Bu mektup sana ulaşır mı bilmiyorum. Bugün direniş 114. gününe giriyor. Günler yeni ölümlere gebe. Ama tarihte hiçbir zafer bedel ödenmeden kazanılmamıştır. Çok bedel ödedik, daha da ödeyeceğiz. Duygu yoldaş mektubunda senin daha kötü durumda olduğunu yazmıştı.

Sevgili yoldaş, mektubumu burada noktalarken, seni devrim davamızın gücüyle (gücüm buna elbet yetmez) kucaklayıp öpüyorum. Oradaki dostları, varsa yoldaşları aynı duygularla selamlarım. Sana Nazım’ın bir şiiri ile birkaç şarkı gönderiyorum.

Yoldaşça selamlar.

Genç bir işçi yoldaşın/İstanbul
10 Şubat 2001