ARSIVANA SAYFA
 
27 Ocak '01
SAYI: 04
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Çürümüş ve kokuşmuş düzeniniz er-geç yıkılacak
Yeni bir şovenist histeri kampanyası
Ankara Tabip Odası İnsan Hakları Komisyonu'nun raporu
Gebze Cezaevi'nde yeni bir operasyon hazırlığı mı?
Tahkim yasasını tamamlayan yeni yasalar gündemde
Enerjideki yağma ve soygun örtbas ediliyor!
Enerji krizi sektörün krizi mi?
İstanbul belediyelerinde tensikat saldırısı gündemde
Cengiz Tekstil İşçileriyle Dayanışma Gecesi
Öncü işçi inisiyatifine dayalı girişimleri yaygınlaştıralım!
Tüm Yargı-Sen yöneticileri gözaltında
Kıbrıslı emekçilere saldırı hazırlığı
Kadına karşı şiddet
Direniş,katliam ve sol hareket
Katliam ve direniş/4
Faaliyetlerimiz ve eylemlerimiz sürüyor
Hücre karşıtı muhalefet
Gençlik
Tutsak temsilcileri ile heyetler arasında yapılan görüşmeler/4
Kapitalizm bir yolsuzluklar, hırsızlıklar ve skandallar rejimidir
Nazım vatan hainliğine devam ediyor
Hümanizm mi, iki yüzlülük mü?
Mücadele Postası







 
 

Ne yapsanız boşuna!
Çürümüş ve kokuşmuş düzeniniz
er-geç yıkılacak!


Ecevit hükümetinin daha kurulduğu günden itibaren neredeyse tüm sorunların çözümünü döne döne cezaevleri sorununa bağladığı biliniyor. Cezaevleri sorununun çözümünü de F tipi zindanların hücrelerine... Bu söylemin demagojik bir yanı bulunmakla birlikte, Ecevit ve hükümetinin (onların şahsında rejimin) ne kadar ciddi olduğunu göstermeye, cezaevlerindeki kanlı katliamları yeter de artar. İki yılı bulmayan icraatları sürecine, 26 Eylül ‘99 Ulucanlar ve 19 Aralık 2000 tüm cezaevleri olmak üzere iki büyük katliam ile, çeşitli cezaevlerine yönelik defalarca denedikleri katliam girişimlerini sığdırabilmişler, onlarca devrimciyi en vahşi, en aşağılık yöntem ve araçlarla katletmişlerdir.

Düzenin bu akıl yürütmesinde, bir gerçek, bir de hayal, birbirini çürütür biçimde yer almaktadır aslında. Pek çok yalan ve safsatayla sunulan “cezaevleri sorunu” söylemini bu süslerinden arındırır, asıl ifadesine kavuşturarak söylersek; evet, sistem devrim sorununu çözmeden, örneğin İMF programını kolayından hayata geçiremeyecektir. İşçi sınıfı ve emekçilerin tam köleliği üzerine kurulu hayallerinin hiçbirini gerçekleştiremeyecektir. Buraya kadar son derece mantıklı görünen bu akıl yürütmenin, devrim sorununun çözümünü de götürüp zindanlara bağladığı noktada, artık mantığı ve gerçekleri bir yana bırakıp, boş hayallere daldığını söylemekte hiçbir mahzur yoktur. 19 Aralık katliamı ve sonrasında yaşananlar bunu yeterince kanıtlar niteliktedir.

Son katliam saldırısı ve F tipi hücrelerin faaliyete geçirilmesiyle birlikte, devrimci eylemlerin “içeriden” idare edildiği demagojik söylemi başta olmak üzere, cezaevlerindeki devrimci tutsaklar üzerinden yürüttükleri yalan ve safsata kampanyası tümüyle çökmüş bulunuyor. Zaten, “cezaevi sorununu çözersek terör sorununu bitiririz” söyleminin, esasta, kanlı katliamlarına bir meşruiyet zemini hazırlamanın dışında, kendileri açısından da inandırıcı bir yanı bulunmuyordu. Devrimci hareketi bitirmek değil, fakat ayrıştırmak ve yıldırabildikleri tüm kesimlerini devrimden uzaklaştırmak gibi bir hedefleri vardı elbette. Sadece devrimci hareketin sallantılı kesimleri üzerinden değil, ilerici-demokratik muhalefet üzerinden de belli beklentileri vardı. Ek olarak, böylesine hunhar girişimlerle esasta işçi-emekçi kitleleri terörize ederek sindirebilmeyi umuyorlardı.

İşte nihayet, onlarca devrimcinin cesedini çiğneyerek hücreleri doldurdular. Peki sonuç ne? Hangi iddiaları gerçekleşmiş oldu böylece? Hücrelerde “örgüt baskısından kurtulan” devrimciler direnişi mi bıraktılar? Yoksa “içerideki şefleri” emir veremediği için dışarıda devrimci eylemler son mu buldu? Ya demokratik muhalefet cephesi? Tüm Yargı-Sen, Barolar, İHD’nin bazı şubeleri ve Tabipler Birliği örnekleri önümüzde. Özellikle muhalefetin bu örgütlü kesimleri devlet terörüne kolayından boyun eğmeyeceklerini kanıtlayan onurlu tutumlarıyla tüm diğer kesimlere örnek oldular. Özellikle Tüm Yargı-Sen’e yönelik son gözaltı ve tutuklama terörü ile barolara yönelik sorgu tehdidine verilen yanıt, hücrelerde süren ölüm oruçlarının ardından düzenin suratına indirilen ikinci tokat oldu.

Demek ki, düzeninki boş bir hayalmiş. Ne F tipi hücrelerle cezaevi sorunu çözülebilirmiş, ne de cezaevi sorununu götürüp F tipine bağlamakla devrim sorunu.

Bunun böyle olduğunu düzenin sahipleri ve uşakları bilmiyor değiller elbette. Çeşitli sözcüleri ve ideologları ağzından zaman zaman itiraf etmek zorunda kaldıkları gibi, sistemin devrimi sürekli besleyen yapısal sorunlarını çözmeden devrim sorununu çözmeye çalışmak, bataklıkta sinek avlamaktır sadece. Ne var ki, bunu bilmeleri yetmiyor. Bataklık sistemin kendisi olduğu oranda, kurutmak bir yana, her türlü kirli atıkla sürekli beslemek zorunda kalıyorlar. Dolayısıyla da sadece sonuçlarıyla uğraşarak havanda su dövmek...

Sadece 19 Aralık katliamından bu yana yaşananlara kabaca bir gözatmak bile, sistemin köklü çözümsüzlüklerini göstermek için fazlasıyla yeterli olacaktır.

Örneğin enerji operasyonu: Tüm bilgiler ortaya dökülmemekle birlikte, sistemin nasıl baştan ayağa bir hırsızlık, kapkaç ve soygun düzeni haline geldiği, bu operasyonla bir kez daha görüldü. Ülkenin enerji ağı ve kâr olanakları tam da emperyalist tekellerin yağmasına açılmaya hazırlanırken, yağmanın içerde çoktan başlamış olduğu ortaya çıktı. Yağmalayanlarla yağmalatmaya hazırlananlar ise aynı kişiler. Hükümettekiler ve yakınları. Pislik öylesine yaygın, öylesine derin ki, operasyon bir başladı bir türlü ilerletilemiyor. Lağıma soktukları elin hangi “önemli” şahsiyeti çekip çıkaracağını bilemedikleri için pisliği karıştırıp duruyorlar, ama öteye gidemiyorlar.

Örneğin, hazırlanan son yağma yasası: Bu İMF uşağı hükümet, deprem yıkımı arasında geçirme arsızlığı gösterebildiği Tahkim Yasası’nın gerektirdiği iç hukuk düzenlemelerini, bir yılı aşkın bir zaman diliminin ardından ancak yapabilecek imkana kavuştuğunu düşünüyor. Hazırladığı “Endüstri Bölgeleri Hakkında...” kanun tasarısı ile emperyalist sermayenin önünü tümüyle açmaya çalışıyor. Bu amaçla pek çok “koruyucu” yasayı yürürlükten kaldırmadan geçersiz hale getiriyor.

Aynı süreçte asgari ücret 102 milyon lira olarak belirleniyor. Her çeşit örgütlü tavır devlet terörüyle bastırılmaya çalışılıyor. Sadece devrimci örgütler değil, demokratik kitle örgütleri ve sendikalar sistemli biçimde polisiye ve cezai saldırılara maruz bırakılıyor. 1 Aralık’ta iş bırakan onbinlerce kamu emekçisine ceza tehdidiyle soruşturmalar açılıyor. Sendika ve dernek şubeleri basılıyor, kapatılıyor, yöneticileri işkenceli gözaltılardan geçiriliyor, tutuklanıyor, vb., vb...

Emperyalizmin onursuz uşakları olduklarını defalarca kanıtlamış bulunan hükümetteki Ecevit ve suç ortaklarının İMF programını uygulamadaki kararlılıkları, hazırladıkları yasalar kadar, işçi ve emekçilere, devrimci harekete yönelik saldırılarında da kendini gösteriyor. Ancak iş uygulamaya geldiğinde, tek başına “kararlılık” yeterli olmuyor. Zemin ve imkan da gerekiyor, ki sistemin bu konularda eli-kolu bağlı sayılır. Son derece çürük bir zeminde kendisi sürekli dibe çekilirken, o zeminin ürettiği devrimci olanaklar yoluna engel çıkarmaya, imkanlarını tüketmeye devam ediyor. Kullandığı tüm zor tedbirleri (onlarla birlikte kurtulma umutları) döne döne boşa çıkıyor.

Nasıl çıkmasın ki?
Bir yandan kaynak sıkıntısından yakınarak asgari ücreti 102 milyon gibi komik bir düzeye çekeceksiniz, diğer yandan banka hırsızlarına trilyonlar aktaracaksınız. Bir yandan onbinlerce depremzedeye yapılan yardımları iç edecek, diğer yandan hırsız ve katil müteahhitlere kalıcı konut ihaleleri vereceksiniz. Bir yandan terör demagojisi arkasına sığınıp devrimcileri katlederek devrimci örgütleri zayıflatmaya çalışacaksınız, diğer yandan sendikaları ve demokratik kitle örgütlerini basıp, yöneticilerini “yardım ve yataklık”tan DGM’lerin karşısına çıkaracaksınız. Hem ülkenin tarımını, enerjisini, iletişimini, ulaşımını, madenlerini, işgücünü emperyalist tekellerin önüne atacaksınız; hem de “Fransa protestoları” ile milliyetçilik gösterileri yapacaksınız. Hem İMF-TÜSİAD yıkım programını kararlılıkla uygulamayı sürdürecek, hem yıktığınız ekonominin altında devrimi ezmeye çalışacaksınız.

Sonra da kitlelerin yalanlarınıza kanmasını, yıkım programlarınıza kölece boyun eğmesini, katliamlarınıza göz yummasını bekleyeceksiniz. Devrim inancını yitirmesini umacaksınız.

Umut ve beklentilerinizin ne kadar temelsiz, ne kadar boş olduğu açık değil mi?

Tuttuğunuz yol, “ne pahasına olursa olsun” uygulamaya çalıştığınız program, sınıflar arasındaki uçurumu, dolayısıyla çatışmayı son hızla derinleştirirken, devrimden kurtulmayı umamazsınız. Çünkü devrim, tam da yarattığınız bu sorunların tek ve kalıcı çözümüdür.