26 Ekim '02
Sayı: 42 (82)


  Kızıl Bayrak'tan
  Amerikan askeri olmamak için Amerikancı düzen partilerine oy verme, hesap sor!..
  BDSP bağımsız sosyalist adaylarının seçim bildirileri...
  Hazırlanan faiz ve savaş bütçesidir!
  Yıkım programlarını uygulama sırası yeni hükümette
  Boş vaadler ve gerçekler
  Emperyalistler arası savaş pazarlığı
  Amerikalı ve Amerikancı generallerin savaş zirvesi
  Emperyalist savaş karşıtı eylemlerden...
  Savaş planları çerçevesinde Kürt devleti meselesine yeni yaklaşımlar
  Sermaye için ak, emekçiler için kara!
  Emperyalist savaş, seçimler ve Parti
  Esenyurt BDSP çalışmalarından...
  BDSP'nin faaliyetlerinden...
   Ankara Hüseyingazi BDSP çalışmalarından...
   Dikmen BDSP çalışmalarından...
   Adana BDSP çalışmalarından...
   İzmir'de BDSP bildirgesi dağıtımından...
   Seçimler yaklaşırken...
   İtalya bir kez daha milyonlarca emekçinin genel greviyle sarsıldı
   Sınıfa, Partiye ve Devrim'e Destek Gecesi
   Şan olsun 20 Ekim direnişine!..
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 

Savaş planları çerçevesinde Kürt devleti meselesine yeni yaklaşımlar

A. Azin

Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün 16 Ekim tarihli açıklamasından sonra düzen çevreleri, Kuzey Irak’taki gelişmelerle ilgili olarak farklı argümanlar kullanmaya başladılar. Ertuğrul Özkök, Cengiz Çandar gibi belli başlı sermaye kalemşörleri, Irak’ta oluşacak bir Kürt devletinin Türkiye’nin çıkarlarına aykırı olmayacağını, oradaki Kürtler’den Türkiye’nin de koz olarak yararlanması gerektiğini yazıyorlar.

Bilindiği gibi çeşitli emperyalist güçlerin, en başta da ABD’nin, Ortadoğu politikalarında Güney Kürdistan Kürtleri’ni bir koz olarak kullanmak önemli bir yer tutuyor. Bunun bir karşılığı da var. Emperyalistler YNK ve KDP güçleri üzerinden Irak’a her zaman bir müdahale zemini yaratabiliyorlar. ‘91 Körfez Savaşı’nda ABD’nin izlediği politika bu açıdan oldukça çarpıcıdır. ABD, Irak’ı yerle bir ettikten, Saddam rejimine geri adım attırdıktan hemen sonra bölgedeki hegemonyasını pekiştirmek için kirli bir oyuna başvurmuştu. 36. paralelle Türkiye sınırı arasındaki Kürt bölgesini Irak uçaklarının uçuşuna yasak bölge ilan etmek için, önce KDP ve YNK güçleri ile Şii grupları ayaklandırmış, daha sonra onları Saddam güçlerinin karşısında yalnız bırakmıştı. Ardından Saddam’ın uyguladı&curen;ı şiddeti bahane ederek bölgeye yerleşmişti. Böylece bölgeye yönelik politikasının önemli bir adımını atmıştı.

Talabani ve Barzani güçleri, PKK’ye karşı (ulusal kurtuluş mücadelesini devrimci çizgide sürdürdüğü dönemlerde) sıkça kullanıldılar. Türkiye bu iki burjuva-feodal gücü kullanarak PKK’yi zayıflatmaya çalıştı. Dahası onları zaman zaman, yürüttüğü kirli savaşın bizzat içine çekti. Kürt Parlamentosu’nun ilk adımı da gene Türkiye’nin bu yönlü politikasına uygun olarak atıldı. Türkiye’nin amacı sınıfsal konumları itibarıyla ulusal kurtuluş gibi bir davaları olmayan bu iki gücü biraraya getirip, Kuzey Kürdistan’da olduğu kadar Güney Kürdistan’da da giderek güç olan PKK’ye karşı savaştırmaktı. Ama kendi çıkarlarını herşeyin önüne koydukları için, zamanın bu iki işbirlikçi gücü birbiriyle tekrar çatışmaya tutuştu. Kürt Parlamentosu da u yılın Ekim ayına kadar bir daha toplanamadı.

Kürt Parlamentosu’nun yeniden toplanması, seçim propagandasında İMF programı ve Amerikan uşaklığını vaadetmek dışında kullanabilecek bir malzemeleri olmayan düzen partilerine rahat bir soluk aldırdı. Herbiri bu meselenin üzerine atladı, şovenizmi tırmandırma yarışına girdi. Hepsinin ortaklaştığı nokta Kuzey Irak’ta bir Kürt devletinin kurulmasına izin verilmemesi oldu. Düne kadar Türkiye’nin ABD piyonu olarak savaşa girmesi konusuna değinmeyi pek tercih etmeyenler, savaş yanlısı saldırgan yüzlerini ortaya koydular. Yaslandıkları seçmen kitlesinin duyarlılıklarını hesaba katan, bu çerçevede sık sık “biz savaş istemiyoruz” diyenler ise, bir yandan ABD’nin Kürt devleti planlarından, bir yandan da buna izin vermemek için gene savaşa dahil olmak gerektiğinden bahsettiler. Tabii bunlar seçim meydanlarında olunca savaş olgusu daha fazla oranda kitlelerin gündemine giriyor.

Hatırlanacağı gibi Dışişleri Bakanlığı tarafından, “gerek Irak’ın bütünü, gerekse Kuzey Irak bağlamında” Türkiye ile ABD’nin çıkarlarının örtüştüğünü vurgulamış, Kürt parlamentosunun toplanmasından sonra açıklama yapan düzen partilerini azarlamıştı. Azarlananların başında “Türkiye istemediği halde savaşa sürükleniyor”, “çok gencimiz ölecek” sözlerini sarfeden Başbakan Ecevit geliyor. Yani kendisine bağlı bir bakanlığın bürokratı kalkıp sert bir tarzda Başbakanı haşlayabiliyor.

Burjuva siyaset sahnesinde cereyan eden bu orta oyunu, sermaye iktidarının kurumsal yapısına ve işleyişine bir kez daha ışık tutuyor. Rejimin yaşamsal ve temel sorunlarında söz ve karar yetkisi tümüyle derin devlete; başında ordu ve Genelkurmay’ın bulunduğu bu karanlık aygıta aittir. Ayrıca perde arkasında bütün işlerde derin devlete bağlı bürokratların tartışmasız bir inisiyatifi mevcuttur.

Daha da önemlisi, yaşanan olaylar egemenlerin temel bir yönetme politikasını da gözler önüne seriyor. Egemenler, özellikle medya aracılığıyla 24 saat alttan alta kirli ve haksız savaşın kanıksattırıldığı yığınlar savaşla ilgili gerçekleri görmesinler istiyor. Gelişmeler öyle bir aktarılsın, gerçekler öyle bir çarpıtılsın ki, kimse savaş karşıtlığı yapacak neden görmesin. Genel yayın yönetmeninin derin devletin yeni dönem yetiştirmelerinden olduğu su götürmez olan Radikal gazetesinde aynen şu satırlar yer alıyor: “Edinilen bilgilere göre, Dışişleri Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı, seçim meydanlarında Irak operasyonlarının konu edilmesi ve liderlerin Türkiye’nin politikalarıyla bağdaşmayan açıklamalar yapmasından rahatsızlık duyuyor.” Devamında yazılanlara göre, Dışişleri’nin bu konuda adımlar atması, Kürt liderlerin devlet kurma imajı veren açıklamalarına son vermesi istenecek “ve Türk siyasetçilerinin bu konuda ‘olur olmaz’ açıklamalar yapması engellenecek...”

Dışişleri’nin yukardaki açıklaması bir gün sonra evrilip çevrilse de gerekli mesaj verilmiş oldu. Sermaye kalemşörleri mesaja uygun olarak oynattılar kalemlerini. İsmini ilk andıklarımız işin bir ucundan, İsmet Berkan gibiler ise içeriye çeki düzen verme ucundan tuttular. Özkök ve Çandar taktikçiliğe soyunurken, İsmet Berkan Başbakan’a yönelik azarın dozunu ayarlamaya, kitleleri uyutmaya çalışıyor. 17 Ekim’de yayınlanan yazısında, hayatın Ecevit’i yalanladığını, bu nedenle “gençlerimiz ölecek” sözünü ciddiye almamak gerektiğini belirttikten sonra, muhtemel savaş planını izah ediyor. Sonra da halkı Dışişleri açıklaması doğrultusunda ikna etme amacıyla şöyle yazıyor: “Biz Türkiye’nin ‘büyük devlet’ olduğunu iddia ediyoruz ama Başbakanımız, seçime üç hafta kala kıytırık bir federsyon oluşumunu, bunu Türkiye’nin resmen desteklediğini de unutarak, ‘Gençlerimizin kanı

dökülecek’ gibi yalan cümlelerle seçim malzemesi yapmaya kalkışıyor...”
Hızını alamayan Berkan devam ediyor: “... önümüzdeki günlerde olması gereken bir şeyi Başbakan bu tuhaf çıkışıyla engelledi... Genelkurmay, Irak’taki bir olası savaşta oluşacak göç dalgasını Irak sınırları içinde önlemek istiyor haklı olarak. Bunun için Kuzey Irak’a ciddi bir askeri varlığın Amerika daha harekata başlamazdan önce sokulması gerekecek. Ve böylesi bir harekat için de meclisten izin almaya gerek var. Şimdi Başbakan yüzünden oluşan yeni siyasi durum sayesinde, muhtemelen bu izin seçim sonrasında alınacak.” Gazeteci değil Genelkurmay brifingcisi sanki! Üzülmesine gerek olmadığını ise, izne gerek duymaksızın geçtiğimiz hafta Kuzey Irak’a onbinin üzerinde askerle giren ordu göstermiş oldu.

Artık Türkiye’nin “kıytırık bir federasyon oluşumunu” sanki öteden beri “resmen desteklediği” izlenimi yaratılıyor. Aynı şey Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamalarında da ima ediliyor. Oradaki “cemaatlere” gereken güvenliği Türkiye’nin sağladığı, gelişmelerin Türkiye’nin kontrolünde olduğu sık sık vurgulanıyor. Ayrıca bölgeye yönelik planlara uygun herşey de açıklamalara yediriliyor. Bir yandan Kürt gruplarına gözdağı veriliyor, bir yandan havuç gösteriliyor. Bir yandan ordunun Kuzey Irak’a asker yığdığı yalanlanıyor, bir yandan K. Irak’taki varlığımız devam edecektir deniliyor. En çok da Türkiye’nin bölgedeki gelişmelerle ilgili gerekli her türlü önlemi alacağına vurgu yapılıyor.

Yazılıp çizilenlere, güdük açıklamalara ve diplomasi trafiklerine bakılırsa, Türk ordusuna Bağdat’tan sürülecek Irak ordusu kalıntısına Kuzey’den set çekme görevi verilmiş. Bunun karşılığında ise Türk ordusu, Irak’ta işler rayına oturana kadar, Musul ve Kerkük’ü de kapsayan Kürt bölgesinin denetimini elinde tutacak. Ama Irak ordusuyla karşı karşıya geldiğinde Türk ordusunun orada zorluk çekmemesi için de Talabani ve Barzani’nin ağızlarına bir parça federasyona bulanmış bal çalınacak. Kürtlere muhtemelen verilmiş olan federal yapı sözünün hiçbir güvencesinin olmadığı ise biliniyor.

Dizginleri elde tutulan ve emperyalist güçler gibi bölge politikalarında bir koz olarak yararlanılabilecek bir Kürt devleti oluşumunun Türkiye’nin çıkarlarına aykırı olmayacağı söylemi, burjuva yazarların açıkladıkları “savaş zamanı ve savaş sonrası” politikalara uygun bilinçli bir söylemdir. Düne kadar “Kürt” ve “devleti” kelimelerinin yan yana gelmesinden “kırmızı görmüş boğaya” dönenler, ABD’nin savaşta Türkiye’ye biçtiği misyona ve Güney Kürdistan’da kalıcılık hayallerine uygun olarak, şimdiden federe Kürt devletinden bahsedebiliyorlar. Elbette düşünülen “devlet”, Barzani ve Talabani gibilerin güya iktidar oldukları ama dizginleri Türkiye’nin tutaması ümit edilen bir oluşum.

Başta da belirtildiği gibi, Kürtler’i bir koz olarak kullanmak, herbir emperyalist gücün Ortadoğu politikasının temel bir bileşeni durumunda. Dolayısıyla İmralı’dan sürekli güvence alan ve ulusal mücadeleyi ezdiğine giderek daha fazla inanan Türk devletinin de buna uygun bir çizgi dillendirmesi fazla şaşırtıcı değil. Egemenler Kürt sorunundan çıkar sağlamak, yeri gelince Kürt halkını harcamaktan asla geri durmayacaklardır.
Kürt halkı, kendisini emperyalist güçlerin oyuncağı haline getiren burjuva-feodal önderliklerden kurtulmadığı, sistemi aşan devrimci bir program ve önderlik etrafında birleşmediği sürece yeni acılarla yüzyüze kalacaktır. Onyılları bulan tarihi deneyimlerin açık seçik biçimde ortaya koyduğu gerçeklik budur.