ARSIVANA SAYFA
 
17 Şubat '01
SAYI: 07
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Yıkıma karşı birleşik mücadele cephesini örelim!
Kazanmak ve ihanete geçit vermemek için TİS komitelerini örgütleyelim!
Sendika ağaları İMF dayatmalarının altına imza attılar!
"Ekonomi zirvesi"ndeki "feryadın" arka planı
Tutsak yakınlarının Ankara girişiminden notlar
Yasaklamaya rağmen 1500 kişilik protesto eylemi
Kürt halkına karşı yeni bir kirli savaşın işaretleri çoğalıyor
İktidar yeniden gözaltında kaybetmeye başladı!
Sistem çürüyor emekçiler yürüyor!
Ermeni soykırım yasasına Türk sermayesinin tepkileri
Ekim Gençliği'nden
Dünyada güncel durum/1
Ev kadınlarıyla ilgili bir anket çalışmasının sonuçları
Proleter kadın hareketinin görevleri/V.İ.Lenin
Ekvador halkı bir kez daha kazandı
Ölüm Orucu direnişçilerinden mektup
Ölüm Orucu direnişçisi katliamı anlatıyor
Direnişçilerin kaleminden
Ölüm Orucu direnişçisinden yoldaşlarına mektup
Kuşlar uçmayı sürdürüyor...
Türkeş ailesinin miras kavgasıyla ortaya saçılan pislik
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 
Dünyada güncel durum/1

Emperyalist küreselleşme ve sosyal yıkım

H. Fırat

(07 Ocak ‘01 tarihli bir konferansın kayıtlarıdır...)

Emperyalizmin küreselleşmeci saldırısı

Özellikle son on yılda, yani Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’daki yıkılış sonrası dönemde, dünya çapında bir gerici globalizm cereyanı yaşandığını biliyoruz. Emperyalistler kendi politikalarını emekçilere ve ezilen halklara, “dünyanın globalleşmesi” adına dayattılar. Bu dayatmalarını globalleşmede ifadesini bulan bir doğal tarihi süreç biçiminde sunarak şirin göstermeye çalıştılar. Globalizm, herşeyden önce ideolojik bir saldırı olarak kullanıldı. Bu, insanlığın girdiği yepyeni bir evre olarak sunuldu ve gereklerine uymanın, demek oluyor ki emperyalistlerin plan ve dayatmalarına boyun eğmenin, bir zorunluluk olduğu propaganda edildi.

Kuşkusuz bu, emperyalizmin yeni dönem ihtiyaçlarına yanıt veren, bu doğrultudaki planlarını hayata geçirmesini kolaylaştıran bir ideolojik aldatma ve sersemletme çabası idi. Yoksa, iktisadi gelişmenin kaçınılmaz bir sonucu olarak yüzyıllardır sürmekte olan; gelinen yerde emperyalist biçimler içerisinde ileri bir noktaya da ulaşmış bulunan; ve en önemlisi de, insanlık için elverişli tüm sonuçlarına varması da bizzat bu emperyalist biçimler tarafından engellenen “küreselleşme” sürecinde, özünde yeni olan herhangi bir şey yok. Bir kısım burjuva ideologlarının küreselleşmeyi şirin göstermek için, Marx’ın daha Komünist Manifesto’da kapitalizmin ulusal çitleri yıkması ve kapitalist gelişmenin evrenselleştirici dinamiği üzerine söylediklerini kendilerine dayanak yapmaları bile, ortada esasa ilişkin bir yenilik olmadığının örtülü bir itirafından başka nedir ki?

Kapitalizmin yüzyılları bulan küreselleşmesi olgusu

Kapitalizm daha başlangıç evrelerinden itibaren, sadece şu veya bu toplumun ya da ülkenin kendi içinde değil, dünya ölçüsünde bir yayılma eğilimi gösterdi. Daha çocukluk evresinde kapitalist gelişmeye klasik dönem sömürgeciliğinin eşlik ettiğini, bunun tam da kapitalist gelişmenin o ilk ihtiyaçlarından doğduğunu ve gerisin geri bu gelişmeyi hızlandırdığını biliyoruz. 16-17. yüzyıllardan, o ilk sömürgeci yayılma döneminden söz ediyorum. Kapitalist gelişmenin küreselleşme eğilimi, yaşanan sürecin dünyaya yayılma eğilimi, ta o zamandan beri var. Bu beşyüz yıllık bir tarihtir gerçekte. Ardından 19. yüzyıla, sanayi devrimi sonrasına geliyoruz. Kapitalizm sanayi devrimi sonrasında hem hammadde ihtiyacı bakımından, hem de üretilen mamul maddelerin pazarlanması bakımından dünyaya yayılmasında yeni bir evreye girdi, özellikle İngiltere üzerinden. İngiltere “dünyanın atölyesi” haline geldi, o zamanki deyimle, ama aynı zamanda dünyanın en büyük sömürge gücüydü, İngiliz kapitalizminin gücü bundan ayrı düşünülemezdi.

19. yüzyılın sonuna, son çeyreğine bakıyoruz, kapitalizm tekelci, aynı anlama gelmek üzere emperyalist aşamasına ulaşıyor. Emperyalizm, tekelci aşamasına ulaşan kapitalizmin dünya üzerinde egemenliğini kurduğu bir gelişme aşamasıdır aynı zamanda. Bu anlamda küreselleşme doğrultusundaki bir büyük yeni atılımıdır.

19. yüzyılda meta dolaşımı dünyalaşmış, bir dünya pazarı oluşmuş, deyim uygunsa ticaret küreselleşmişti. 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında, kapitalizmin emperyalizm aşaması ile birlikte, artık sermaye ihracı önplana çıktı ve böylece kapitalist ekonomi ve sömürü ilişkileri küreselleşme sürecine girdi. Dünyanın her yerine sermaye, yani kapitalist ilişkiler ihraç edildi ve böylece dünyanın her yeri metropollerdeki kapitalizmin doğrudan iktisadi ve mali etki alanı haline geldi. Mamul meta pazarı, hammadde kaynağı ya da doğrudan yatırım (demek oluyor ki doğrudan artı-değer sömürüsü) alanı olarak. Dünyanın toprak ve nüfuz alanları olarak paylaşımı, ardından birbirini izleyen emperyalist dünya savaşlarıyla yeniden paylaşımı, tam da bu gelişmenin dolaysız ifadesi ve sonucu oldular.

Bu sürecin ve olayların bütün bir 20. yüzyıla damgasını vurduğunu, zaman içerisinde yeni boyutlar kazandığını; kapitalizmin dünya ölçüsünde genişlemesine ve derinlemesine gelişimini ve yayılmasını sürdürdüğünü biliyoruz. Bu, dünya çapında emperyalist dünya düzenini aşma mücadelelerine, bu alanda sağlanan başarı ve ilerlemelere rağmen böyle olmuştur.

Bütün bunlar ne kadar yeniyse, emperyalist küreselleşme de işte ancak o kadar yenidir.

Emperyalist egemenliği yeni bir
düzeyde pekiştirme saldırısı

Dolayısıyla, ‘90’lı yıllarda yaşanan çok özel bir küreselleşme aşaması sözkonusu değildir. Kuşkusuz kapitalizm, gelişmesini sürdürdüğü ölçüde, özellikle de teknolojik ilerlemenin sağladığı imkanlarla, iletişimde ve ulaşımda yaşanan gelişmelerle dünyaya giderek çok daha etkili bir şekilde nüfuz ediyor. Dünya gitgide küçülüyor, dünya ekonomisi çok daha karmaşık ilişkiler içinde bütünleşiyor. Bu açıdan kuşkusuz kesintisiz yaşanan bir evrim var. Öte yandan, özellikle ‘90’lı yıllarda, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’nın yıkılmasıyla birlikte, emperyalizmin dünyayı yeni bir düzeyde istilası, dünya üzerindeki egemenliğini yayması, dünya çapında kendi politikalarını dayatması, bunu yeni ilişkiler, kurallar ve kurumlaşmalarla pekiştirmesi, bugün yeni boyutlara varmış durumdadır. Emperyalizm, kendini çelen güçlerin ortadan kalkmış ya da zayıflamış olmasını, sınıf mücadelesi ve devrimler sürecinde geçici bir zayıflama doğmuş olmasını, dünyaya kendi çıkar ve ihtiyaçlarına uygun bir biçim vermek için bir fırsat saymaktadır. ABD emperyalizminin “Yeni Dünya Düzeni” stratejisi de bu aynı niyetin ve amacın bir ifadesiydi.

Ama bunun çelişkili bir süreç olarak yaşandığını, buna yeni emperyalist bloklaşmaların, buradan kaynanlanan iktisadi kamplaşma, siyasal ve askeri bloklaşmaların eşlik ettiğini de biliyoruz ve buna şaşırmıyoruz. Bu da emperyalizmin ve emperyalist küreselleşme sürecinin doğasında var ve bunda esası yönünden yeni olan bir şey yok.

Tüm olay özetle ve kabaca bundan ibarettir. Hiç de adına küreselleşme denilen özel bir gelişme aşamasında değiliz, sadece emperyalizmin “küreselleşmeci” ideolojik saldırısıyla yüzyüzeyiz. ‘90’lı yıllardan itibaren dayatılan; insanlık globalizm aşamasına girdi, globalleşme bugün insanlığın yaşadığı doğal bir evrimdir, dolayısıyla yapılması gerekenler de onun gerekleridir, bunun dışında kalan tarihin dışında kalır, vb. argümanlar, bir ideolojik saldırıdan, emperyalist sermayenin dünya çapındaki bu genel saldırısını meşrulaştırmaktan başka bir şey değil.

Ama benim asıl gelmek istediğim olgu ve dolayısıyla konu, bu küreselleşmeci saldırının şimdi artık etki gücü bakımından hız kestiği, giderek bir bunalım içersine girdiğidir. Globalizm ideolojisi çoktan büyük gedikler aldı ve gitgide geniş kesimler nezdinde tartışmalı hale gelmeye başladı. Bugünkü İMF, Dünya Bankası karşıtı gösterilerin gerisinde, emek cephesinden, toplumsal muhalefet cephesinden bu küreselleşmeci saldırıya karşı ortaya konulan direnci ve karşı saldırıyı görüyoruz, ki bunun üzerinde ayrıca duracağım.

Parti programı ve emperyalist küreselleşmenin sonuçları

Ama ben önce sorunun temel önemde bir başka yönü üzerinde duracağım. Kuruluş Kongresi’nin partimizin programının teorik bölümüne ilişkin değerlendirmelerini incelemişsinizdir. (Parti Programı Üzerine/2, Teorik ve ilkesel bölüm, Eksen Yayıncılık -Red.) Bu değerlendirmelere baktığımızda, Parti programımızın teorik bölümü, bu bölümün özellikle kapitalizme ayrılmış alt bölümü sunulurken, temel noktalar üzerinden, Marks ve Engels’in Komünist Manifesto’daki kapitalizmi çözümlemeleriyle hep bağlantı kuruluyor. Komünist Manifesto’da tahlil edilen temel ilişkilerin, elbette gelişme düzeyi ve biçimi yönünden değil ama özü itibarıyla, bugün de yaşadığı, bugünün temel gelişmelerin özünde o zamanki ilişkiler üzerinde yükseldiği dile getiriliyor. Bu, yapılan değerlendirme ve tartışmalar içerisinde kanıtlanıyor da. Bundan dolayıdır ki, ilgili değerlendirmenin Komünist Manifesto’ya ayrılmış bölümü, “Komünist Manifesto: Modern Programın Klasik Temelleri” başlığı taşır, ki bu bile kendi başına çok anlamlıdır. 150 yıl öncesinin kapitalist ilişkileri özü ve temel yasallıkları yönünden bugün de yaşıyor olmasaydı eğer, bugünün ilişkilerine dayanması ve ihtiyaçlarına yanıt vermesi gereken bilimsel devrimci bir parti programının klasik temelini Komünist Manifesto’da bulması da düşünülemezdi doğal olarak.

Buradan, bugünün uluslararası durumuna bir ön çerçeve oluşturmak üzere, dikkat çekmek istediğim temel önemde noktaya geliyorum nihayet. Partimizin programının teorik bölümünün kapitalizme ayrılmış maddelerini bugün küreselleşmeci saldırı altında yaşanan olaylarla tek tek karşılaştırınız, gerçekten ilginç bir tablo ile karşılaşacaksınız.

Parti programın “Kapitalizm”e ilişkin alt bölümünün birinci maddesinde; kapitalist ilişkileri ortaya çıkaran iktisadi evrimin köylülüğü ve küçük üreticileri yıkıma uğratması ve dolayısıyla proleterleşme olgusu ortaya konulur.

İkinci maddesinde; bu gelişmenin ücretli emek ve sermaye ilişkilerini ortaya çıkarması, dolayısıyla ücretli emek sömürüsünün sermayeyi üreten ve çoğaltan kaynak olması olgusuna vurgu yapılır.

Üçüncü maddesinde; büyük çaplı üretimin teknik ve iktisadi üstünlüğünün rekabet süreci içerisinde sermayenin gittikçe büyüyen yoğunlaşmasına ve merkezileşmesine yol açtığı olgusu ortaya konulur. Bunun sermayenin zayıf kesimlerini eritmekle kalmadığı, yanısıra köylülüğü ve zanaatçıları yıkıma uğrattığı, herşeye rağmen yaşama gücü gösterebilen kesimlerini ise sermayeye kölece bağımlı hale getirdiği vurgulanır.

Dördüncü maddesinde; teknik gelişmenin, emeğin üretkenliğini artırarak işgücüne olan talebi nispi olarak azaltmakla kalmadığı, ücretli işgücü kullanımına kadın ve çocukları da katarak, böylece ücretli emek arzını ve yedek sanayi ordusunu iyice büyüttüğü, bunun ise işsizliği kapitalizmin yapısal bir özelliği haline getirdiği ve sermayenin emek üzerindeki köleliğini pekiştirdiği ortaya konulur.

Beşinci maddesinde; bu sürecin toplumsal üretimin plansız ve anarşik gelişmesinin ürünü olarak devresel aşırı üretim bunalımlarını şiddetlendirdiği vurgulanır. Bunun toplumsal zenginliğin israfına, dev boyutlarda işsizliğe, işçi sınıfının yaşam koşullarında hızlı bir kötüleşmeye ve küçük üreticilerin yıkımına yolaçtığı söylenir, tüm çalışan kesimlerin yaşamında yarattığı yıkıcı sonuçlara işaret edilir.

Aynı bölümün altıncı maddesinde ise, toplumsal zenginliğe toplumsal sefaletin eşlik etmesi, servet-sefalet kutuplaşmasının gitgide büyümesi, sermaye sınıfı ile emekçiler arasındaki uçurumun derinleşmesi vb. olgular ortaya konulur.

Bu ilk altı madde üzerinden dönün, bugünün küreselleşmiş ekonomisine, onun tek tek ülkelerde ve dünya ölçüsündeki işleyişine ve sonuçlarına bakınız, burada ortaya konulan yasallıkların, işaret edilen tüm olguların, bugünün dünyasının en temel gerçekleri olduğunu görürsünüz.

Dünya ölçüsünde küçük üreticinin yıkımı

Konuya ilişkin temel incelemeleri bir yana koyuyorum. Önümde şu günlerin günlük basınından alınmış çok sayıda haber metni var. Örneğin İMF politikalarının dünyanın her tarafında tarımı yıkıma sürüklediği, şu sıralar bizde de benzer bir sürecin yaşanmakta olduğu tekrarlanıp duruluyor, geride kalan yıla ilişkin haber ve değerlendirmelerde. 18 Aralık tarihli son “Ek niyet mektubu”nun en önemli maddelerinden biri; tarıma verilen desteklerin kaldırılması, tarım ürünleri için saptanacak taban fiyatlarının “hedeflenmiş enflasyon” oranını aşmaması vb. üzerinedir. Bugün Ziraat Bankası, Halk Bankası vb. devlet bankalarının özelleştirilmesinin gerisinde, köylüler ya da küçük esnaf ve zanaatçıların bir parça olsun ucuz kredi alma imkanlarının tümden ortadan kaldırılması da vardır. Yani İMF programı bu yönleriyle de, kırsal emekçiler ve kentlerin zanaatçılar, esnaflar türünden küçük mülk sahipleri için bir sosyal yıkım programıdır.

Şu günlerde muhalefete mensup bazı burjuva politikacıları, son bir yıl içerisinde Bursa’da binlerce esnaf ve zanaatçının iflasına ilişkin rakamlar veriyorlar. Adana’da 1600 esnafın son bir yıl içersinde iflas ettiğine ilişkin haberler ayrıca var. Böyle rakamlar Türkiye’nin her tarafından veriliyor ve bu toplandığı zaman gerçekten ortaya korkunç bir bilanço çıkıyor. Bu, emperyalist küreselleşme saldırısının, onun ihtiyaçlarına yanıt veren program uygulamalarının köylülüğü, küçük üreticiyi ve esnafı yıkıma sürüklemesi, böylece proleterleşme sürecini hızlandırması değil de nedir? Ve bu dünyanın her tarafında böyle. Emperyalist küreselleşme politikaları dünya çapında uygulanıyor ve bu dünya çapında bir sosyal yıkım anlamına geliyor.

Parti programının “Kapitalizm” bölümünün birinci maddesini hatırlayalım, orada; “... Bu üretim tarzını ortaya çıkaran iktisadi evrim, emekçinin (köylüler ve zanaatçılar) kendi emeğine ve üretim araçlarına dayalı küçük işletmesini sürekli bir biçimde yıkıma götürür. Emekçileri üretim araçlarından ayırarak mülksüz proleterlere dönüştürür...” deniliyor.

Bu, bugün dünya ölçüsünde hızlandırılarak yaşanmakta olan bir sürecin özü ve esasıdır. Tam da küreselleşmeci emperyalist politikalar sayesinde. Bu yıkımın emperyalist saldırının karakteri tarafından belirlenen kendine özgü biçimler içinde yaşanması ve bunun ürünü olan sonuçlar yaratması, sürecin özünü ve esasını değiştirmiyor. Bu, küçük üreticinin yıkımı ve giderek proleterleştirilmesidir. Bu olguyu, programımızın aynı bölümünün daha önce sözünü ettiğim 3. maddesi ile, yani sermaye temerküzü ve bunun küçük üretici için anlamı ile birlikte, yine bunalımlara ilişkin 5. madde ve bunun küçük üreticiler için yarattığı hızlandırılmış sosyal yıkım olgusu ile birlikte ele almak gerekir. Sorun bu bütünlük ve elbette günümüz emperyalizminin sömürü ve egemenlik ilişkilerine ilişkin gerçekler içerisinde ele alınmak durumunda.

Bugün dünyanın yüze yakın ülkesinde İMF politikalarının uygulandığı söyleniyor. Bu politikaların mantığı gereği, dünyanın her yerinde köylülük, küçük esnaf ve zanaatçılık yıkıma uğruyor. Bizim programımızın kapitalizmin klasik yasallıklarına ve sonuçlarına ilişkin olarak ortaya koyduğu temel olgular, globalizm denilen politikanın uygulanmasında ya da evriminde kendini çok somut olarak ve elbette kendine özgü biçimler içerisinde gösteriyor. Bu bir taraftan geniş çapta sosyal yaşamın dışına itilmiş işsiz yığınları yaratırken, öte yanda kuşkusuz her yerde bir biçimde ücretli emek ve sermaye ilişkilerini geliştiriyor, dünya ölçüsünde proleterlerin sayılarını çoğaltıyor.

1 milyara yakın yetişkin işsize
250 milyon çocuk işçi!

Parti programımızın 4. maddesi; “Tekniğin sürekli bir biçimde gelişmesi, bir yandan üretim sürecinde kadın ve çocuk emeğinin kullanımını yaygınlaştırırken...” diye başlıyor. Bugün emperyalist küreselleşmeye de bağlı olarak düynada en çok tartışılan sorunlardan biri, yüzmilyonlarca çocuğun kölece çalıştırılması, çocuk emeğinin en iğrenç ve korkunç biçimler içinde kullanılması, hayvani biçimde sömürülmesidir. Bugün dünyada 250 milyon çocuk işçi, siz bunu çocuk köle olarak anlayın, olduğu söyleniyor, ki bunlar Birleşmiş Milletler’in ilgili bölümlerinin resmi rakamlarıdır. Dünyayı egemenliği altına alan, dünyayı tek bir ekonomiye çeviren emperyalist küreselleşmenin yarattığı sonuçlardan biri işte tam da budur. Üretim tekniğindeki gelişme çocuk emeğinin salt kaba kullanımına değil, ince kullanımına da yol açıyor. Ve dünyada yetişkin nüfus içerisinde sayısı bir milyarı bulan büyük bir işsiz kitle varken, 250 milyon çocuk işçi kullanılabiliyor. Çünkü çocuk emeği savunmasız ve korumasız, maliyeti çok daha ucuz ve sömürüsü çok daha kolay.

Düşününüz; Partimizin programının, Komünist Manifesto’dan ya da Marks’ın Kapital’deki tahlilinden esinlenmiş, buradan hareket eden ve ilk bakışta daha çok da kapitalizmin o klasik dönemine ilişkinmiş gibi görünen temel yasallıklarına dayanan temel maddelerine bakıyoruz, aynı olgunun bugünün “globalleşmiş dünya”sında genelleşmiş biçimde yaşandığını, yaşanmakta olduğunu görüyoruz. Sadece köylülük, küçük esnaf, küçük zanaatçılık yıkıma gitmiyor, yanısıra, kapitalist ilişkilerin ve tekniğin gelişmesi beraberinde kadın ve çocuk emeğinin sanayide çok geniş bir biçimde kullanımını getiriyor. Kadın ve çocuk emeği bugünün “globalleşmiş dünya”sında en vahşi, en kuralsız, en acımasız biçimde sömürülüyor ve bu bir milyar insanın işsizliği, giderek sosyal yaşamdan dışlanması pahasına yapılıyor.

Ve programımızın emperyalizme ayrılmış bir başka bölümünde, kapitalizmin emperyalist aşamadaki asalaklığı ve çürümesi olgusu ortaya konulurken, bunun temel göstergelerinden biri olarak da; dünya çapında yüzmilyonlarca çalışabilir durumdaki yetişkin insan işsizliğe mahkum edilirken ve giderek sosyal yaşamın dışına itilirken, buna paralel olarak 250 milyon çocuk işçinin kölece koşullarda çalıştırılması olgusu sayılıyor (“Emperyalizm ve Dünya Devrim Süreci”, III. bölüm/22. madde: “Muazzam boyutlarda kronik işsizlik. Üretimden koparılan yüzmilyonlarca insanın sosyal yaşamdan da dışlanması. Buna karşın yüzmilyonlarca çocuk işçinin kölece çalıştırılması...” - Red.)

Emperyalist kapitalizm, özellikle bağımlı ülkelerde, bir yandan toplumun yetişkin nüfusunu üretimin ve sosyal yaşamın dışına sürüyor; öte yandan, çocukluğunu yaşaması ve eğitim görmesi gereken yüzmilyonlarca çocuğu kölece koşullarda çalıştırıyor, en korkunç ve iğrenç biçimler içinde sömürüyor. Emperyalist kapitalizmin asalaklığına ve çürümesine gerçekten çarpıcı bir örnektir bu ve günümüzün “küreselleşmiş dünya”sının en temel gerçeklerinden biridir.
Devresel aşırı üretim bunalımları

Kapitalizmin temel yasallıklarına ilişkin ilk bölüme geri dönerek, bunalımlar sorunu ile devam ediyorum: “5) Bu süreç, toplumsal üretimin plansız ve anarşik gelişmesinin ürünü olan devresel aşırı üretim bunalımlarıyla daha da şiddetlenir....”

Yalnızca şu son birkaç yılın gelişmeler üzerinden bakalım. ‘97’de Uzak Asya’da büyük bir bunalım yaşandı. Önce borsalar çöktü ve ardından ekonomileri büyük bir kriz içine girdi. Uzak Asya krizi kapitalist dünya ekonomilerini şu veya bu ölçüde etkiledi, özellikle Japonya aynı dönemde girdiği krizin etkilerini hala da atlatabilmiş değil. Ardından ‘98’de, aynı çöküntü bu kez Rusya’da, ardından Arjantin, Brezilya gibi Latin ülkelerinde yaşandı. Kapitalist dünya ekonomisinde genel bir durgunluğun yaşanmakta olduğu bir zemin üzerinde oluyordu tüm bu bölgesel bunalımlar. Geride bıraktığımız 2000 yılına bakıyoruz, Türkiye’de borsa çöküyor, Arjantin’de, bir takım Latin Amerika ülkelerinde benzer şeyler yaşanıyor. Şimdi sırada, son yıllarını canlılıkla geçirdiği söylenen ABD ekonomisi var, durgunluk belirtileri şimdiden çoğalmış durumda. Ve dünya emperyalist sistemi içinde çok özel bir yeri ve ağırlığı olan bir ekonomi olduğu ölçüde, ABD ekonomisindeki bir krizin dünya çapındaki etkilerinden şimdiden büyük bir kaygı duyuluyor.

Günlük burjuva basında, şu sıra dünya ekonomisinin genel görünümünü konu alan yeni yıl değerlendirmelerinde, Uzak Asya’nın yaşadığı çöküntünün ardından yeniden toparlanmayı başardığına dair bilgi ve yorumlar var. Bu toparlanmanın yeni bir çöküşe yeni bir hazırlık anlamına geldiğini unutmamak kaydıyla, söylenenlerde şaşılacak bir şey yok. Evet, her krizin arkası bir toparlanmadır, fakat yalnızca yeni bir krize yeni bir hazırlık olmak üzere. Kapitalizmin krizlerindeki devresellik gerçeği budur zaten. Her büyümenin ardından bir kriz dönemi gelir. Ve her kriz, bu kriz içinde zayıfların elenerek güçlülerin daha da güçlenmesini ve ekonominin yeniden toparlanmasını getirir. Devresel bunalım, ya da bunalımın devreselliği bunu anlatır.

Bugün, kapitalizmin klasik devresel aşırı üretim bunalımları; genel planda emperyalist aşamanın, daha özel planda ise içinden geçmekte olduğumuz tarihi evrenin kendine özgü bir takım özelliklerini de edinerek, ama özünde aynı mekanizma içinde, aynı yasallıklara bağlı olarak gerçekleşiyor. Tabii ki her çöküşün arkası şu veya bu ölçüde bir toparlanmadır; ama her toparlanma da gelecekteki yeni bir krize hazırlıktır. Birkaç yıldır canlılığı pek övülen ABD ekonomisi için şimdilerde kriz sinyallerinin başgöstermesi örneğinde olduğu gibi.

Bunalım ve iktisadi-sosyal yıkım

Her krizin ardından bir biçimde yeni bir toparlanma dönemi geliyorsa ne ala, bu durumda pek de mesele yok gibi görünebilir. Gelgelelim her kriz, hele de çöküş, korkunç boyutlarda bir sosyal yıkım demektir. Ekonomide yaşanan her büyük kriz, yaşandığı ülkede, bölgede ya da dünyanın genelinde büyük bir sosyal yıkım demektir. Dünya ölçüsünde alındığında, yüzmilyonlarca insanın, ülkeler planında ele alındığında onmilyonlarca insanın yaşamında yıkım anlamına gelir bu. Bunun ağır bir sosyal faturası vardır; beraberinde dev boyutlarda kitlesel işsizlik, yoksulluk ve açlık getirir, üretici güçlerin tahribini ve birikmiş zenginliğin israfını getirir, sosyal ve sınıfsal çelişkileri ağırlaştırır, servet-sefalet kutuplaşmasının daha da derinleştirir vb.,vb.

Daha önce giriş cümlesini aktardığım 5. maddede tüm bunlar aynen bu şekilde dile getirilmiştir: “...Toplumsallaşmış üretimin mülk edinmenin özel biçimine başkaldırısının ifadesi olan bu bunalımlar, toplumsal servetin israfına yolaçar, kitlesel işsizliği dev boyutlara ulaştırır, küçük üreticilerin yıkımını hızlandırır, kitlelerin yoksulluk ve sefaletini çoğaltır. Yarınına güvensizlik tüm emekçiler için genel bir durum halini alır.” (TKİP Programı, I. Bölüm/5. madde, s.17)

ABD ekonomisi için karamsar beklentiler

2001 yılına girerken dünya basınında, Amerikan ekonomisinin hızla bir durgunluğa gittiği ve bunun dünya ekonomisini sarsacağı tartışmaları yapılıyor. Amerikan ekonomisi son dört-beş yıldır başka bazı ekonomilerin çökmesi ya da zayıflaması pahasına belli bir canlılık yaşıyordu, durgunluk içerisinde bir canlılıktı bu.

Bilindiği gibi, kapitalist dünya ekonomisindeki gelişme ‘70’lerin başından itibaren hız kesti ve ‘70’lerin ortasından beri dünya çapında bir durgunluk yaşanıyor. Bu genel durgunluk içinde zaman zaman kısmı canlanmalar ya da tersinden gerilemeler, mali ve iktisadi çöküş alemetleri yaşanıp duruyor. Nasıl ki her genel yükseliş aşamasının içinde küçük çaplı düşüşler varsa, her genel durgunluk aşaması (son 25-30 yıl üzerinden söylüyorum bunu) içinde de zaman zaman yükselmeler olur, kısmi toparlanmalar olur. Bu, ülke ya da bölge ekonomileri düzeyinde, hatta daha genel düzeyde de olabilir. Fakat daha çok birinde ekonomi gerileyip krize girerken ötekinde bir biçimde canlanma olur, birinin dezavantajı öteki için avantaj işlevi görür.

Nitekim son birkaç yıldır öteki ülkeler kriz (örneğin Uzak Asya, Japonya, Rusya vb.) ya da durgunluk ve sıkıntı (örneğin Avrupa) içindeyken, Amerikan ekonomisinde son üç-beş yıldır belli bir canlılık yaşanıyordu. Bu kesinlikle, özellikle son on yıldır emekçilere ödetilen sosyal faturayı Amerikan emekçileri için ortadan kaldırmıyordu. Yine de Amerikan tekellerinin işi rakiplerine göre pek de fena gitmiyordu aynı dönemde.

Ama işte tam da bir dönem işler iyi gittiği içindir ki, ABD ekonomisi şimdilerde hızla yeni bir durgunluğa girmiş bulunuyor. Şimdilerde gidişin hangi boyutlar kazanabileceği, bunun dünya ekonomisinin genelini nasıl ve ne ölçüde etkileyebileceği üzerine değişik ve bir kısmı pek karamsar senaryolar var. Öyle ya, Amerikan ekonomisindeki durgunluk Uzak Asya borsasındaki ya da Rusya’daki çöküntüye benzemez. ABD ekonomisi dünya ekonomisinin beşte birinden fazlasını oluşturmanın ötesinde, beyni ve kalbidir de.

(Devam edecek...)