ARSIVANA SAYFA
 
17 Şubat '01
SAYI: 07
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Yıkıma karşı birleşik mücadele cephesini örelim!
Kazanmak ve ihanete geçit vermemek için TİS komitelerini örgütleyelim!
Sendika ağaları İMF dayatmalarının altına imza attılar!
"Ekonomi zirvesi"ndeki "feryadın" arka planı
Tutsak yakınlarının Ankara girişiminden notlar
Yasaklamaya rağmen 1500 kişilik protesto eylemi
Kürt halkına karşı yeni bir kirli savaşın işaretleri çoğalıyor
İktidar yeniden gözaltında kaybetmeye başladı!
Sistem çürüyor emekçiler yürüyor!
Ermeni soykırım yasasına Türk sermayesinin tepkileri
Ekim Gençliği'nden...
Dünyada güncel durum/1
Ev kadınlarıyla ilgili bir anket çalışmasının sonuçları
Proleter kadın hareketinin görevleri/V.İ.Lenin
Ekvador halkı bir kez daha kazandı
Ölüm Orucu direnişçilerinden mektup
Ölüm Orucu direnişçisi katliamı anlatıyor
Direnişçilerin kaleminden
Ölüm Orucu direnişçisinden yoldaşlarına mektup
Kuşlar uçmayı sürdürüyor.
Türkeş ailesinin miras kavgasıyla ortaya saçılan pislik
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 

Yıkım programının “kararlılık”la uygulanmasına rağmen kriz giderek derinleşiyor...

“Ekonomi zirvesi”ndeki “feryadın” arka planı

Türkiye kapitalizmi bir kez daha derinleşen kriz batağında debeleniyor. Daha geçtiğimiz Kasım ayında yaşanan mali krizin şoku atlatılamadan, ekonomi bir kez daha altüst olmuş bulunuyor.

Borsa son bir yılın en kötü günlerini yaşıyor. Demirbank ve İhlas Finans örneğinde olduğu gibi, bankalar ve finans kurumları batıyor. Zor koşullara dayanma gücü olmayan, büyük burjuvazinin orta ve alt kesimine ait şirketler Kasım krizinden bu yana aşılamayan ekonomik durgunluk nedeniyle peş peşe iflas ediyor. Sermaye sözcüleri İMF patentli “ekonomik istikrar programı”nın iflasına ilişkin kaygılarını şimdi Kasım krizinde olduğundan da yüksek bir sesle ifade ediyorler. TÜSİAD başkanı yaşananı “son 25 yılın en ciddi krizi” diye niteliyor. İMF başta olmak üzere emperyalist kurumların temsilcileri durumu yerinde denetleyebilmek için neredeyse sürekli Türkiye’deler.

Öte yandan hükümet İMF-TÜSİAD patentli saldırıları giderek yoğunlaştırıyor. Hükümetin yasa çıkarmasını kolaylaştıran yeni içtüzüğün kabulüyle birlikte meclis saldırı yasalarını geçirmek için fazla mesaiye başladı bile. Enerji Piyasası Yasası 15 Ocak’ta meclisten geçti. Sırada TEKEL’in, şeker fabrikalarının ve sosyal güvenlik hizmetlerinin özelleştirilmesine ilişkin yasalar var. Kamu emekçilerinin tasfiyesine olanak verecek yasanın da eli kulağında.

Bir yanda giderek sıklaşan ve ağırlaşan krizler, diğer yanda ise işçi-emekçi yığınlara dönük olarak alabildiğine yoğunlaşan saldırılar... Bugün bunlar Türkiye kapitalizminin birbirini besleyen iki temel özelliğini oluşturmaktadır.

Saldırıların faturası ve “feryat zirvesi”

Hükümet geçen hafta sermayenin değişik kesimlerinin temsilcileriyle bir ekonomi zirvesi yaptı. Amaç, sermayenin kimi kesimlerinin (ki bunlar büyük burjuvazinin daha zayıf ve bankalara bağımlı alt ve orta kesimleri oluyor) uygulanan İMF saldırı programı ve yaşanan kriz nedeniyle düştükleri zor duruma çözüm aramaktı. Kimi burjuva ekonomi yazarları bu toplantıyı “feryat zirvesi” olarak değerlendirdiler.

Zira gerçekten de büyük patronlar kulübü TÜSİAD ve Bankalar Birliği temsilcilerinin dışında, zirveye katılanların hepsi kelimenin tam anlamıyla feryat ettiler. Yaşanan kriz ve ekonomideki durgunluk nedeniyle bankalardan aldıkları kredileri ve devlete olan vergi borçlarını, yanısıra işçilerden kestikleri SSK primlerini ödeyemeyecek durumda olduklarından yakındılar. Kendilerine mali kaynak yaratılması, borçlarının ertelenmesi talebinde bulundular. İşgüvencesi yasasının çıkartılmasından vazgeçilsin, vergi oranları düşürülsün, ihracat desteklensin, kimi sektörlerdeki üretim gümrük politikaları yoluyla korunsun türünden isteklerini sıraladılar. Söz alıp konuşan, şikayet ve taleplerini sıralayan sermaye temsilcilerinin istisnasız hepsi, hükümetin uyguladığı istikrar programını canı gönülden desteklediklerini söylemeyi de ihmal etmediler.

Sonuç olarak, sermayenin bu zayıf kesimlerinin temsilcileri, bir yandan hükümetin uyguladığı saldırı programını desteklediklerini, ama öte yandan da bunun ortaya çıkaracağı yıkımın faturasını üstlenmeye niyetli olmadıklarını belirtmiş oldular. Bunun anlamı açıktır. İMF programı sadece işçi ve emekçileri yıkıma uğratacak, onların sırtından finanse edilecek biçimde uygulansın. Fakat sermayenin hiçbir kesimi, bu arada kendileri de bundan hiçbir şekilde zarar görmesin. “Feryat” eden bu kesimin temsilcilerinin hükümete ve tekelci sermayeye ve tabii İMF’ye zirve vesilesiyle verdikleri mesajın özü bu oldu.

İMF-TÜSİAD kendi programında ısrar ediyor

Büyük burjuvazinin orta ve alt kesimleri saldırı programının ve krizlerin yıkıcı etkilerinden korunmaya çalışıyor. Fakat bu çabanın İMF ve TÜSİAD tarafından anlayış ve hoşgörüyle karşılandığını söylemek mümkün değil. Tersine, hem İMF hem de TÜSİAD, bu kesimlerin taleplerine soğuk bakıyor.

TÜSİAD Başkanı, zirvenin ardından yaptığı ilk açıklamada, talepler arasında yer alan “borç fonu”na hükümetin elinde kaynak yok gerekçesiyle karşı çıktı. Bankalar Birliği başkanı da, bu tür bir desteklemenin çözüm olmadığını, asıl çözümün ekonomik istikrar programını güçlendirmekten geçtiğini ifade etti. Cottarelli ise vergi borçlarının ertelenmesine ilişkin hükümetin yaptığı düzenlemenin bir “vergi affı” anlamına geldiğini, bunun istikrar programı için sakıncalı olduğunu açıkça hükümete söyledi. Bunlara benzer daha bir çok açıklama var. Yanısıra tekelci medyanın sözcüleri de her yazılarında hükümete, bu kesimin yükselttiği talepleri dikkate almamasını telkin ediyorlar. Elde yeterli kaynak olmadığını, bu taleplerin yerine getirilmesi halinde uygulanan istikrar programının tehlikeye gireceğini, enflasyonun yeniden tırmanışa geçeceğini söylüyorlar.

Hükümet arada kaldı

İşbaşındaki hükümetin emperyalizme ve tekelci sermayeye ne denli uşakça hizmet ettiğini ve işini belli bir kararlılıkla yapmaya çalıştığını bugün artık görmeyen kalmamıştır. O nedenle İMF ve TÜSİAD’ın onay vermediği bir takım politikaları devreye sokarak yıkım ve krizden etkilenen zayıf sermaye kesimlerine yardım eli uzatması pek mümkün görünmüyor. Kaldı ki, bilindiği gibi, “zayıfların batması” işin başında öngörülen, dolayısıyla İMF-TÜSİAD programının başarı hanesine yazılacak bir gelişmedir.

Fakat öte yandan, hükümetin karşısına bir dizi taleple çıkan sermaye örgütleri burjuvazinin hayli geniş bir kesimini temsil etmektedirler. Küçümsenmeyecek bir siyasal ağırlığa da sahiptirler. Bu durumda hükümetin onların taleplerini tümüyle görmezden gelmesi ve sırtını dönmesi de gene İMF-TÜSİAD programı için farklı bir tehdit teşkil etmektedir. Zira bu örgütlerin hükümete açıktan cephe almaları durumunda düzen cephesinde çok ciddi bir siyasal karmaşanın ortaya çıkacağı, hükümetin şu an sahip olduğu iğreti siyasal desteği tümden yitireceği ve peşinden de saldırı politikalarının zaafa uğrayacağı açıktır.

Şimdi hükümet bu iki basınç altında sıkışmış durumdadır. Yapılan zirve, taleplerin yerine getirilmesi niyetinden çok, bakın işte biz herkesin hükümetiyiz, sizin de dertlerinizi dinliyoruz diyebilmek içindir. Zirvenin üzerinden günler geçmesine rağmen taleplerin karşılanıp karşılanmayacağına ilişkin hükümetin hiçbir somut açıklama yapmamış olması da bunu göstermektedir.

Önümüzdeki dönemde de hükümetin sermayenin bu kesiminin sorunlarına onların istediği türden çözümler üretmesi ihtimal dışıdır. Olsa olsa onun bazı kesimlerinin emperyalizm ve tekelci sermayeyle daha ileri düzeyden bütünleşebilmelerinin kimi geçici olanaklarını yaratabilirler. Ya da işçi ve emekçilere kolaylıkla fatura edebileceği kimi kaynakları onların hizmetine belli sınırlar dahilinde sunmaya çalışabilirler. Bunun dışında yapacakları ise, saldırı programının selametine ve mevcut nispi siyasal istikrarın korunmasına dönük manevralar olmaktan öte bir anlam taşımaz.

Sömürü ve yıkım politikaları
sermayenin zayıf kesimini de vuruyor

Emperyalizmin dayatmalarıyla uygulanan ekonomik istikrar programının burjuvazinin değişik kesimlerini farklı biçimlerde etkilemesi, buna bağlı olarak da farklı farklı tepkilere yol açması şaşırtıcı değil. Zira burjuvazinin değişik kesimlerinin çıkarları her zaman birbiriyle örtüşmeyebilir. Öyle durumlar olur ki, bir kesimin çıkarına olan bir şey, bir başka kesimin zararına, hatta yer yer yıkımına yol açabilir. Fakat bugün yaşanan, farklı sermaye grupları arasında yaşanan alışılmış bir çekişme ve çıkar kavgasından öte bir anlam taşımaktadır.

Bir burjuva ekonomisti, “bu bir savaştır, zayıflar batmadan enflasyon düşmez” diyor. Bu, eğer zayıflar batmazsa İMF-TÜSİAD patentli ekonomik-sosyal yıkım saldırısı başarılı olamaz anlamına geliyor. Yani emperyalizmle ve tekelci sermayeyle kaderini birleştirmekte başarısız kalan, tekellerle kıyaslandığında hayli mütevazi kalan sanayi yatırımlarıyla yetinmek durumunda olan sermaye kesimlerinin kaderinin de yıkım olduğu ifade edilmiş oluyor. Emperyalizm ve tekelci sermaye bu kesimin önüne ikili bir alternatif koyarak şunu demek istiyor: Ya emperyalizmle ve tekelci sermayeyle tam bütünleşmeyi başarırsın ya da batarsın. Seni kurtarmak için uğraşamayız. Seni kurtarmaya çalışmak hem çıkarlarımıza uygun değil, hem de böylelikle kapitalist sistemin kendisini de tehlikeye atmış oluruz.

Aynı gerçeği “feryat” eden sermaye kesimi de gayet iyi bilmektedir. Bir bütün olarak Türkiye burjuvazisinin emperyalizme kölece bağımlılıktan, kaderini onunla birleştirmekten başka bir çıkış yolunun olmadığını; kendi sömürü ve yağma olanaklarını da ancak böyle koruyabileceğini burjuvazinin bu kesimleri de görmektedir. Dönüp dolaşıp ekonomik istikrar programını desteklediklerini söylemeleri böylesi bir bilinç açıklığının ürünüdür.

Ama buna rağmen mesele kendi çıkar alanlarının, yağma ve sömürü olanaklarının büyük tekeller lehine yitirilmesi ya da en azından onlarla paylaşılması noktasına gelip dayanınca, belli bir direnç oluşmaktadır.

Bugün emperyalist tekellerin ve Türkiye tekelci sermayesinin bir tarafta, bunun dışındaki zayıf ve bankalara bağımlı kesimin ise diğer tarafta yer aldığı tartışma ve çatışma, asıl olarak işte bu eksene oturmaktadır.

Sermayenin saldırısı işçi ve emekçilerin
örgütlü mücadelesiyle püskürtülecek!

Düzen solu büyük burjuvazinin orta ve alt kesimlerinin kendi sömürü ve yağma olanaklarını yitirmekten kaynaklı eleştiri ve itirazlarına ilerici, hatta anti-emperyalist bir rol yüklemeye fazlasıyla eğilimlidir. Sermayenin bu kesiminin canı daha fazla yandığında ve sesini bir parça daha yüksek sesle çıkarması durumunda, İşçi Partisi’nden CHP’sine kadar düzen solunun bir dizi temsilcisinin bunlar üzerinden politika yapmaya soyunacaklarından kuşku duymamak gerekir.

İşçi ve emekçiler, bugün kendi içlerinde yaşadıkları çatışmanın boyutları ne olursa olsun sermaye sınıfının çıkarları içiçe geçmiş bir bütün oluşturduğunu asla gözden kaçırmamalıdırlar. Tekelci burjuvazi ile orta ve alt kesimden sermayedarlar sınıf çıkarları gerektirdiğinde nasıl birlikte davrandıklarını, işçi ve emekçilere karşı nasıl birlikte savaştıklarını sayısız kez göstermişlerdir.

Unutulmamalıdır ki, onların şu an yaptığı, bizim alınterimiz ve kanımızın paylaşılması üzerinden yürüyen bir çekişmedir. Bizim bu çekişmenin şurasında ya da burasında taraf olmamız, bir tarafın talep ve isteklerini savunmamız düşünülemez.

Aynı şekilde, uygulanan saldırı programına bir takım eleştiriler yönelttikleri için, onları İMF-TÜSİAD’ın yıkım saldırılarına karşı mücadelede işçi ve emekçilerin yanında, kendi safımızda göremeyiz. Onlar hükümeti eleştiriyor diye onlardan medet umamayız.

İMF-TÜSİAD patentli yıkım saldırısı esasta biz işçi ve emekçileri hedeflemektedir. Bu saldırılar nedeniyle asıl büyük yıkıma biz uğrayacağız; işimizi, üç kuruş ücretimizi, tüm sosyal haklarımızı, insanca yaşama umudumuzu, çocuklarımızın geleceğini yitirme tehdidiyle karşı karşıyayız. O halde saldırılara karşı mücadeleyi de, kimsenin peşine takılmadan, kendi gücümüze güvenerek bizzat kendimiz örgütlemek zorundayız.

Saldırıları püskürtmenin de, bu kokuşmuş düzeni alaşağı etmenin de yolu işçi sınıfının kendi gücüne güvenmesinden, birleşik, militan, politik mücadeleyi yükseltmesinden geçmektedir.

Sınıfa karşı sınıf, düzene karşı devrim,
kapitalizme karşı sosyalizm!




Vahşi kapitalizmin temel yasası:

Zayıf olanın yıkımı ve yutulması kaçınılmazdır!

Kapitalist sistem sürekli olarak bunalım ve kriz üretir. Özellikle ‘70’li yılların ikinci yarısından bu yana kapitalist sistem sürekli olarak yapısal bunalımının yol açtığı krizlerle boğuşuyor.

Bunalımın ve krizlerin yıkıcı etkilerinden korunmak için emperyalist tekeller, özellikle son yirmi yıldır dünyayı, kendi düzenlerinin ömrünü uzatmak, kendi iktidarlarının sürekliliğini korumak ve kendi sınıf çıkarlarını güvencelemek doğrultusunda bir düzene sokmaya çalışmaktadırlar. Bu çerçevede tüm dünyayı kendi pazarları, sömürü ve yağma alanları haline getirmek başlıca amaçlarıdır. Özelleştirmeler, tüm temel toplumsal hizmetlerin (eğitim, sağlık, vb.) paralı hale getirilmesi, sosyal hakların gaspı, işçi sınıfının örgütlülüklerinin tasfiyesi, toplu işten çıkarmalar, kölece çalışma ve yaşam koşullarının işçi emekçi yığınlarına dayatılması. Bütün bu saydıklarımız, emperyalizmin dünya ölçekli saldırı politikalarının birer parçasıdır.

Emperyalist tekellerin tüm dünyayı zaptetme planları temel olarak işçi ve emekçi sınıfların daha fazla ezilip sömürülmesi hedefi üzerine oturmaktadır. Ama bu, emperyalist saldırı politikalarının yaratacağı yıkımdan sadece işçi ve emekçi yığınların etkileneceği anlamına gelmez. Emperyalist kapitalizm, bağımlı bir ülkeyi kendi sömürü ve yağma alanı haline getirmeye çalışırken, oradaki mevcut yapıyı tümüyle kendi çıkarları doğrultusunda şekil vermeye çalışır. Dolayısıyla kapitalizmin bugünkü gelişim düzeyinin gerisinde kalmış bağımlı ülkelerin burjuva sınıflarının zayıf kesimleri emperyalist saldırılardan değişik biçimlerde etkilenirler. Kimi zaman bu, sözkonusu bağımlı ülke burjuvazisinin büyük ölçüde tasfiyesine bile varabilir. Genelde ise, bağımlı ülke burjuvazisinin bir bölümü emperyalizmle kölelik ilişkileri temelinde kaynaşır, bunu yeterince başaramayanlar ise yıkım ve tasfiyeyle yüzyüze kalırlar.

Parti Programında bunun temeli şöyle ortaya konulmaktadır.

“17) Emperyalist tekeller arasında dünya ölçüsünde süren kıyasıya rekabet, büyük emperyalist devletler arasında pazarlar, hammadde kaynakları, kârlı yatırım alanları ve genel olarak nüfuz alanları uğruna şiddetli mücadele biçimini aldı. Eşitsiz gelişmenin şiddetlendirdiği bu mücadele, görülmemiş boyutlara varan militarizmin ve dünya egemenliği uğruna verilen emperyalist savaşların kaynağı haline geldi.
(...)

“19) Emperyalizm iktisadi ve mali bunalımlara da dünya ölçüsünde bir karakter kazandırdı. Onları çok daha şiddetli ve yıkıcı hale getirdi. Sistemin hiyerarşik yapısı, bunalımların zayıf ve bağımlı ülkelere fatura edilmesini kolaylaştırdı. Böylece bağımlı ülkelerin iktisadi ve toplumsal yaşamında kronik sorunlara ve ağır yıkımlara neden oldu.”

Özellikle bunalımın derinleştiği süreçlerde güçlü olan zayıf olanı parçalayıp yutar, bu süreç sermayenin yoğunlaşmasını ve merkezileşmesini, dolayısıyla daha büyük bir güce ulaşmasını hızlandırır. Vahşi kapitalizmin en temel yasalarından birisidir bu. Ve sorunun bu yanı parti programının sermaye yoğunlaşmasına ve bunalımların bu açıdan yarattığı sonuçlara ilişkin temel maddeleri üzerinden de ele alınmak ve anlaşılmak durumundadır. (Bkz., TKİP Programı, I. Bölüm, Kapitalizm, 3. ve 5. maddeler.) Türkiye burjuvazisinin zayıf ve güçsüz kesimleri de emperyalizme bağımlılığın derinleştirilmesi sürecinde elindeki sömürü ve yağma olanaklarını daha güçlü olanlara kaptıracak ve tasfiye olacaktır.