ARSIVANA SAYFA
 
13 Ocak '01
SAYI: 02
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Direnişi emekçiler cephesinden büyütelim
"Psikolojik savaş"ın söz kurmaylığına soyunanlar katliamdan askeri kurmay kadar sorumludurlar
Dışarıda direnişi örgütlemekk acil ve ertelenemez bir görevdir
Katliamın bilançosu katliamı belgeliyor
İMF programının faturasını kapitalistler ödesin
"Beyaz Enerji Operasyonu"nun gösterdikleri
Sermaye patronları Türkiye'yi açık köle pazarına çevirmek istiyorlar
Sınıf hareketi
Bir fabrikadaki işçilerin katliama tepkileri!
Güney Kürdistan'da işgale son!
Balkan sendromu
Gençlik hareketinde yükselme eğilimi, görev ve sorumluluklar
Katliam ve direniş/2
Devlet solundan katliama onay
Katliam, direniş ve soysuzluk...
Gençlik
Tutsak temsilcileri ile heyetler arasında yapılan görüşmeler/2
Zindan direnişine yurt dışı desteği
Taş köprü ve kızıl düş!
Ölüm orucu direnişçilerinden mektup
Yaşamı ölümüne savnmak!
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 

Zindan direnişi sürüyor...

Devrimci tutsaklar ölümün eşiğinde...

Dışarda direnişi örgütlemek
acil ve ertelenemez bir görevdir

19 Aralık zindan katliamı kuşkusuz ki Türkiye devrimci hareketinin tarihinde yaşadığı en büyük ve en alçakça saldırı olma özelliğini taşıyor. Büyük bir katliam yaşanmıştır, buna karşılık devrimci tutsaklar hayranlık verici bir direniş göstermişlerdir.

Katliamın ardından yapılan değerlendirmelerde doğal olarak bu görkemli direniş önplana çıkarılmıştır. Bu yerinde bir davranıştır, zira devrimci tutsakların ölümü hiçe sayan ve katliamcı güruhu acz içinde bırakan ölümüne direnişleri bunu fazlasıyla hakediyor. Ayrıca direnişin birçok vesileyle işlenip kitlelerle bütünleştirilmesi, devrimcilerin özellikle bu süreçte üstünden atlayamayacağı bir sorumluluktur. Direniş devrimci hareket için birçok açıdan kitlelerle buluşabilmenin olanaklarını arttırmıştır. Direniş öyle güçle ve inanç doludur ki, bunun karşısında sessiz ve tepkisiz kalmak adeta imkansız hale gelmiştir. Bu her iki cephe, devrim ve düzen cephesi için de böyledir.

Katliamcılar ve çanak yalayıcıları ellerinden geldiğince direnişin etkisini kırmaya çalışmaktadırlar. Kontra kalemşörlerin saldırıları ve karaçalmaları her zamankinin ötesine geçmiş ve azgınlaşmıştır. Karşılaştıkları direniş tablosu efendilerini olduğu gibi onları da çılgına çevirmiştir. Saldırganlıkları bunun içindir.

Devrimci örgütleri ölüm üzerinden siyaset yapmakla suçluyorlar. Ölümün hiçbir şeye çare olmayacağını söylüyorlar. Böyle yapmakla gerçekte korkularını bastırmaya, doğabilecek öfke patlamasının şimdiden önüne geçmeye çalışıyorlar. Zira direniş bu uşak takımının efendilerinde bile hayranlık yaratmıştır. Bunu bir biçimde dile getiriyorlar, şaşkınlıklarını gizleyemiyorlar. Katliamcı güruhun bile hayranlık duyduğu bir direnişten, sömürünün ve zulmün en katmerlisini yaşayan işçi ve emekçilerin, ulusal özgürlük istemleri katliamlarla bastırılmaya çalışılan ezilen halkların etkilenmemeleri, sarsıntı yaşamamaları mümkün mü? Devrimci tutsaklar tıpkı Ulucanlar’da olduğu gibi 19 Aralık katliamında da, yaşamlarının anlamını, işçi sınıfının, emekçilerin ve ezilen halkların kurtuluşu davasında bulduklarını, gördükleri işkencenin, çektikleri acının milyonlarca emekçinin çektiği acılardan daha ağır olmadığını ifade ediyorlar. İşte teslim alınmak istenen bu.

Bu toprakların devrimcileri öylesine büyük özveri ruhu taşıyorlar, davalarına öylesine bir ölümüne bağlılık taşıyorlar ki, bu özveri ruhu, bu adanmışlık ne yenilebilir, ne de teslim alınabilir.

Yineliyoruz, öne çıkan, katliamın vahşetine rağmen direniştir. Ancak, direnişin bu görkemi haklı olarak öne çıksa da, bu bizleri hiçbir biçimde rehavete sürüklememelidir. Direniş ilerici emekçi kitlelerde bir sempati ve hayranlık uyandırmış, tersinden katliam da devlete karşı kin ve öfkeye yolaçmıştır. Katliamın genel politik sonuçları devrim cephesinin lehinedir. Fakat tam da bu noktada katliamın devrim cephesine sunduğu olanakların ne denli etkin kullanılıp kullanılmadığı temel önemde bir sorundur. Faşist rejimle girilen savaşta politik ve moral zafer kazanılmış olsa da, zafer hala kazanılmış değildir. 30’u aşkın şehit verilmiş olmasına rağmen devlet hücrelerden vazgeçmeyeceğini açıklayan kararlılık gösterilerine devam ediyor. Anlaşılan o ki, devlet daha fazla ölümü göze almıştır. Devrimci tutsaklar bedel ödemek noktasında herhangi bir tereddüt taşımadıklarına göre, bundan sonra işleyen süreçte sorumluluk dışarının omuzlarındadır.

Peki dışarısı ne yapıyor? Katliama duyulan büyük öfke ve nefrete rağmen yaşanan sessizlik niye? Kabul etmek zorundayız ki, şu an toparlanmayı başaramayan toplumsal muhalefet içeriden gelecek ölüm haberlerini bekliyor. Tutsaklar SAG’ın başladığı ilk günlerde sürecin nasıl gelişeceğini biliyorlardı ve zaferi şehitlerimizle kazanacağız diyorlardı. Bu ülkenin devrimcilerinin en iyi bildiği şey, kazanılan hiçbir hakkın bedelsiz olmadığıdır. Bedeli çok ağır ödedik, 30’u aşkın şehit verdik ve bedel ödemeye devam ediyoruz. Böyle bir durumda dışarısı (bundan kastımız hücre karşıtı muhalefettir) sessizliğini sürdürecek mi? Katliamın yarattığı toz duman dağıldı, fakat muhalefet cephesi henüz toparlanabilmiş değil.

Toparlanmada belli nesnel zorluklar olduğu yeterince açık. Ancak iradi çabaların yetersizliği de aynı ölçüde açık. Vahşi katliam toplumun özellikle ilerici kesimlerinde devlete karşı büyük bir kin ve nefret yaratmıştır. Tersinden bu vahşi katliama karşı gösterilen eşine az rastlanır direniş büyük bir sempati uyandırmış, kitlelere güç ve güven vermiştir. Bu iki olgu hücre karşıtı muhalefet cephesinden çıkışa geçebilmenin başlıca olanaklarıdır. Bunların yanında, devletin bir bakanı ağzından verdiği “hücreleri erteledik” sözünü tutmayışı, hayata dönüş adını verdikleri operasyonun 30’u aşkın insanın hayatına maloluşu vardır. Bunlar çalışmalarımızda kitlelerle buluşabilmemizi, sıkı bağlar kurmamızı kolaylaştıracak etkenlerdir.

Operasyon öncesi süreçte DKÖ’lerin birçoğu Ölüm Orucu Direnişi’ni sahiplendi, destekledi. Uzun zamandır sessiz olan DKÖ’ler direnişin etkisi ve sarsıntısıyla harekete geçtiler. Bu önemli bir kazanım olmakla birlikte, bugünlerde DKÖ’ler cephesinde de bir geriye çekiliş sözkonusu ve bunun nedenleri biliniyor. Katliam operasyonları eşliğinde DKÖ’lere de baskınlar düzenlendi, yöneticileri gözaltına alındı, bazıları kapatıldı. Bu faşist baskı ve yasaklara boyun eğmeyip bugün hala direnişi sahiplenen, muhalefetini devam ettirmeye çalışanların olduğu da bir gerçek. Önümüzdeki günlerde tutsakların taleplerine sahip çıkan kurum ve kuruluşlara devletin azgın saldırıları tepkileri arttıracaktır. Devletin vahşeti ortaya çıktıkça tepkiler büyümektedir. Şu günlerde toplumun farklı kesimlerinden katliam lanetleniyor, Ölüm Orucu direnişçilerinin taleplerinin insani talepler olduğu ve bir an önce çözüm bulunması dile getiriliyor. Buna benzer bir dizi tepki ortaya çıkıyor. Buna rağmen hücre karşıtı muhalefetteki dağınık ve örgütsüzlük sürüyor. Oysa yüzlerce direnişçi ölümün sınırında.

Hücre karşıtı muhalefetin yaşadığa dağınıklığa son vermek acil ve ertelenemez bir görevdir. Faşist sermaye devletinin saldırısının toplumun çok geniş bir kesimine yönelmesi, birçok kişiyi ve kurumu içine alması, toparlanmayı ve birlikte hareket etmeyi kolaylaştıracaktır. Saldırının büyüklüğü ve kapsamı muhalif kesimi birlikte hareket etmeye zorlayacaktır. Fakat bunun kendiliğinden olmayacağı da açıktır. Muhalefetin birleştirilmesinin, tepkilerin ortaklaştırılmasının sorumluluğu devrimcilerin omuzlarındadır. Her süreçte ve her saldırıda olduğu gibi, bugün de ilk adımı atacak olanlar devrimcilerdir. Saldırıyı püskürtmek için olanaklarımız operasyon öncesi süreçten daha fazladır. Ölüm Orucu Direnişi sürmektedir. Devlet ölüm orucuna aldırmıyor görünse de, gün geçtikçe köşeye sıkışmaktadır.

Sürecin hızlı gelişiyor olması ve tutsakların ölümün eşiğinde olmaları, yapılacakların bir an önce yapılmasını ve hiçbir zaman kaybına izin verilmemesini dayatıyor. Devlet Ölüm Orucu’nun verdiği sıkışıklığı yaşarken, dışarıdan da muhalefeti yükselterek ve yaygınlaştırarak iyice köşeye sıkıştırılmalıdır.

Burada özellikle biz komünistlerin dikkat etmesi ve özen göstermesi gereken bir nokta var. Bu, saldırıyı sınıfa maledebilme çabası göstermek ve bunun için yaratıcı yöntemler kullanmaktır. Önümüzdeki kısa süreçte sonuç alabilmenin imkanları sınırlı olsa da, üstünden atlayamayacağımız bir sorumluluğumuzdur bu. Bu bize ilerleyen süreçte bir dizi kazanım sağlayacaktır. Sonuç olarak zorlu bir süreçten geçiyoruz. Bu süreçteki ısrar, çaba ve inisiyatifimiz, bizleri nihai hedefimize bir adım daha yaklaştıracak, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerle kaynaşmamızı kolaylaştıracaktır.





Devlet terörü artarak sürüyor:

Faşist abluka parçalanacak!

19 Aralık Katliamı’nın ardından devletin dışarıda ailelere, demokratik kitle örgütlerine ve devrimcilere uyguladığı baskı artarak sürüyor. İçeride devrimci tutsakları teslim alabilmek için her türlü fiziki ve psikolojik işkenceyi, tecriti, yoketmeyi azgınca uygulayan devlet, bu vahşetin dışarıda duyurulmaması için, tam da kendisine yakışır bir şekilde saldırarak gözdağı vermeye çalışıyor.

En demokratik eylemlilikler olan basın açıklaması, oturma eylemi, çelenk bırakma vb. eylemlere saldırdığı gibi, birçok kurumun ve kitle örgütünün iç toplantılarına dahi otobüsler dolusu polisiyle gelerek kapatma tehditleri savuruyor, açık bir terör estiriyor. Daha da ileri giderek, TAYAD’a yaptığı gibi bir saat içinde kapatma kararı çıkarıyor. Böylece İçişleri Bakanı’nın saldırı başlatmaya yönelik iddialarını hızla uygulamaya sokuyor. Ard arda davalar açılarak her türlü yıldırma, sindirme yöntemiyle basınç oluşturulmaya çalışılıyor.

Ancak bu faşist uygulamalardan hiçbirisi tutmuyor ve tutmayacak. Cezaevlerindeki katliam ve bunun hücrelerdeki devamı, sansür ve yasaklamalara rağmen bütün çıplaklığıyla ortada. Katil devlet, hangi iğrençliği yaparsa yapsın, bu katı gerçeği gizlemeye gücü yetmeyecek. Hangi alçakça yönteme başvurursa vursun, devrimci tutsakların akılları zorlayan bir iradeyle yürüttüğü Ölüm Orucu Direnişi’ni engelleyemeyecek.
Bundan kuşkusu olanların, yıllar boyunca cezaevlerinde kanla yazılan direnişlere ve bunların sonucundaki kazanımlara dönüp bakması yeterlidir. Evet; şu an yılların kazanımı mevziler ve haklar bir çırpıda yok edilmiş gibi olsa da bu ruh, bu irade oldukça her değer adım adım yeniden yaratılacaktır. Bu güç, hücrelerdeki devrimci tutsaklarda fazlasıyla vardır.

Ve içerideki bu görkemli direniş varoldukça, bizler de dışarıda onların sesi olmaya ve hücreler yıkılana dek mücadele etmeye devam edeceğiz.