ARSIVANA SAYFA
 
13 Ocak '01
SAYI: 02
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Direnişi emekçiler cephesinden büyütelim
"Psikolojik savaş"ın söz kurmaylığına soyunanlar katliamdan askeri kurmay kadar sorumludurlar
Dışarıda direnişi örgütlemekk acil ve ertelenemez bir görevdir
Katliamın bilançosu katliamı belgeliyor
İMF programının faturasını kapitalistler ödesin
"Beyaz Enerji Operasyonu"nun gösterdikleri
Sermaye patronları Türkiye'yi açık köle pazarına çevirmek istiyorlar
Sınıf hareketi
Bir fabrikadaki işçilerin katliama tepkileri!
Güney Kürdistan'da işgale son!
Balkan sendromu
Gençlik hareketinde yükselme eğilimi, görev ve sorumluluklar
Katliam ve direniş/2
Devlet solundan katliama onay
Katliam, direniş ve soysuzluk...
Gençlik
Tutsak temsilcileri ile heyetler arasında yapılan görüşmeler/2
Zindan direnişine yurt dışı desteği
Taş köprü ve kızıl düş!
Ölüm orucu direnişçilerinden mektup
Yaşamı ölümüne savunmak!
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 

Taş köprü, kızıl düş...

T. Onur

Hücrede...

Bir Ölüm Orucu Direnişçisi... En yalın anlamıyla insansızlık kapanında... Yattığı yataktan gözlerini şafağa açar. Her sabahki gibi beyni yine devrimcinin beynidir. O an köpürerek taşan bir sıcaklık kaplar bedenini: ONUR. Büyük bir coşkuyla yataktan fırlar. Aynı onuru yaşadığı yığınlar gelir aklına, ardı sıra bir solgan: “Devrimci tutsaklar onurumuzdur!” En sevdiği marşlar saatlerce yankılanır kulaklarında. O muzaffer devrimin marşları... Ne yüzünde bir mimik, ne boğazında hıçkırık vardır ama, bir damla gözyaşı bırakır yanaklarına ölenler için.

Sonrada devrimin yenilmezliğini düşünür; devrimci iradenin teslim alınamazlığını... Tuhaf, çocuksu sorular sorar kendine: “Ayaklarımı dizlerimden kesseler... Diz çökmüş olur muyum acaba?” “Olmam” diye yapıştırır cevabı. “Çünkü sloganlarla haykırırım o zaman teslim alınamayacağımı”. “Peki dilimi keserlerse?” “Kessinler!” “Ellerim var; zafer işaretim, yumruğumla kudurturum köpekleri”. “Kollarım... Kollarımı kessinler diyelim”. “Onbinlerce yılın kini var gözlerimde, dayanamaz kaçırırlar gözlerini sinsice”. “Farzedelim gözlerime de mil çekti faşistler”. “Olsun. Yukarı kaldırırım başımı. Böylece bana asla boyun eğdiremeyeceklerini anlatırım onlara”

Kendisine sorduğu soruların cevabını bulmuştur: Devrimci irade teslim alınamaz! Bu gerçeğin, yaşamayı direnmeye indirgeyenlerce bir kez daha gösterilmesi için yeniden zafere odaklanır. Bir süre sonra içeri giren işkenceciler Ölüm Orucu Direnişçisinin havadaki yumruğuyla karşılanır.

***

- O avucundaki ne senin?
- Ne olacak taş.
- Sen o elindeki küçücük taşı nereye kadar atabileceğini sanıyorsun?
- Niye ama? Ben hep bu taşlardan koyuyorum sapana.
- Yalan söyleme. O taş 50 metreye bile gitmez.
- Ama...
- Sus hadi sus! Yürü gidelim. Ve şunu sakın unutma, İntifada hata kabul etmez.

İsyanda...

Barikatlar kurulmuştur, ardında tıpkı Filistin’deki gibi giderek özgürleşen neferler vardır. Göğüsler ilerde, omuzlar dik, kaşlar çatıktır. Emperyalizme karşı korunan ulusal onur sıkılı yumruklarda birikmiştir. Sımsıkı gerilmiş sapan lastikleri bırakıldığı anda göğe yükselen taşlar, Filistin toprakları üzerinde bir fanus gibi duran teslimiyet küresini tuzla-buz eder. Yerlere ihanet parçacıkları dökülür. Şimdi güneş bir başka parlamakta, alev alev yanmaktadır İntifada.

Barikat çocukları... Kurşun yağmurlarıyla eşelenip, kanla sulanan toprakların direnç çiçekleridirler. Ve bu topraklarda isyan yalnız onlarla anılır. Onbeşindeki ya da yirmibeşindeki, farketmez. Hepsi de çürüyen bir dünyayı omuzlarında taşır. Üstelik bu ağırlığa rağmen ordan oraya koşuşurlar. Yalnızca inançlı koşuşlar değildir bunlar. Aynı zamanda savaşçı bilgeliklerini de taşır.

Bir gün şiddetli bir çatışmanın ortasında bir ses duyulur: “Yaşasın özgürlük!”, “Yaşasın devrim!” Kurşunlara aldırmadan barikattan fırlayan ve elindeki kızıl bayrağı gökyüzüne asmaya çalışırcasına sallayan gence yönelir tüm gözler. Kim? Neden böyle bir hata yapar?

Oysa kendisinin haklı cevapları olduğunu düşünür. O da büyümüştür artık. Savaşacaktır. Savaş için öne atılmalıdır. İsrail askerlerinden hiç korkmaz. Bilir ki onlar “siyonizmin putları değil, emperyalizmin kağıttan kaplanlarıdır”. ‘87 İntifada’sında vurulan ağabeyinden öğrenmiştir bunu. ‘87 İntifada’sında 9 yaşındadır. Korkudan sokağa çıkamamış, bunun için de kendini hep suçlu hissetmiştir. Ve gün hesap günüdür. O gün elindeki kızıl bayrakla barikattan fırlayan aslında dokuz yaşındaki bir çocuktur. İşte bu yüzden yaptığı hata çocukçadır. Acı gerçek şudur ki, İntifada hata kabul etmez. Vurulur. Alnı kanlar içinde yere düşer.

***

- Ah başım!
- Aman! Geldim. İyi misin?
- Off... İyiyim, iyiyim. Başıma taş düştü.
- Neyseki kaskın başındaymış.
- Başımdaydı da ne oldu? Her tarafımız kask olsa ne olur? Bu maden başımıza yıkılacak bir gün!

Yeraltında...

Derin, karanlık, havasız.... Aslında tarif etmek de gereksizdir. Yalnızca onların, en alttakilerin, maden işçilerinin ülkesi; her yanı kapalı, ileriye doğru bir çıkışı olmayan gürültü koridorlarıdır. Ne var ki bunun ekmek kavgası karşısında hiçbir ürkütücülüğü yoktur. Yani madenler ölümün bile günlük çalışma içerisinde sıradanlaştığı yerlerdir.

Yine böyle sıradan günlerden biridir. Tüm işçiler çalışırken bir tanesi dalgındır. Maden gümbürtüsünün ritmine ayağıyla eşlik etmesinden bellidir bu. Bir düş kurmaktadır. Elindeki o “Allahın belası” kazmayı yukarı fırlatır. Toprakları yararak çıkarken gökyüzüne doğru, yüzüne vuran ışığa aldırmadan gözden kaybolana dek kazmayı seyreder düşünde. Sonra tebessüm eder; gülünç gelmiştir ona kendi düşü. Söylenir kendi kendine: “Kazmayı fırlatmak ha!”... Onaltı yaşında bir oğlu vardır. Ve ondan yana bir de umut içinde. O da olmasa şu kazmayı kaldırmaya da gücü kalmamıştır aslında. Bu gerçek daha da hırslandırır onu. Kazmayı daha iyi kavrayabilmek için avuçları bir karış açılmış, parmakları alabildiğine gerilmiştir. Ayalarını kazma sapına iyice oturtur. Serçe parmağından işaret parmağına doğru bir ahenkle (tıpkı bir kavalın dileklerini kapatır gibi) kapatır parmaklarını. Kazmayı belinden kavrar. Bir mengene gibi sıkar. Kolları, omuzları, gövdesi ve ayakları kasılır sırasıyla. Burun delikleri ve göz kapakları iyice açılır, dişleri sıkılıdır. Baretindeki ışığın aydınlattığı taşa doğru bakar. Aniden savurur kazmayı. Kafasındaki düşünceler ses olup konuşur onunla; “Vur!” der. Kaşlarını çatar ve öfkeyle kazmayı taşa durmadan vurur. Artık içindeki ses hiç durmadan konuşmaya başlamıştır; “Vur!” der. “Laf etmesin ustabaşı. Vur ki olma ekmeğinden. Vur! Vur! Üniversitede okusun aslan oğlun. Değişsin kaderin olan kölelik! Vur ki başına göçsün artık şu kömürden mezarlık! YETER ARTIK!”...

Kazmayı elinden fırlatır. Hırsla yere çömelip başını ellerinin arasına alır. Boğazı düğümlenir, gözleri yaşarır.

Ustabaşı ise onun çömelmiş olduğunu görmüş ve aklınca “kaytaran” birini yakalamıştır. Sinsice arkadan yaklaşarak sırtına şamarı yapıştırır.

- UYAN!

***

O gün işçiler kızıl bir düşe uyanır. Zira gün, fabrika işgallerinin tüm sanayi kentlerine yayıldığı, grevlerin devrimci misyonunu büyük ölçüde tamamladığı, iç savaş dengelerinin ezici bir ağırlıkla işçi sınıfı lehine döndüğü gündür. Bu aşamada devrim, artık yalnızca sürece yayılmış bir inisiyatiftir.

O gün kent meydanında büyük bir gösteri olacaktır. İşçiler bu yüzden oldukça sabırsızdırlar. Silahlarıyla birlikte işgaldeki fabrikalarının önüne çıkarlar. Dışarıda onları bekleyen gruptan bir kişi konuşma yapmak üzere onlara doğru bir adım atar. Tek bir sesle konuşmasına başlar...

“Yoldaşlar!
Bildiğiniz gibi, tırnaklarımızla kazıyarak bugünlere getirmiş olduğumuz süreç bir devrim sürecidir. Benim şu an sürece ilişkin bir değerlendirme yapmam anlamsız olur.

Fakat açıkçası sürecin getirisi bir takım sıkıntıları yaşıyoruz. Yiyecek stoklarının tükenme noktasına gelmesi de bunlardan birisi... Şu an yakın köylerde faaliyette olan geçici komünler vasıtasıyla bu sıkıntıyı gidereceğimizi umuyorum.

İçinde bulunduğumuz sürecin olağan bir başka sonucu da çok sayıda şehit vermemiz oldu. Ne yazık ki bunların ne isimlerini, ne de sayılarını bilebiliyoruz.

Tabi bunun yanında çok büyük kazanımlarımız da var; faşizmin ordusu büyük ölçüde dağıtıldı, devrim cephesine kazanılmış oldu. Yani artık çocuklarımızın, işçi-emekçi çocuklarının bize silah doğrulttuğu günler geride kaldı.

Farkındayım. Buraya kadar söylediklerim zaten hepinizin az-çok bildiği şeylerdi. Yani bir bilgi olarak; sabah saatleri itibarıyla bazı televizyon istasyonlarının ve diğer bir takım kitle iletişim araçlarının elimize geçmiş olduğunu öğrendik.

Bunun dışında Devrim Komitesi’nden bize ulaşan bir notta iki yeni slogan görülüyor. Bu günden itibaren atacağımız bu sloganlardan ilki; “Yaşasın proteler devrimimiz!” diğeri ise “Yaşasın Sovyetler!” olacak.

Birazdan meydana doğru yürüyüşe geçecek ve oradaki diğer kortejlerimizle buluşacağız. Bugünkü yürüyüş, bir anlamda da bir geçiş töreni olacak. Parti bayraklarımız, silahlarımız ve pankartlarımızla yürüyeceğiz. Böylece bugünlere getirdiğimiz mücadelemizi de selamlamış olacağız.

Konuşmamım başında da söylediğim gibi, bugünlere tırnaklarımızla kazıyarak geldik. Marksizm-Leninizm kimliğimiz, Parti irade ve eylem birliğimiz oldu. Kimi zorlu dönemleri bir avuç komünist militanla göğüsledik. Kimi dönemlerde kitleler saflarımıza aktı. Buna rağmen ideolojik-politik tutumuz hiç değişmedi. Komünistler olarak her zaman işçi sınıfının özünde devrimci olan karakterine güvendik sınıfı kazanacağımıza inandık.

Sınıflar mücadelesi tarihi bizi haklı çıkardı: Biz kazandık!





Direniş, yalan ve gerçeğe dair...

M. Dicle

Nikolai Ostrovski, gözlerini ve ayaklarını kullanma olanağından yoksun, derin fiziksel acılar içinde yatağında yatarken, ölümünden bir gün önce “Komsomolskaya Pravda” bürolarına telefon etti ve şu soruyu sordu: “Madrid direniyor mu?” Franko’nun faşist sürüleri İspanya başkentini kuşatmaya almışlardı. Evet, Madrid hala direniyordu ve Ostrovski neşeyle haykırdı: “Aferin onlara! O halde ben de direnmeliyim!”

Nazım Hikmet Bursa zindanlarında yatarken ve idamla yargılanırken, ajans haberlerini dehşetli merak ediyordu. Zira Kızıl Ordu ve dünya komünistleri emperyalizme ve faşizme karşı bir ölüm kalım savaşı yürütüyorlardı.

Bu iki örnek, komünistlerin yaşamla olan güçlü bağlarının veciz bir ifadesidir. Yaşadıkları mekandan bağımsız olarak komünistler, yaşamın nabzını tutmaya ve onunla soluk alıp vermeye her koşulda devam ederler. “Benim, bütün tezgahlarda paydosa giden/ Bir bahar akşamı dünyada” diyen bir yüreği hangi güç yaşamdan soyutlayıp ona boyun eğdirebilir? Böyle bir bilince hangi güç diz çöktürebilir? Bu yürek ve bilinç değil mi ki; “Diz çökerek yaşamaktansa ayakta ölmek yeğdir!” diyen.

Asalak ve çürümüş bir sınıf burjuvazi. Emeği hunharca yağmalayan bir sınıfın çıkarları nasıl savunulur? Bombayla, gazla, kurşunla, vahşetle... Ya da yalanla, çarpıtmayla, düşkünleşmekle, iğrençlikte sınır tanımamakla... İşte bu asalak ve sömürgenlerin düzenine boyun eğmeyi kendileri için onursuzluk sayan “yürekleri her dem maviye sevdalı”lar, “cihanın umutları” ve Spartaküs’ün ilk gerillasından Bedreddin’in müritlerine, Paris’in komünarlarından Petersburg’un proleterlerine, Hamburg barikatlarından Granma gemisinin yolcularına, Madrid direnişçilerinden Vietkong partizanlarına, Gazze şeridinde eli sapanlı İntifada direnişçilerine ve Kızıldere’den Diyarbakır zindanlarına, Ulucanlar’dan Ümraniye’ye, Bayrampaşa’ya kadar, insanlığın özgür geleceğinin sembolleri, kör gece vampirlerinin korkulu rüyasıdırlar.

Emekçilerin kanı ile beslenip semirenler, kravatlısı, papyonlusu, üniformalısı, berelisi, cüppelisi, takkelisi, gazeteci yaftalısına kadar tümü, yağmadan mahrum kalmamak için seferber olmuş durumdalar. Emperyalist efendilerine, yerli vahşi burjuvalarına, uşak ruhluluklarını ispat etmek için herhangi bir vahşetten çekinmemektedirler. Devrimcileri katlederken, insanlığın bütün değerlerini üretenlerin sefalet fermanını İMF’ye sunmaktadırlar. Zira onlar, efendilerinin attıkları kemiklerle beslenmektedirler.

Ninnileri yalan söylüyor. Okulları yalan öğretiyor. Generalleri, başbakanları, bakanları yalan demeçler veriyor. Dinleri yalan söylüyor, müftüleri yalan vaazlar veriyor. Televizyonları yalan gösteriyor, radyoları yalan okuyor, gazeteleri lağım kokuyor. Kurdukları bir yalan imparatorluğudur. “Annelerin ninnilerinden/spikerin okuduğu habere kadar. Yürekte/Kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı. O bir müthiş bahtiyarlık/Anlamak sevgilim. Gideni ve gelmekte olanı.”

Zulümleriyle gelecek özlemini, yalanlarıyla beyinleri hücrelere tıkmak istiyorlar. “İnancın ve kararlılığın olduğu yerde zulmün hükmü yoktur!” Sömürü yalanla örtülemez, sınıf savaşı yalanla engellenemez. Gerçek yaşamın kendisidir. Yaşamsa insanca olmalıdır. Yalan imparatorluğunda ise insanca yaşam olmaz.

İnsanca, kardeşçe ve özgür bir paylaşımın olduğu yaşama ulaşmak, uzun ve çetin bir yolu kat etmekten geçiyor. Bu yolu katetmek, gelecek özlemimizin coşkulu ve diri olmasını gerektirir. O halde, özlemlerimiz, beyinlerimiz ve bilinçlerimizle hücreleri paramparça etmeliyiz. İnsanlığın sınıfsız, sömürüsüz bir dünya idealini hücrelere kapatmak isteyenler, tarihin çöplüğüne atılmayı çoktan hakettiler.

"Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına
Dökülen diş çürüyen et
Bir daha geri dönmemek üzere
Yıkılıp gidecekler
Ve dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya
Dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle
İşçi tulumuyla
Bu güzelim memlekette hürriyet."