ARSIVANA SAYFA
 
17 Şubat '01
SAYI: 07
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Yıkıma karşı birleşik mücadele cephesini örelim!
Kazanmak ve ihanete geçit vermemek için TİS komitelerini örgütleyelim!
Sendika ağaları İMF dayatmalarının altına imza attılar!
"Ekonomi zirvesi"ndeki "feryadın" arka planı
Tutsak yakınlarının Ankara girişiminden notlar
Yasaklamaya rağmen 1500 kişilik protesto eylemi
Kürt halkına karşı yeni bir kirli savaşın işaretleri çoğalıyor
İktidar yeniden gözaltında kaybetmeye başladı!
Sistem çürüyor emekçiler yürüyor!
Ermeni soykırım yasasına Türk sermayesinin tepkileri
Ekim Gençliği'nden
Dünyada güncel durum/1
Ev kadınlarıyla ilgili bir anket çalışmasının sonuçları
Proleter kadın hareketinin görevleri/V.İ.Lenin
Ekvador halkı bir kez daha kazandı
Ölüm Orucu direnişçilerinden mektup
Ölüm Orucu direnişçisi katliamı anlatıyor
Direnişçilerin kaleminden
Ölüm Orucu direnişçisinden yoldaşlarına mektup
Kuşlar uçmayı sürdürüyor...
Türkeş ailesinin miras kavgasıyla ortaya saçılan pislik
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın



>



 
 

Tarihsel gerçekliklerin yerli yerine oturtulması için bile devrim ve
devrimin adaleti vazgeçilmez koşuldur...

Ermeni soykırım yasasına Türk sermayesinin tepkileri

M. Okan

Ermeni soykırım yasasının Fransız meclisinden geçmesi ve Cumhurbaşkanı Chirac tarafından onaylanması üzerine düzen cephesinden çeşitli tepkiler geliştirildi. MGK toplantısında Fransa’ya yönelik çeşitli “yaptırımlar ve eylem planları” tasarlanmıştı.

Eylem planları çerçevesinde Alcatel firması ile imzalanan casus uydu projesinin ön sözleşmesi iptal edildi. F-16 uçakları için elektronik harp sistemi üretimini öngören Fransız Thompson şirketi ile imzalanan sözleşme de tek taraflı olarak feshedildi. GSM altyapı ihalesinde, Türk Telekom Yönetim Kurulu, Alcatel’i dışlama kararı aldı. İzmit Körfez Geçişi Projesi ihalesi, teklif veren iki konsorsiyumda da Fransız şirket bulunması nedeniyle, tekrar ele alınmak üzere iptal edildi. Yanısıra, Fransız şirketlerinin ihalelere girmesini engellemek için şartnamelere özel hüküm koyma, Fransız mallarını boykot etme vb. kararlar alındı.

Ekonomik yaptırımların yanısıra, ikili ziyaretlerin iptal edilmesi, karşılıklı temasların en aza indirilmesi, kültürel projelerin askıya alınması gündeme geldi. Fransız Genelkurmay İkinci Başkanı Wolfztynski’nin ziyaretinin Türkiye’nin isteği üzerine süresiz olarak ertelenmesi, Kars Üniversitesi’nde Fransızca’nın müfredattan kaldırılması, TRT ile Canal France İnternational arasındaki işbirliği sözleşmesinin tek taraflı feshedilmesi, vb., vb.

Ecevit; “Fransa’nın canını acıtmak gerekiyor” gibi açıklamalarla, Fransa’ya karşı uygulanan ve hayata geçirilmesi düşünülen eylem planlarını savundu.

Devlet bürokratlarının yaptığı açıklamalarla çelişen tavır ve açıklamalar da vardı. Bu tutumun en göze çarpanı, Fransa’ya tutum alan açıklamalar sürerken, TÜSİAD’ın açıklamaları ve Fransız sermayesiyle diyalog içine girmesiydi.

TÜSİAD ve DİEK-Türk-Fransız İş Konseyi toplanarak, sarsılan ekonomik ilişkileri onarmaya yönelik Fransa özel sektör temsilcileriyle toplantı yaptı. Toplantıda ekonomik işbirliğini hızlandırmak yönünde ortak kararlar alındı. TÜSİAD ve DİEK-Türk-Fransız İş Konseyi heyetlerinin yaptığı yazılı açıklamada; “iki kuruluşun Fransız özel sektörünü temsil eden kuruluşu MEDEF'le Paris'te yaptıkları toplantıda, iş dünyasının olumlu ilişkileri sürdürmedeki kararlılığının ortaya çıktığı”, “... Fransız ve Türk girişimcilerin gerginlikten üzüntü duydukları, son 10 yılda her iki taraf arasında gelişmiş ortak çıkarlara zarar veren siyasi gerginlik ortamının yumuşatılması, Türk ve Fransız girişimcileri arasında sağlanan olumlu ve güvenli işbirliğinin ve Türkiye'nin AB üyeliğine olan desteğin sürdürülmesi” gerektiği dile getirildi.

Bütün bu veriler ışığında şunu söyleyebilmek mümkün: Türkiye sermayesinin devleti, hükümeti ve MGK’sı, Ermeni soykırım yasasının Fransa meclisinden geçmesinden ve Chirac tarafından onaylanmasından rahatsız oluyor ve buna karşı Fransa’ya bazı göstermelik yaptırımlar uygulamak istiyor; ama şu anda bu konuda daha ileri adımlar atmaktan da çekiniyor. "Milli" duygularının incinmesine rağmen bunu tercih etmiyor. Bunun nedeni ise, onaylanan soykırım yasasının şu haliyle Türkiye açısından bir yaptırım değeri ifade etmemesi, böyle bir nitelik taşımamasıdır. Yasa şu anda sadece Fransız Parlamentosu’nca onaylanmış durumda ve sadece tavsiye kararı niteliğindedir.

Türk burjuvazisinin bir yandan Fransa’ya yaptırım uygularken, diğer yandan ilişkilerini devam ettirmeye çalışmasının önemli bir nedeni, Türkiye ekonomisinde ve ticari ilişkilerde Fransız sermayesinin önemli yer tutması olsa gerek.

Fransa, Türkiye’nin toplam ihracatı ve ithalatında 5. sırada yer alıyor. Yabancı sermaye yatırımlarının yaklaşık yüzde 21’lik kısmı Fransız firmalarına ait. Fransa, Türkiye de izin verilen yabancı sermaye içerisinde büyüklük açısından ilk sırada yer alıyor. Sağlık alanında da Sağlık Bakanlığı’nın rutin olarak uyguladığı kızamık, çocuk felci, karma aşı, tetanoz, suçiçeği aşılarının neredeyse tamamı Fransa’dan ithal ediliyor. Aşıda yerli üretime geçemeyen Türkiye’nin, Fransa’dan aşı alımını kesmesi ise gelecek 10 yıl boyunca sözkonusu değil. Bu konuda Fransa’ya eli mahkum.

Açıkça görülüyor ki, Ermeni soykırımı olayının tarihte nasıl yer alacağı, dünya ölçüsündeki çıkar ve güç ilişkilerine bağlı. Sürecin ileride Türk burjuvazisi ve Ermeniler açısından nasıl bir şekil alacağı da yine aynı koşula bağlı.

Yeryüzünde yaşanan katliamların, kırımların tarihteki gerçek yerini almasını, hesabının sorulmasını, katliamcıların tarih önünde yargılanmasını emperyalistler ve gericiler asla yapamaz. Zira onlar tarih karşısında hakem değil, suçlu konumundadırlar. Hepsinin elinde halkların kanı vardır, hepsi tarih ve insanlık önünde suçludurlar. Tarihsel gerçekliklerin yerli yerine oturtulması için bile devrim ve devrimin adaleti vazgeçilmez koşuldur.




Afiş asanlara 12 yıl 8 ceza veren çürümüş sermaye adaleti, kanlı katillere 4 ve 6 yıl ceza vermekle yetindi!..

Susurluk pisliğini devrim temizleyecek!

Adı Susurluk’taki davaya karışan üç-beş tetikçinin “çete kurmak” suçlamasıyla yargılandığı dava nihayet sonuçlandı. Sanıklardan 2’sine 6’şar yıl, diğerlerine 4’er yıl hapis cezası kesildi. Davayı gören mahkeme, sökonusu çetenin neden kurulduğu, çete mensuplarının hangi suçları işlediği vb. ile ilgilenmedi. Yani, kanlı Susurluk pisliğinin yakınlarına bile uğramadı.

Davaya ilişkin gerçek böyle olduğu halde, düzen medyasının davayı ve sonucunu yansıtış biçimine bakılırsa, “Susurlukçular en ağır cezalara çarptırılmış”, “verilen cezalar karşısında şok olmuşlar” vb. Özetle adalet yerini bulmuş, “Susurluk davası sonuçlanmış”, böylece olay artık bitmiş, kapanmıştır. Davanın bu yansıtılış biçimi, arzulanan oldu-bitti imajını yaratamasa da, Susurluk medyasının üstlendiği yeni suçu ortaya koymaya yetmektedir.

Medya Susurluk’u unutturmaya çalışıyor. Çünkü, kendisi de bu suç çetesine dahildir. Her kanlı katliamda parmağı vardır. Bunu devrimciler biliyor, işçi ve emekçiler biliyor, üstüne üstlük bu artık kirli “andıç” skandallarıyla da belgelenip kanıtlanmış bulunuyor. Susurluk’taki kaza kirli-kanlı ilişkileri ortaya saçmadan önce, kontr-gerillanın tüm alanlarda olduğu gibi medyadaki faaliyeti de “gizli” ajanları üzerinden yürüyordu. Kazadan sonra ise epey bir değişiklik oldu. Dün gizlice işlenmiş suçlar, suç örgütlerinin şefleri ağzından alenen savunulur hale geldi. Ağar’ın “1000 operasyon” itirafı gibi. Ve artık medyadan da, daha açık ve daha bütünlüklü bir görev üstlenmesi istenir ve beklenir oldu. Bu yeni süreçte kendisine yüklenen görevi medyanın nasıl yerine getirdiğinin son örneği ise cezaevi katliamı oldu. Medyanın bu katliam sırasında sergilediği tutum, “1000 operasyon” suçlularından çok daha ağır ve iğrenç bir suç örneğidir.

Devletin kontra örgütlenmesiyle, işlenen kimi suçların teşhir olan failleri arasındaki bağlantıyı gizleme, bir kaç maşayı sözde suçlayarak devleti aklama operasyonlarının sonuncusu, üç-beş tetikçinin üç-beş yıl cezaya çarptırıldığı (üstelik tetikçilikten bile değil), sözde Susurluk davası oldu. İlginç bir tesadüftür; Susurluk’un katillerini 4’er yıl hapisle ödüllendiren Susurluk yargısı, 2 tişört ve 400 bin lira para çalmaya 24 yıl ceza kesiyordu. Büyük bir çelişki, bir adaletsizlik gibi görünebilir. Oysa, sermaye düzeni ve devletinin neden kokuşup çeteleştiğinin, neden tarihsel olarak tükenip bittiğinin en veciz tablosudur bu.

Susurluk, kokuşmuş düzenin ve çeteleşmiş devletin bir kaza üzerinden sembolik bir dışa vurumuydu. Düzen de devlet de yerli yerinde duruyor, bundan dolayıdır ki Susurluk’la simgelenen kirli ve kanlı ilişkiler yumağı da yerli yerinde duruyor.

Susurluk pisliğini, onu üreten pislik düzenini ve onu gerçekleştiren çeteleşmiş devleti yıkarak bizzat devrimin kendisi temizleyecektir.



Susurluk devlettir!

(...)

Başbakanlık Teftiş Kurulu raporunda da açıkça belirtilen çete-devlet-mafya ilişkisine kamuoyunun gösterdiği tepkiler üzerine açılan davanın hedefi, hiçbir zaman gerçek "Susurluk" failleri olmadı. Davada yargılananlar kendilerine verilen emirleri yerine getiren özel tim mensupları ve amirleri oldu. Susurluk gerçeğinin siyaset ayağı sürekli "dokunulmazlık" zırhına bürünürken, devlet ayağı da görmezlikten gelindi.
1990-1996 yılları arasında meydana gelen çok sayıda faili meçhul cinayet, gözaltında kayıp ve yargısız infazların tümünün sorumlusu olarak yargılanan 12 kişiyi göstermek ve bu kişilere verilen sembolik cezalarla olayları geçiştirmek, asıl sorumlularını, iktidarın gizli güç odaklarını aklamak dışında hiçbir şeye hizmet etmeyecektir.

Susurluk gerçek anlamıyla hiçbir zaman çözülmek istenmedi. Çünkü gün ışığına çıkan her bilgi devletin kendisi dışında gördüklerine, Kürt işadamlarına, aydınlara, bölge insanlarına nasıl vahşi bir imha politikasını izlediğini, toplumsal kargaşayı ve kaosu nasıl körüklediğini de açığa çıkarıyordu. Bu nedenle, Susurluk ilişkileri gizlendi. Kamuoyunun tüm tepkilerine rağmen gerçeklerin açığa çıkarılmasına izin verilmedi.

Bu yargılamayı gerçek faillerin cezalandırılmalarından çok, meydana gelen tüm faili meçhul cinayetler, gözaltında kayıplar, devlet-çete-mafya ilişkilerini gizlemeyi amaçlayan bir yargılama olarak görüyoruz.

Bizler insan hakları savunucuları olarak bir kez daha sesleniyoruz; gerçek sorumlular yargılanmadıkça, devlet aklanmayacaktır.

Susurluk devlettir!..

İHD İstanbul Şubesi
12.02.2001