ARSIVANA SAYFA
 
17 Şubat '01
SAYI: 07
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Yıkıma karşı birleşik mücadele cephesini örelim!
Kazanmak ve ihanete geçit vermemek için TİS komitelerini örgütleyelim!
Sendika ağaları İMF dayatmalarının altına imza attılar!
"Ekonomi zirvesi"ndeki "feryadın" arka planı
Tutsak yakınlarının Ankara girişiminden notlar
Yasaklamaya rağmen 1500 kişilik protesto eylemi
Kürt halkına karşı yeni bir kirli savaşın işaretleri çoğalıyor
İktidar yeniden gözaltında kaybetmeye başladı!
Sistem çürüyor emekçiler yürüyor!
Ermeni soykırım yasasına Türk sermayesinin tepkileri
Ekim Gençliği'nden
Dünyada güncel durum/1
Ev kadınlarıyla ilgili bir anket çalışmasının sonuçları
Proleter kadın hareketinin görevleri/V.İ.Lenin
Ekvador halkı bir kez daha kazandı
Ölüm Orucu direnişçilerinden mektup
Ölüm Orucu direnişçisi katliamı anlatıyor
Direnişçilerin kaleminden
Ölüm Orucu direnişçisinden yoldaşlarına mektup
Kuşlar uçmayı sürdürüyor...
Türkeş ailesinin miras kavgasıyla ortaya saçılan pislik
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 

Bir arınma, bir yenilenme ve bir sınanmadır bu...

“Karanlıkları dağıtıp, gün ışığını yeniden indireceğiz yeryüzüne”

Resul Ayaz

(TKİP davası tutsağı/Ölüm Orucu direnişçisi)

Sevgili Dost;

Gecikerek gelen mektubunu 9 Şubat’ta alabildim. Şu sıralar bize her yerden mektup geliyor. Sıcak, içten ve umut dolu. Mümkün olduğunca hepsine yanıt vermeye çalışıyorum. Yani kimseyi alacaklı bırakmak istemiyorum giderayak!

116. gününde inatçı ve onurlu direnişimiz sürüyor. Şimdi artık canlarımızı zafer için son çarpışmaya sürüyoruz. Şimdi artık finale giriyoruz. Aynı moral, aynı inanç ve aynı kararlılıkla... Bedelleri ağır olsa da onurumuzu koruyacağız. Bu kirli ablukayı, zorbaların arkasına saklandığı karanlıkları dağıtıp, gün ışığını yeniden indireceğiz yeryüzüne.

Bedeli ağır da olsa bu direniş daha şimdiden kazanmıştır derken bunu anlatmaya çalışıyoruz. Bahara az kaldı, zafere az kaldı. Bizim görüp görmememiz hiç önemli değil. Onun ateşiyle direndik, onun ateşiyle iyileştirdik yaralarımızı, onun ateşiyle ısındık.

Sevgili dost, dışarda gelişen hareketlilikten haberliyiz. Bugünkü durgunluğun nedenlerini ve durgunluğun altında biriken dinamikleri görebiliyoruz. Bu yönüyle size daha çok iş düşüyor. Orta vadede yeni dönemin rüzgarlarını arkanıza alıp yeni bir çıkış yapmanız için nesnel koşullar çok uygun. Bugünün bir takım sıkıntılarını, yetersizliklerini böyle anlamak ve aşmak gerekir. Tarihsel ve bilimsel bakışın iyimserliğiyle eğilmek gerekiyor meselelere. Tabii günün görevlerini atlamadan ve aksatmadan... Bunları biliyor olmak ile yapıyor olmak arasındaki farkı anlatmak için yazıyorum. Yoksa bildiğinden kuşkum yok.

“Hiçbir zaman çıktığıma bu kadar üzülüp kahrolmadım” diyorsun. Doğrusunu istersen yanımızda olmanı isterdik. Birlikte yattığımız mahpus günlerinde eksik kalan yanlarımızı tamamlardık böylece. Ve ayrıca neşemiz senin varlığınla artmış da olurdu. Hele ki benim. Ama dışarısıyla içerisi arasında pek fark kalmadı. Asıl şimdi dışarısının önemi artıyor. Final aşamasındayız. Her an yeni kardelenlerimiz toprağa düşmeye hazır. Onları uğurlayacağız birer birer. Karşılamak ise size düşüyor. İşte bunun için bize hiç imrenmeyin. Bize duyduğunuz sevgi bizi gönendiriyor. Direnişimize güç veriyor. Oysa direnişimiz daha çok şey istiyor. Özellikle dışarda. Bunun bir kıvılcım kadar bir etkisi bile olsa canınızı ileriye sürmeye değer demiştik yola çıkarken. İşte şimdi bu aşamada buna uygun davranmak gerekiyor.

Sevgili yoldaş, buraya ilişkin o kadar çok şey yazdım ki, sana tekrarlama gereksinimi duymuyorum. Sonuçta tecrit koşulları sürüyor. Bizlerin en temel ihtiyaçları gaspediliyor. Ki bu anlamda yayınlardan uzak kalmak kadar kötüsü olamaz. Ama aşacağız hücre duvarlarını. Yüreğimiz ve bilincimizle zaten aştık.

Maraton demiştim ilk yazdığım mektuplarda. Artık sınırları her gün genişleyen, uzayan bir serüven gibi bir direniş oldu bizimkisi. Tanımlamakta güçlük çekiyorum. Biliyorum ki bu direnişle davamız yeni bir soluk, yeni bir düzey kazanacak. Bir arınma, bir yenilenme ve bir sınanmadır bu. Fırtınalara karşı uzun bir yürüyüş. Ve ben bu yürüyüşte olmaktan, dost ve yoldaşlarımla omuz omuza yürümekten dolayı tarifsiz bir sevinç ve gurur taşıyorum.

Dışarda güneş var. Birazdan voltaya çıkacağım. Seni de sol yanıma alarak...

Bitirirken seni ve tüm dostları kucaklıyor, Haydar ve Hayri’nin selamlarını iletiyorum.

Resul
12 Şubat 2001




Sincan hücrelerinden geride kalan süreç ve güncel durum üzerine değerlendirmeler...

Hedefe kilitlenmiş bir devrimci irade

yolundan döndürülemez

Muharrem Kurşun

(TKİP davası tutsağı/Ölüm Orucu direnişçisi)

Sevgili Yoldaşlar,

Zaferin şehitlerle özdeşleştiği Ölüm Orucu direnişimizin 106. gününde, ölüm önde, biz arkasında bir kovalamaca, hala sürüyor. Ölüm mü korkak, yoksa biz mi yaşama bağlıyız? Belki ikisi de. Ama madem ki zafer şehitlerle özdeştir, o halde yolu yok; ölümü yakalayacağız. Habip ve Ümit yoldaşların yanına görkemli bir zaferle varacağız.

***

Şu "hınzır " B1’lerin etkisinden kaynaklı olsa gerek, hala düşünme, anlama, kavrama yetilerimizi yitirmedik. Kuşkusuz eski kapasitemiz yok ama, deyim uygunsa, kaba ve yüzeysel de olsa değerlendirme yapabilecek güçteyiz hala. Ve buna dayanarak, düşüncelerimi sizinle paylaşmak istiyorum:

1. 19 Aralık öncesine gitmek gerekiyor, ilk olarak. Ölüm Orucu eyleminin, "dışarıda" kitleler tarafından gördüğü yoğun desteği ve katılımı sadece Ölüm Orucu’yla açıklamak yetersiz kalır. Belki tam bir bilinçle değil ama, kendiliğinden de olsa, binleri aşan kitleyi sokağa döken sadece Ölüm Orucu değil, kitlelerin Ölüm Orucu’nda cisimleştirdiği kendi yakıcı sorunlarıydı aynı zamanda.

Sermayenin İMF ile imzaladığı stand-by anlaşması, işçi ve emekçilere yönelik bugüne dek görülmemiş kapsamlı bir saldırının ifadesi olarak uygulamaya sokuldu. Kasım krizine dek pembe tablolar eşliğinde yoksulluk, işsizlik, açlık ve sefalet dayatıldı emekçi sınıfa. İşçiler sarı-hain sendikalar tarafından masada satıldı. Kamu emekçileri, reformist sendika yöneticilerinin, bir tür "basınç boşaltma" eylemleriyle oyalatılıp, susturulmaya çalışıldı. Stand-by anlaşması gibi kapsamlı bir saldırı ancak, aynı kapsam ve genişlikte, ayrıca kelimenin tam anlamıyla sokakta mücadele edilerek püskürtülebilecekken, klasik yöntemlerle, sokağa açılan kapılar kapatıldı.

Ne var ki öfke ve hoşnutsuzluk birikiyordu. Tam da bu koşullarda başlayan Ölüm Orucu, Ulucanlar katliamı sonrasında oluşan ve gelişen hücre karşıtı muhalefetin etkinliğinin yanı sıra, işçi ve emekçilerin biriken öfke ve hoşnutsuzluğu ile birleşti. Komünistlerin öngörüsü dahilinde olan bir gelişmeydi bu. Ama açıkçası böylesine bir kitleselliği pek çoğumuz önceden kestiremiyorduk. Ölüm Orucu eylemlerinin yaygınlaştığı sırada, işçi ve emekçi eylemlerinde de yeniden bir canlanma yaşanması kesinlikle bir rastlantı değil. Sokak meşrulaşmıştı. Hak mücadeleyle alınır sloganı bilince çıkarılıyordu.

Özcesi mücadele yükseliyordu.

2. İşte bu koşullarda ‘96’ya oranla epey erken başlayan görüşmeler, belki de görüşmelerin seyrine ilişkin bilgiye vakıf olduğumuzdan, mücadelenin hala çok daha çetin olduğunu görebiliyor ve zaferin şehitlerle kazanılacağını altını çize çize vurguluyorduk. Kuşkusuz sermaye için hücre saldırısı can alıcı bir öneme sahip ve bu saldırıdan öyle kolay vazgeçmeyecekti. Ama yine de eylemi bitirecek bir anlaşmanın altına imza koyabilirdi. Tıpkı ‘96 ve ondan önceki anlaşmalardan olduğu gibi, söz verip, sözünde durmama onların karakteristik özelliğidir. Yine sözünü tutmayabilirdi. Bu yüzden bir anlaşma imzalamak, sermaye için hücre saldırısından vazgeçtiği anlamına gelmiyordu. Nesnel olarak böyleydi.

Ne var ki, o koşullarda bir anlaşma imzalamak, sermaye açısından politik olarak çok tehlikeli sonuçlar da içeriyordu. Çünkü ölümsüz bir zafer, Ulucanlar katliamından bu yana estirilen baskı, sindirme, azgın bir terör politikasının nispeten eriştiği sonuçları da sıfıra indirecekti. Kitlelerle devrimciler arasına ördüğü korku duvarı yıkılacak, sadece devrimcilerde değil, kitlelerde de güçlü bir moral oluşacaktı. Ve böylece, sokak ve mücadele, sermaye için tehlikeli boyutlara ulaşacaktı.

Sonuç olarak, görüşmelerin yapıldığı tarihlerdeki bir anlaşmanın faturası, sermaye açısından epey külfetli olacaktı.

3- 19 Aralık saldırısının nedeni buydu. Saldırı, nasıl ki baştan beri devrimci tutsaklar şahsında işçi sınıfı ve emekçilereyse yine öyleydi. Üzerlerimize atılan gaz, sinir gazı ve ses bombaları, kiremitler, taşlar, tazyikli su, coplar, kalaslar, saçmalar, kurşunlar, dar bir alan olan..... değil, alanlara, sokağa sıkılmıştı esasta. Aynı gece (19 Aralık gecesi) “dışarıda” da evler basılmış, yaygın gözaltılar olmuş ve peşi sıra yalnızca devrimciler değil duyarlı, demokrat okurlar bile, ağır işkence sonrası tutuklanmıştı. Basın zaten susturulmuş ya da tam denetime alınmış, yetmez gibi sokak "resmen" yasaklanmıştı.

19 Aralık değin yükseliş çizgisine giren işçi-emekçi eylemlerinde yeniden bir düşüş yaşanması (günlük basın üzerinden takip edebildiğim kadarıyla durum, düşüşün de gerisindedir. Katliam sonrasından bu yana hücreden izleyebildiğim günlük basında eylem haberine rastlamadım, devrimci yayınları ise zaten izliyemiyoruz), 19 Aralık saldırısının asıl hedefinin kimler ve ne olduğuna ilişkin yeterince fikir vermektedir.

4- Gelinen aşamada "dışarda" uğursuz bir suskunluk havası sürerken, içerde direniş hala aynı kararlılığıyla sürmekte. (Böyle bir direnişte üç-beş zavallının geriye düşmesi, dökülmesinin doğal olarak fazla bir önemi yok. Böylelerinin sayıları o kadar azdır ki, sermaye devleti bunları kullanamıyor bile). Çünkü, beylik bir deyim olacak belki ama, kazanmaya, dünden (19 Aralık’tan), daha çok mahkumuz bugün. Burjuva gazete ve dergilerde bile İMF’ye verilen 61 maddelik yeni niyet mektubuyla geçici bir soluklanma yaşasa da, 2001’de krizin daha derinleşeceği, hatta krizin yönetilemez olacağı, zikrediliyor. Tabii işçi ve emekçilere yönelik saldırının şiddetini artırıp, yoğunlaşacağı da söyleniyor.

Demek oluyor ki, sokak hala sermaye için tehlikelidir. Hem de giderek artan bir tehlike.

5- Bugün sokaklar, alanlar sessiz. Dışarısı “general korku”nun hakimiyetinde. Bu uğursuz hakimiyeti kıracak ve sessizliği yaracak olan bizim zaferimizdir. Şehitlerimiz sessizliği yırtan birer mermi olacak. 28 şehit verdik. Daha da vereceğiz. Her Ölüm Oruçcusu ilk (28 şehidimizden sonra ilk) olma yarışında; sessizliği yırtan ilk mermi...

6- Bu yüzden faşist sermaye iktidarı, Ölüm Oruççuları bilincini yitirdikçe zorla müdahale ediyor. Ölümün kendisi ve onlar için anlamını biliyor. Sözümona ölmemizi engellemeye çalışması, bizi düşündüğünden değil hiç kuşkusuz. 19 Aralık’tan sonra böyle bir yalana aklı olan biri bir yana, aklı olmayan kargalar bile güler.

Ama hedefe kilitlenmiş bir iradeyi, ne yapsa ne etse de yolundan döndüremez. Bilincimizi yitirdiğimizde serum takarsa, biz de bilincimiz açılınca serumu söker atarız, atacağız. Zafere ulaşana dek bu kapışma böyle sürer.

Ve illa ki kazanan biz olacağız. İşçi sınıfı ve emekçiler olacak.

7- 19 Aralık öncesi kendiliğinden olsa bir bilinç sıçraması olduğunu söyledim. Hak mücadeleyle alınır sloganı, pratik olarak bilince çıkarılıyordu kitleler tarafından. Şimdi bilinci çıkarılması gereken ise şu: Hak mücadeleyle alınır; ama uğruna bedel ödemeyi göze alarak verdiğin mücadeleyle... Şehitlerimiz, bu sloganın bilince çıkarılmasının da önünü açacak.

Bir kez daha söylemek gerekirse, zaferi şehitlerimizle kazanacağız. Ve bu çok görkemli bir zafer olacak.

***

Değerlendirmelerimi bu biçimde sizlerle paylaşmak istemiştim, paylaştım. Yazının tamamından da anlaşılacağı gibi, moralim, daha doğrusu moralimiz olabildiğince yüksek. Bir hücreden bir diğerine avazımız çıktığı kadar bağırarak sorulan sorular, her Ölüm Oruççusu tarafından, "bomba gibiyim, düşmanın bağrında patlayacağım günü sabırsızlıkla bekliyorum" biçiminde oluyor.

Az kaldı, yakında patlayacağız!

Tüm yoldaşlarımı zafer coşkusuyla kucaklayıp, öpüyorum.
Hoşçakalın!..

Muharrem
2 Şubat 2001



Ölüm Orucu direnişçisi Muharrem Kurşun’a mektup...

“Sizler umudun, direnişin, inancın, sevginin, yiğitliğin, dostluğun adı ve resmisiniz”

Merhaba güzel dost Muharrem yoldaş,

Ölüm Orucu direnişinizin 114. günündeyiz. Tek tek siz yoldaşlara yazmak, sizlerle yüreğimdeki duyguları paylaşmak istedim. Bu mektup belki eline ulaşmayacak, ama gene de yazıyorum.

22 Ocak tarihli mektubunda bir öyküden benzetmen vardı. Evet, işçi sınıfı ve emekçiler bugün öyküdeki kartal gibiler. Dönem dönem patlamalar yapıyorlar, ama henüz bu uzun süreli olamıyor. Katliamdan sonra çalıştığım fabrikadaki işçi arkadaşlarla tartıştık. Hücre saldırısının kendi yaşamlarıyla bağını tam kuramasalar da bazı soru işaretleriyle bu kafalarına giriyor. Bir süre sonra patronun dayattığı sefalet zammına tepki (gene sınırlı kalsa da) ortaya koydular. Üretimi yavaşlatıp protesto ettik. Müdür bizi topladığında ise, altında kalıp bocalayarak, cevap veremediği yanıtlar verdik.

Sevgili Muharrem yoldaş,

Bugün sermaye devleti her tarafından bir sıkışmışlık yaşıyor. Hücreleri açtık, oldu bitti dediler, aradan sadece bir-iki gün geçmişken direnişin nasıl yüzlerine çarptığını kendileri de gizlemediler. Katliamdan bugüne kadar içte ve dışta iyice teşhir olmuş düzen, gündem değiştirip kitleleri sarhoş ederek sersemletme uğraşında. Ayrıca yürütülen sosyal yıkım programıyla koyu bir sefalete ittiği işçi-emekçileri, yıkıma uğrattığı üretici köylüleri, paran varsa okursun dediği öğrenci gençliği ve geniş bir yelpazeyi barındıran toplumsal muhalefeti artık eskisi gibi kolay kolay ezemeyecek. Bu ülkenin işçi ve emekçileri herşeye rağmen hafızalarına kazıdıklarını unutmaz, bunu unutturamazlar.

Sevgili yoldaş,

Bizleri bekleyen zorlu sürecin bilincindeyiz. Partili olmanın bilinciyle sizlere ve sınıfımıza layık olacağız. Günler yeni ölümlere, toplu ölümlere gebe. Sana şunu söylemek istiyorum, senin Habip yoldaşa olan (davaya olan) bağlılığını, aranızdaki yoldaşlık harcıyla karılan bağlılığı, her fırsatta, halaya duran ON’larımızın direniş ateşiyle yansıtman bize büyük bir coşku veriyor. Buradaki yoldaşların, sana, sizlere selamları var. Seni zafer coşkusuyla kucaklayıp öpüyorum. Ayrıca oradaki yoldaşları, dostları aynı duyguyla kucaklayıp öpüyorum. Zaferi şehitlerimizle kazanacağız.

Not: Sana çok sevdiğim “Zafere on yıldız” şiirini ve bazı şarkıları gönderiyorum. Sizler umudun, direnişin, inancın, sevginin, yiğitliğin, dostluğun adı ve resmisiniz.

Yoldaşça selamlar.

Genç bir işçi yoldaşın/İstanbul

10 Şubat 2001