ARSIVANA SAYFA
 
27 Ocak '01
SAYI: 04
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Çürümüş ve kokuşmuş düzeniniz er-geç yıkılacak
Yeni bir şovenist histeri kampanyası
Ankara Tabip Odası İnsan Hakları Komisyonu'nun raporu
Gebze Cezaevi'nde yeni bir operasyon hazırlığı mı?
Tahkim yasasını tamamlayan yeni yasalar gündemde
Enerjideki yağma ve soygun örtbas ediliyor!
Enerji krizi sektörün krizi mi?
İstanbul belediyelerinde tensikat saldırısı gündemde
Cengiz Tekstil İşçileriyle Dayanışma Gecesi
Öncü işçi inisiyatifine dayalı girişimleri yaygınlaştıralım!
Tüm Yargı-Sen yöneticileri gözaltında
Kıbrıslı emekçilere saldırı hazırlığı
Kadına karşı şiddet
Direniş,katliam ve sol hareket
Katliam ve direniş/4
Faaliyetlerimiz ve eylemlerimiz sürüyor
Hücre karşıtı muhalefet
Gençlik
Tutsak temsilcileri ile heyetler arasında yapılan görüşmeler/4
Kapitalizm bir yolsuzluklar, hırsızlıklar ve skandallar rejimidir
Nazım vatan hainliğine devam ediyor
Hümanizm mi, iki yüzlülük mü?
Mücadele Postası







 
 

Terör ve yıldırma operasyonu tüm hızıyla sürüyor...

“Anadolu Ajansı’nın hedef göstermesi sonucu Genel Merkezimiz polislerce basıldı...”

Bugün saat 10.50’de derneğimizin Genel Merkezi Ankara Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Bürosu’na bağlı sivil polisler tarafından basılarak aranmıştır. Genel Merkezimizde arama yapan polisler, derneğimizde bulunan 6 bilgisayara, evraklara ve arşivlere el koymuşlardır. Yöneticilerimizin ve derneğimizde bulunan bazı dökümanların fotoğrafları çekilmiştir. Bu arama saat 13.15’e kadar devam etmiştir.

Polisler, aramaya gerekçe olarak; Yunanistan’dan para alındığına dair bazı gazetelerde yer alan Anadolu Ajansı kaynaklı haberi göstermiştir. Söz konusu haber 20 Ocak 2001 tarihinde Hürriyet Gazetesi’nde “Yunanistan, İHD’ye para veriyormuş” başlığı ile, 21 Ocak 2001 tarihinde ise Asabi Gazetesi’nde “Yunan Beslemeleri” başlığıyla yayınlanmıştır. Bu konu NTV ve CNN Türk adlı televizyon kuruluşlarında da haber olarak yer almıştır.

Hiçbir devlet, hükümet ve resmi kurumdan bağış almamayı ilke edinen derneğimiz, bu haberler üzerine araştırmalara başlamış ve aynı gün söz konusu haberin kaynağına ulaşarak haberin orijinal metnini tercüme ettirmiştir. Anadolu Ajansı’nın Yunanistan Haber Ajansı ANA’ya dayanarak yaptığını iddia ettiği haberle, haberin orijinal metni karşılaştırılmış ve haberin gerçekle bir ilgisinin olmadığı anlaşılmıştır. Yunanistan Haber Ajansı, haberlerinde İnsan Hakları Derneği’nin adının geçmediğini belirterek sözkonusu haberi yalanlamıştır.

Aynı haberin Yunanistan Dışişleri yetkilileri ve Yunanistan Büyükelçiliği tarafından da yalanlanması üzerine, haberi yayınlayan N TV ve CNN Türk adlı özel televizyon kanalları haberi düzelterek yayınlamışlardır. Derneğimizin uyarılarına ve Yunanistan Büyükelçiliği, Yunanistan Haber Ajansı ile Yunanistan Dışişleri yetkililerinin söz konusu haberi yalanlamasına rağmen Anadolu Ajansı söz konusu haberi düzeltmemekte direnmiştir.

Anadolu Ajansı’nın bu tutumu, halkın doğru haber alma ve bilgilenme hakkının ihlalidir. Ayrıca sivil toplum örgütlerini hedef gösteren bu tür haber yapmak gazetecilik mesleği etiği açısından da sorgulanması gereken bir davranıştır.

Gazetecilik, bir haberi doğru bilgi ve belgeye dayanmadan, kendi düşünce ve davranış yapısına göre yayınlamak ve biçimlendirmek değildir. Anadolu Ajansı, yargısız infaz yapmış ve derneğimizi bazı çevrelere hedef olarak göstermiştir. Gazetecilik, bir yargısız infaz kurumu olamaz ve bu amaçla da kullanılamaz. Buna kimsenin de hakkı yoktur.

Özellikle bu haberi yapan Başbakanlık’a bağlı resmi haber ajansı Anadolu Ajansı olunca bunun daha fazla sorgulanması gerektiği düşüncesindeyiz. Bu haber bizlerde, haberin tek başına bağımsız bir haber olmadığı ve yayınlanmasının bir amacı taşıdığı kuşkusunu da uyandırmıştır.

Derneğimize yapılan bu baskın da bu kuşkularımızı haklı çıkarmıştır. Nitekim bizlere bu kuşkuyu veren daha önce de buna benzer haberler yayınlanmış ve bu tür yanlış haberler yüzünden derneğimizin Genel Başkanı Akın Birdal 18 Mayıs 1998 tarihinde suikaste uğramıştır.

İnsan hakları savunucularını hedef göstermek ve aslı astarı olmayan haberlerle yıpratmaya çalışmanın kimseye faydası yoktur. Bunun ancak, Türkiye’de demokrasinin yerleşmesini istemeyen, insan haklarına saygı duymayan, karmaşa ve kandan medet umanlara faydası vardır.

Bizler insan hakları savunucuları olarak tüm baskılara ve yanlış haberlere, karalamalara ve saldırılara rağmen doğru bildiğimiz insan hakları mücadelesi yolundan yürümeye devam edeceğiz.

Anadolu Ajansı’nı, sivil toplum örgütlerini ve insan hakları savunucularını hedef göstermekten vazgeçmeye, yayınladığı ve doğru olmadığı belgelerle kanıtlanan haberini derhal düzeltmeye ve İnsan Hakları Derneği’nden özür dilemeye çağırıyoruz.

İHD İstanbul Şubesi/25 Ocak 2001



Hümanizm mi, ikiyüzlülük mü?

Emekçi kitlelerle düzen arasındaki çatışmanın keskinleşmesi, ara konumda olanları safını belirlemeye zorlar. Hele de emekçilerin mücadelesi devrimci örgütlü güçler üzerinden yürüyorsa ya da onunla birleşme imkanları artmışsa, sömürü düzenini ayakta tutma çabasında olan sermaye düzeni, kendi hukukunu da ayaklar altına alır. Her türlü şiddet ve terör (saldırı, gözaltı, işkence, tutuklama, kirli medya üzerinden psikolojik savaş vb.) acımasız bir şekilde uygulanır. Sürecin seyri, ortada yalpalayıp duranları bir ikilemle karşı karşıya bırakır. Ya zulme karşı çıkmak -ki bu tercih düzenin yükselttiği şiddetin hışmına uğrama riski taşır- ya da doğrudan veya dolaylı, açıktan veya kılıfına uydurarak, emekçileri hedef alan zorbalığın yanında saf tutmak.

Somut olarak, devletin cezaevlerine dönük saldırı ve katliamlarına karşı esnemeden devam eden devrimci direniş çizgisi egemenlerin planlarını bozmuştur. Bu gelişmeler sermaye iktidarının fiili bir sıkıyönetime başvurmasını beraberinde getirmiştir. Artık en basit bir muhalif tepki ya da eylem kolluk kuvvetlerinin saldırılarına maruz kalmakta, bunun yetmediği yerde cüppeli zorbalar devreye girmektedir. Böyle bir gerçeklik karşısında insani duygularını koruyan herkes isyan eder. Peki, sözde hümanist geçinen, insanın yaşama hakkının kutsallığından dem vuranlar nasıl tepki veriyorlar? Bu sözde iddialarına sahip çıkabiliyorlar mı? Görülen o ki, ne katliama karşı tavır alabiliyorlar, ne hücrelerde devam eden işkenceye seslerini çıkarabiliyorlar. Böylece sözde hümanistlik iddiaları da ortada kalıyor.

Hümanizm sınıf ayrımlarının üstünü örter. İnsanı sınıfsal konumundan bağımsız olarak ele alır. Bu bakışaçısı; azınlığın çoğunluğu egemenliği altına alıp sömürdüğü kapitalist toplumsal düzeni meşrulaştırır. Diğer taraftan, kapitalizmin vahşetine karşı kendi içinde tutarlı bir hümanizmi savunmak da bir anlam taşıyabilir, fakat bu alandaki tutarlılık bile düzenle karşı karşıya gelmeyi dayatır. Ancak sözümüz bunlardan çok, hümanizmi gericiliklerine kılıf olarak giydirenlerdedir. Hümanizm iddiası ile ortaya çıkan, çoğu küçük-burjuva ve bir kısım sözde aydın, son süreçte hümanist değil yalnızca ikiyüzlü olduklarını tescil ettiler. Hem de kavramları tersyüz ederek. Bulundukları yerin (katliama karşı durmama) zıttı yerdeymiş gibi (güya insan yaşamına sahip çıkan) görünebilmek için, insancıl bir maske taktılar.

Öyleleri var ki, insanların toplu olarak katledilmesine, yaralanmasına ve sakat bırakılmasına sessiz kalıyorlar. Sonra devrimcilerin direnişini karalayarak örgüt baskısı vb.ucube yakıştırmaları öne çıkarabiliyor, bundan hareketle yaşam hakkını savunuyorlar. Yani devrimcileri kendi örgütlerine karşı savunuyorlar (bu aşağılık yalan çöktüğü halde). Katil başbakanlarından öğrenmişler herhalde bu tür bir hümanistliği. İkiyüzlülük sınırlarını bile çoktan aşmışlar.

Bir hümanist insanlara “onursuz bir yaşamı kabul edin” deme hakkını kendinde bulabilir mi? Bir hümanist insanın dimdik ayakta kaldığı sürece yaşamının bir anlamı olabileceğini bilmez mi?

Ama insan olmanın§ asgari kıstaslarından bile mahrum olanların, insanın yaşama hakkını savunmaları elbette beklenemez. Zaten bu kılıfa bürünerek öğüt verenlerin, çağrı yapanların asıl sorunları; dünyanın gözü önünde günlerce süren faşist katliama sessiz kalarak düştükleri utanç verici durumun üstünü örtmek, aynı zamanda hücrelere meşruluk kazandırmaktır.

Çürümüş düzenin hümanist savunucularının bu kadar düşkünleşip sefilleştiği bir yerde, düzenin diğer savunucularının ne durumda olduklarını tahmin etmek zor olmasa gerek. Tahmin etmeye ne gerek, pratikleri ortada duruyor. Nazizmin mirasçısı oldukları her yeni icraatlarıyla ortaya çıkıyor. Tarih karşısında gericileşmiş, soygun, sömürü ve yağmayla bir avuç asalağa çoğunluğun ürettiklerine el koyma olanağı veren kapitalist sistem, onmilyonlarca emekçiyi yoksulluk, işsizlik, fiziki ve moral yozlaşmaya mahkum etmektedir. Böyle bir düzeni savunanlar, niyetleri ne olursa olsun, düşkünleşmekten kurtulma şansına sahip değillerdir.

Tüm bu çürümüşlük ve kokuşmuşluk ortamına, faşist cellatlığa rağmen, insan dimdik ayaktadır. Zulme boyun eğmeyen, her türlü çürümüşlüğe karşı onurunu koruyan ve ölümüne savunan devrimciler şahsında gelecek umudu güçlenmektedir. Bu sayede tüm değerlerin üreticileri, içinde bulundukları kölelikten kurtulmanın yolunu da görme imkanı buluyorlar. Sınıfsız, sömürüsüz bir dünya kurma mücadelesinde önde yürüyenler yaşamı üretenlerle buluşabildikleri ölçüde, asıl güçlerine kavuşacaklardır. Ama onlar yüklendikleri tarihsel sorumluluğun bilinciyle yürünecek yolu şimdiden döşüyorlar. Hem de yaşamlarını ortaya koyarak. Bu, yaşamın ölümüne savunusudur. Cellatları tereddüt ve acz içinde bırakan, devrimin örsüyle çelikleşmiş bu bükülmez iradedir. İkiyüzlü hümanistleri rahatsız eden de budur.