ARSIVANA SAYFA
 
17 Şubat '01
SAYI: 07
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Yıkıma karşı birleşik mücadele cephesini örelim!
Kazanmak ve ihanete geçit vermemek için TİS komitelerini örgütleyelim!
Sendika ağaları İMF dayatmalarının altına imza attılar!
"Ekonomi zirvesi"ndeki "feryadın" arka planı
Tutsak yakınlarının Ankara girişiminden notlar
Yasaklamaya rağmen 1500 kişilik protesto eylemi
Kürt halkına karşı yeni bir kirli savaşın işaretleri çoğalıyor
İktidar yeniden gözaltında kaybetmeye başladı!
Sistem çürüyor emekçiler yürüyor!
Ermeni soykırım yasasına Türk sermayesinin tepkileri
Ekim Gençliği'nden
Dünyada güncel durum/1
Ev kadınlarıyla ilgili bir anket çalışmasının sonuçları
Proleter kadın hareketinin görevleri/V.İ.Lenin
Ekvador halkı bir kez daha kazandı
Ölüm Orucu direnişçilerinden mektup
Ölüm Orucu direnişçisi katliamı anlatıyor
Direnişçilerin kaleminden
Ölüm Orucu direnişçisinden yoldaşlarına mektup
Kuşlar uçmayı sürdürüyor...
Türkeş ailesinin miras kavgasıyla ortaya saçılan pislik
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 

İnsan onuruyla, kimliğiyle, kişiliğiyle insandır; insan idealleriyle, inancıyla insandır...”

Bu topraklar görkemli bir direniş yaşıyor,
görkemli bir zafere de tanıklık edecek!..

Fatime Akalın

(TKİP dava tutsağı/Ölüm Orucu direnişçisi)

19 Aralık 2000 tarihinde saat sabahın 05:00’i. Tüm cezaevlerindeki devrimci tutsaklar gibi biz de, nöbetçinin “Asker girdi!” diye bağırması ile uyanıyoruz. “Asker girdi!..” Bu bizim için o kadar tanıdık bir durum ki. Ümraniye’den, Buca’dan, Ulucanlar’dan, Burdur’dan biliyoruz “Asker girdi!”nin anlamını.

Ulucanlar ruhuyla doluyuz;
“Öleceğiz, ama teslim olmayacağız!”

Kimse sormuyor niye gelmişler diye. Çünkü biliyoruz, teslim almaya gelmişler. Bu seferki saldırı, F tipi zindanlara karşı yürüttüğümüz ÖO direnişimize. Böyle bir operasyonla bizi birbirimizden ayırıp direnişimizi kırabileceklerini sanıyorlar. Uzun sürmeyecek, herkes anlayacak, her devrimci tutsağın aynı zamanda örgüt olduğunu. Yine dayatacaklar, “teslimiyet ya da ölüm”ü. Oysa biz kararımızı çok önceden vermişiz; diz çökerek yaşamaktansa, ayakta ölmeye ant içmişiz. Çünkü yaşamak bizim için onurumuzla, devrimci siyasal kimliğimizle, ideallerimizle yaşamaktır. Yaşamak ideolojik, politik, örgütsel değer ve mevzilerimizden vazgeçmemek, taviz vermemektir. Teslim olmaksa, ölümün ta kendisi!..

Ulucanlar ruhuyla doluyuz; “Öleceğiz, ama teslim olmayacağız!”

“Devrimci tutsaklar teslim alınamaz!”

Hemen saldırıyı mutfağı koğuşa bağlayan merdivenlerde karşılıyoruz. Bir yandan dolaplarla merdivene barikat kurarken, bir yandan da sloganlarımızı haykırıyoruz: “Devrimci tutsaklar teslim alınamaz!” Mekan açısından dezavantajlıyız. Mutfak kapımız gece 03:00’te kilitlendiği için mutfakta bir çatışma örgütleyemeden direk koğuş bölümünde başlamış oluyor çatışma. Bir yandan merdivenlerde faşistler güruhunu oyalamaya çalışırken, bir yandan da koğuş barikatının hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyoruz.

Sayımız 14, onlarsa yüzlerce... Ama korkuyorlar. Ölesiye bir korku bu. Koğuş barikatımız kurulamadan, merdiven barikatı aşılıyor. Asker direk koğuş kapısına yükleniyor. Kapı arkasına çektiğimiz dolabı bedenlerimizle destekliyoruz. Çok geçmeden kapı kırılıyor. İtfaiye kancası ve coplar, kırılan kapıdan üzerimize iniyor. Kapıda bulunan arkadaşlar asker tarafından sürüklenerek çıkarılıyor. Robokop kıyafetli onlarca asker doluyor koğuşumuza. Tutsakların geri kalanı birbirine kenetleniyor. Asker çağrı yapmak istiyor. Ancak “Devrimci tutsaklar teslim alınamaz” sloganı lafı ağzına tıkanıyor. Sloganlarımız susmuyor.

Bizi birbirimizden kopararak alıyorlar. Tutunabilen ranza demirlerine tutunarak, götürülüşünü geciktirmeye çalışıyor. Tek tek koparılıp sürüklenerek koğuştan çıkarılıyor, yine sürüklenerek merdivenlerden indiriliyoruz. Cezaevi girişinde bir depoya götürülüyoruz. Götürülürken ve depoda da sloganlarımız hiç susmuyor. “Yaşasın ÖO direnişimiz!”, “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek!”, “Yaşasın SAG direnişimiz!”, “Devrimci tutsaklar teslim alınamaz!” vb.

Depoda yüzükoyun yatırılıyoruz. Herkesin gözleri ve ayakları bağlanıyor, elleri arkadan kelepçeleniyor. Bundan sonra ise, üzerimizdeki kıyafetler iç çamaşırlarımıza kadar sıyrılarak didik didik aranıyoruz. Bu, arama adı altında taciz. Arama sivil bayan polisler ve asker tarafından yapılıyor. Her ikisi de iki-üç kez tekrarlanıyor.

Slogan ve marşlarımız hiç susmuyor

Arama bittikten sonra askerler tarafından karga tulumba bir ambulansa konuluyorum. Ambulansla Niğde Devlet Hastanesi’ne götürülüyorum. Hastaneye taşınırken attığım “Yaşasın ÖO direnişimiz!” sloganım, benden önce hastaneye getirilen ÖO direnişçileri tarafından aynı şekilde yanıtlanıyor. Saldırı ÖO direnişimizi kırmak için, o yüzden en çok bu sloganı atıyoruz biz de. SAG’da olan devrimci dostlarımız da SAG sloganlarını haykırıyorlar. Çok geçmeden koğuştaki 14 kişi, hastanedeki iki oda ve koridora dolduruluyoruz. Slogan ve marşlarımız hiç susmuyor. Göz bağlarımızı açıyoruz, gelip yeniden bağlıyorlar.

Doktor geliyor, isimlerimizi ve muayene kabul edip etmeyeceğimizi soruyor. İsimlerimizi söylemiyor, muayene ve tedavi olmayacağımızı bildiriyoruz. Doktora öncelikle o anda uygulanan işkence ortamına bir son vermesi gerektiğini söylüyorum. Ancak yanıt vermeden çekip gidiyor.

Bir süre sonra, yine karga tulumba taşınarak yanda bir yere götürülüyorum. Gözlerim, ayaklarım bağlı, ellerim arkadan kelepçeli olduğu için, direnme çabam çırpınmaktan öteye geçemiyor. Zorla muayene için 3-4 asker tarafından sedyede tutuluyorum. Doktor kalp dinlemek için steteskopunu kalbime koyuyor. Bir yandan da tansiyon aletini koluma bağlamaya çalışıyorlar. Var gücümle ÖO’da olduğumu, muayene ve tedavi kabul etmeyeceğimi haykırıyorum. Diğer arkadaşlar da zorla muayene insanlık suçudur şeklinde slogan atıyor. Doktorun kalp sesi alması ya da tansiyon ölçmesi mümkün olmuyor. Çok geçmeden pes ediyor, “bu koşullarda muayene yapamayacağım” diyor. Askerin “Hayati tehlike var mı” sorusunu ise, “Bu kadar direnebildiğine göre hayati tehlike yoktur” şeklinde yanıtlıyor. Bu doktoru son görüşümüz oluyor. Doktor bir daha ne benim, ne de diğer arkadaşların tutuldukları yere uğramıyor. Kelepçeler kemiklere oturmuş. Kelepçelerin gevşetilmesi, tuvalete gitme gibi hiçbir talebimiz karşılanmıyor.

Hastanede saatlerce tutuluyoruz. Slogan ve marşlarımız hiç susmuyor.

Daha sonra hastane koridorlarından sürüklenerek ring araçlarına götürülüyoruz. Slogan attığımız için bir yandan da ağızlarımız kapatılıyor. Ring araçlarının duvarlarını tekmelerle dövüp sloganlarımızı yol boyunca haykırmaya devam ediyoruz. Niğde Cezaevi’nin önündeyiz. Ring aracında 1,5-2 saat bekletiliyoruz. Henüz diğer cezaevlerindeki operasyonla ilgili bilgimiz yok. Ama genel durumu, yoldaşlarımızı merak ediyoruz. Koğuşta daha iyi bir çatışma, daha iyi bir direniş örgütleyemediğimiz için içimiz buruk. Öfkemiz burnumuzda. Sürekli ring araçlarının duvarlarını tekmeliyor, kırmaya çalışıyoruz. Sonra koğuşa konuluyoruz.

Bir çok arkadaş aldığı cop, tekme ve itfaiye kancası darbesiyle yaralanmış. Kelepçelerin oturması nedeniyle bilekler yara olmuş, uyuşmuş.

Koğuşumuzu tanımakta güçlük çekiyoruz. Her şey darmadağın edilmiş. Bayraklarımız, pankartlarımız, panolarımız, şehitlerimizin resimleri, kitaplarımız, gazetelerimiz, yoldaşlarımızdan, aile ve arkadaşlarımızdan gelen mektuplar götürülmüş. Hatta hiç kullanılmamış kırtasiye eşyaları bile götürülenler arasında. Mutfak ve giysi dolaplarımız götürülmüş. Tüm giyeceklerimiz birbirine katılmış, çiğnenmiş, üzerine tuz ruhu, çamaşır suyu dökülmüş. Bir çoğu kullanılmaz hale getirilmiş.

Tecrit politikası burada da aynen uygulanıyor

Koğuşa dönüşümüzle birlikte, operasyonun boyutunu da öğrenmiş olduk. Genel bir operasyon olduğuna inanmayız diye olmalı, televizyonumuz müdür tarafından koğuşta bıraktırılmış. TV’de 20 cezaevinde operasyon haberi var. Önce “Şefkat operasyonu”, sonra “Hayata dönüş” operasyonu, en sonunda “Teröristleri kendi terörizmlerinden kurtarma” diye adlandırılıyor faşist katiller tarafından bu katliam. 28 insanımız katlediliyor. Yüzlercesi yaralı bir şekilde, insanlık dışı işkenceler altında, F tiplerinin “lüks” odalarına konuyor.

Operasyonlar sürdüğü sürece sayım vermedik ve idareyle hiçbir diyaloga girmedik. Ümraniye’deki operasyonun bitmesinin ardından görüş yapabilmek için (sayım vermediğimiz için görüş yaptırılmıyor) sayım vermeye başladık.

Koğuşa geri getirilmiş olmamız gerçekte bir şey ifade etmiyor. Tecrit politikası burada da F tiplerine benzer şekillerde uygulanıyor. Devrimci ve sosyalist basın alınmıyor. Romanlara kadar toplatılma kararı sorduruluyor. Eğer “yayın seçici kurul” beğenmezse, toplatma kararı olmasa bile kitapları vermeyeceklerini söylüyorlar. Bizse dişe diş mücadeleler sonucunda elde etmiş olduğumuz mevzi ve haklarımızın hiçbirinden vazgeçmeye niyetli değiliz. Her birini yeni baştan kazanacağız; bunlar için yeni bedeller ödenmesi gerekiyorsa ödeyeceğiz ve sonuçta kazanacağız. Şimdilerde diğer cezaevleriyle mektuplaşmalarımız konusunda sorunlar yaşansa da, en azından mektuplarımızın bir kısmı yerine ulaşıyor.

20 yıllık direniş geleneğine yeni halkalar ekliyoruz

19 Aralık 2000 tarihinden bu yana F tiplerine konulan yoldaşlarımız ve tüm devrimci tutsaklar, devrimci hareketin 20 yıllık direniş geleneğine yeni halkalar ekliyor. “Örgüt baskısı” gibi faşist katillerin ucuz demagojileri yerle bir oldu. 19 Aralık 2000’in iki yüzü var. Biri işkence ve katliam. Çürümüş çeteleşmiş düzen artık işkence ve katliamla anılıyor. Diğeri destansı bir direniş. Geleceğin temsilcisi devrimci tutsaklar, güçlerini ezilenlerin tarihsel haklılıklarından alıyorlar. Onlar işte bunun için bu destansı direnişi yaratabilme güç ve olanaklarını üzerlerine tank, top, tüfek, bombalarla gelen katillere rağmen bulabiliyorlar. Devrimci tutsaklar bu destansı direnişle anılıyorlar.

Faşist katiller yapabilecekleri herşeyi yaptılar. Buna rağmen direnişi kırmayı başaramadılar. Ellerinde kullanabilecekleri ne bir demagoji kaldı, ne de dezenformasyonlarının inandırıcılığı. Bugün sahibinin sesi medyaya yapılan uyarılar ile direniş gözden düşürülmeye çalışılıyor. Bununla amaçlanan direnişçilerin umutsuzluğa kapılıp çözülmelerini sağlamak. Bu da boşa bir çabadır. Ne kadar gözlerden uzak tutmaya çalışsalar da gerçekler ortadadır. ÖO direnişimiz “Ya zafer ya ölüm” andıyla başladı, aynı kararlılıkla sürüyor.

Tarihsel sorumluluğumuzun bilincindeyiz

Hücre karşıtı mücadelenin dışarı ayağında yaratılan dağılma da, içerideki direniş aynı kararlılıkla sürdüğü sürece geçici olacaktır. Direnişin yarattığı hava yine aynı ruh ile alanlara yansıyacaktır.

Burjuvazinin şiddet araçlarına ideolojik araçlarından daha çok sarılması sıkışmışlığın göstergesidir. Zor aygıtlarına ne kadar sıklıkla başvurmak durumunda kalırsa, toplum nezdinde bu araçların meşruluğu da o ölçüde tartışılmaya başlanacaktır. Zor aygıtlarının kullanılma sıklığı, burjuvazinin manevra olanaklarını yitirdiğinin göstergesidir.

Son süreçte, F tipi karşıtlığı ve ÖO merkezli eylemlerde, sol hareket ve toplumsal muhalefet uzun bir aradan sonra yeniden bir araya gelmiş ve kendisini toparlamıştır. Toparlanan ve biraraya gelen bu hareket, yine merkezinde zindanlara yönelen azgın bir saldırı ile dağıtılmak istendi. Burjuvazi saldırısını meşrulaştırmak için kimi manevralara başvurdu. Hücre karşıtlığını siyasal temelleri yerine “insani ve hukuki” boyutları ile ele alan kesimlerin duruşunu etkileyecek, bölecek manevralardı bunlar. Sınırlı bir zaman için de olsa şimdilik karşılığını da buldu.

Bugün barolardan reformist partilere kadar tüm kesimlerin siyasal saldırının hedefine konması, yine hareketi ezmeye dönüktür. Devrimcileri yalnızlaştırmak, F tipi saldırısını yalnızca devrimcilerin sorunu gibi göstermektir. Saldırıların aldığı boyut, F tipi saldırısının tüm topluma yönelen bir yaşamı hücreleştirme ve toplumu teslim alma saldırısı olduğunu yeterli açıklıkla ortaya koymaktadır.

Direnişimiz, bu kapsamda bir tarihsel sorumluluğu taşıdığımızın açık bilinciyle sürüyor.

Umudun kendisiyiz biz,
umudun kendisi direnişimiz

Her duygu öfkede adını buluyor. Saflar net. İki sınıf var. Sınıf kini kendi kanallarında akıyor. Umut ve umutsuzluk çarpışmıyor şimdi. Hiçbir zaman çarpışmamıştı. Umudun kendisiyiz biz, umudun kendisi direnişimiz. Tezgaha yatırılan bedenimiz, irademiz. Ancak o tezgahta can buluyor, geleceğe güven, inanç, kararlılık. Düşmanın çıkmazını büyütüyor direnişimiz. Düşman sandı ki, gücümüz kararlılığımız sadece bir aradaykendir. Ancak bir kez daha gördüler ki, her birimiz, her bireyimiz bir örgüt.

Yaşama sevincimizi salt tatlı bir can bilenlere yanıtımız: Yaşam bizim için, ölümüne sahip çıkmaktır değerlerimize. İnsanlık adına nice değer varsa bizimdir artık.

İnsan yaşamı her şeyden değerlidir diyerek bizi teslimiyete çağıranlara yanıtımız: İnsan onuruyla, kimliğiyle, kişiliğiyle insandır; insan idealleriyle, inancıyla insandır. Dünyanın kendi etrafında her dönüşü, ileriye doğru atılmış bir adımdır. Tarihin çarkı kaçınılmaz olarak ileriye doğru döner. Onu durdurmak isteyenler her zaman hüsrana uğradı. En fazla bu dönüşün hızında bir yavaşlama oldu. Bu dönemler ise emekçilerin güç ve öfke biriktirdiği dönemlerdi. Çürüme ve kokuşma, ömrünü doldurmuş olan sistemin kaçınılmaz sonudur.

Biz komünist dünyanın temsilcileriyiz. Kazanacağımıza olan inancımız hiç sarsılmadı. Bu topraklar görkemli bir direniş yaşıyor, görkemli bir zafere de tanıklık edecek!..

Fatime Akalın
Niğde Cezaevi





Ölüm Orucu direnişçisi Servet Paksoy’a mektup...

“Direniş bütün görkemiyle sürüyor”

Sevgilerimle merhaba Servet yoldaş,

Bugün direnişin 116. günü. Bugünkü gazetelerde Kartal Cezaevi’nden 11 tutsağın Haydarpaşa Numune Hastanesi’ne götürüldüğü yazıyordu. Tedaviyi reddettiğiniz için cezaevine geri götürülmüşsünüz. Bu uygulamayı devlet katliamdan sonra çeşitli yerlerde yapmaya çalıştı. Direnişi kırmak amaçlı saldırının bir devamıydı bu uygulamalar.

Sevgili yoldaş, bu mektubun eline ulaşıp ulaşmayacağını bilmiyorum. Biraz aceleye de geldi, yollanması gerektiği için. Belli bir süredir sana, siz yoldaşlara yazmayı planlıyordum. 10 Şubat tarihli Kızıl Bayrak’ta kardeşinin bir anlatımı vardı, Ölüm Orucu üzerine görüşte konuştuklarınızı okudum.

Servet yoldaş, senin de dediğin gibi, direniş daha en başından kazanılmış sayılır. Hücrelere atıldık belki, ama devam eden ve yaygınlaşan direniş bütün görkemiyle sürüyor. F tiplerindeki yoldaşlardan gelen mektuplarda güçlü ve tok bir anlatım var. Her okuduğumda gururlanıyorum ve çok etkileniyorum.

Sevgili Servet yoldaş, bu kısa ve biraz dağınık mektup için kusura bakma. Duygularımı ve düşüncelerimi biraz da olsa paylaşmak istedim. Sana şiir ve şarkı yolluyorum. Seni zafere olan inançla selamlıyor ve öpüyorum. Buradaki yoldaşlar da aynı duygularla selamlıyorlar seni. Orada bulunan dostlara da aynı duygularla selamlar ve sevgiler.

Genç bir işçi yoldaşın/İstanbul
12 Şubat 2001



Durmak yok çiçekler çekecek halaylarımızı

Kanatlanıyor, şahlanıyor o güzelim umut

Yürüyor korkunun, yürüyor üstüne üstüne.

Hainin, zalimin şerefsizin

ve onurlu üstün yürüyor.

Durmak yok bu kavgada

Evreni kızıla çevirene dek

Korkumuz yok ölümden

Zindanlarda da ölsek

Kurşuna da dizilsek

Darağacına da çekilsek

Bilmekteyiz zafere doğru koştuğumuzu.

Ezgilerimizi, marşlarımızı dağlarımız söyeleyecek

Çiçekler çekecek halaylarımızı.

Yarına oğullarımız, kızlarımız var yetişmekte.

Yüreğinde DEVRİM sevdası

Gözlerinde mutlak hesaplaşma günü.

Bir kaç yoldaş daha ayıracaksınız bizden sonsuza dek

Bu binlerce can çoğalmak olacak bahara

Ama gördünüz bir kez daha yendik ölümü

Ve bir kez daha meydanlardayız

Bir kez daha yankılanacak sokaklarda şiarlarımız

Biz hep varız kavgaya yiğitçe çünkü biz halkın umuduyuz

Biz anaların ağıdındaki yiğitleriz

Kötülüğü yeryüzünden silene dek

Yeni şafaklarda yeni zaferlerle koşacağız.

Sosyalizm bayrağı ellerimizde...

B.Boran