11 Mayıs'02
Sayı: 18 (58)


  Kızıl Bayrak'tan
  1 Mayıs sonrasında artan görev ve sorumluluklar
  Lastik sektöründe greve doğru...
  Safları sıklaştır, gücünü birleştir!
  SASA ile dayanışmayı yükselt!
  Sermayenin "esnek üretim" saldırısı
  İşçi sağlığı ve iş güvenliği için birleşip örgütlenmeliyiz!
  Kapitalizmin kâr hırsı ve sendika ağalarının ihaneti
  Eski bohçalar yeniden açılıyor
  1 Mayıs ve kamu emekçileri hareketi alanında devrimci görevler
  Kadın sorunu ve feminst yanılgılar
  Kürdistan devrimi ile Türkiye devrimi arasındaki ilişkiler üzerine düşünceler-2
  Emperyalizmin kıskacında Ortadoğu
  Siyonizm ve uluslararası emperyalizm
   Almanya'da Yahudi, İsrail'de Filistinli olmak
   İsrail barışı üzerine
   Bir neo-liberal ırk ve kültür ayrımcısının ölümü
   Almanya: Metal işçilerinin grevi sürüyor
   Bir kararın anlattıkları
   Bilinçli, inançlı ve soluklu devrimci Hatice yoldaşı andık...
   Denizler'in devrimci geleneği yaşıyor!
   Sınıf çalışmasında yaratıcılık ve bir deneyim
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Kadın sorunu ve feminist yanılgılar

Ayşe Aydın

“Sosyalizm de kadın sorununu çözemedi”!

İşte, feministleri düzeni değiştirme mücadelesinin dışına (düzenin içine) iten burjuva slogan bu. Pek çok feminist kabul etmese de bu böyle. Hem de çok basit bir nedenle: Bir slogan, bir görüş ya sizi düzenin karşısına dikiyordur, ya da ona bağlıyor. Eğer “sosyalizm de kadın sorununu çözemiyor” ise, kadının kapitalizmin yıkılması mücadelesinde yer almasına da gerek yoktur. Bu, bu slogandan çıkarılabilecek tek sonuçtur ve böyle bir sonucu düzenin sahipleri (burjuvazi) dışında kimsenin arzu etmeyeceği ortadadır.

Feminist harekete burjuva sloganların yol göstermesinde, ilk ortaya çıkış süreci üzerinden bakıldığında garipsenecek bir şey yok. Nihayetinde, burjuva devrimleri sürecinin yan ürünü olarak doğmuş bir harekettir. Burjuvazinin “eşitlik-özgürlük-kardeşlik” sloganı, yüzlerce yılın kölesi köylülüğü nasıl uyandırmış, ayağa kaldırmış ve iktidar mücadelesi için savaşa sürebilmişse, binlerce yılın kölesi kadın için de benzer bir uyarıcılığa sahip olmuştur. Ancak bugün, burjuvazinin egemen (bu gerici, tutucu, sömürücü, kıyıcı düzenin sahibi) olduğu bir süreçte, hala onun sloganlarının kölesi olabilmek için, ya burjuva ya da budala olmak gerekir. Ya da, üçüncü bir seçenek olarak, düzenin karşısına dikilecek güç ve cesaretten yoksun olmak, politik karşılı&curen;ıyla reformizm ya da sol liberal bir konumda bulunmaktır.

İster bir reformist parti/örgütün seksiyonu olarak faaliyet göstersin, isterse “bağımsız” olsun, feminist harekette reformizm, ifadesini, kadını düzen içi taleplere bağlamakta bulmaktadır. Bu oluşumların en pespayeleri kadını erkeğin karşısına dikmeye çalışırken, biraz daha düzgün olanları, kadın hakları için veya kadına karşı işlenen suçlara yönelik (dolayısıyla, düzeni değilse de siyasal temsilcilerini hedefleyen) eylem ve etkinliklere sevketmektedirler. Bu ayrımın kendi içinde bir anlamı olmakla birlikte, temel hareket noktaları ile buluşma noktaları çakıştığı oranda sonuç değişmemektedir. Her iki kesimin de yürümeye çalıştığı zemin, sınıfsal alanın dışındadır. Sınıflı bir toplumda böyle bir zemin bulunmadığına göre de, ayakları boşluğa basmakta, çabaları düzen içinde heba olup gitmektedir.

Oysa sınıflı toplumlarda, tüm toplumsal sorunlara olduğu gibi, kadın sorununa da tek bilimsel yaklaşım ancak sınıfsal yaklaşım olabilir. Konumuz üzerinden ifade edersek; iki karşıt sınıftan (burjuvazi ve işçi sınıfı) kadını alıp, aynı safta, aynı talepler için birleştirip harekete geçiremezsiniz. Çünkü bu ikisinin yaşamı da, düşüncesi de, sorunu da, talebi de temelden farklı, dahası birbirinin karşıtıdır. Çünkü onlar iki karşıt sınıfın fertleridir. Birisi için, örneğin ücretlerin yükseltilmesi yaşamsal bir talepken, diğeri için tam tersi, yani ücretlerin düşürülmesi “yaşamsal” bir talep durumundadır. Burjuva toplumunun ilişkileri içinde aynı ulustan olmak bir burjuva ile bir işçiyi ne kadar birleştirebiliyorsa, aynı cinsten olmak (kadın veya erkek) o derece birleştirebilir. Burada, Marksizmin de “kadın sorunu”, “kadın hakları, “kadınların mücadelesi” gibi tabirleri kullandığı, dolayısıyla kadını (sınıf ayrımı yapmaksızın) aynı kefeye koyduğu düşünülebilir. Kuşkusuz böyle bir şey söz konusu değildir. Buna da yeri geldiğinde değinmek üzere, şimdi, baştaki slogana ve bu slogan üzerinden feminizmin iddialarına dönmemiz gerekiyor.

Kadın sorununun çözümünün tarihsel
anlamı ve koşulları

Herhangi bir sorunu temelden ortadan kaldırmanın tek geçerli yolu, onun varlık koşullarını ortadan kaldırmaktır. İğreti ve geçici çözümlerden bahsetmiyorsak tabii. Bu demektir ki, kadın sorununu gerçekten çözmek istiyorsanız, toplumdan sınıfları söküp atmanız gerekmektedir. Cinsler arası eşitsizliğin, dolayısıyla kadın üzerindeki baskı ve sömürünün sınıfların ortaya çıkışıyla başladığı genel olarak kabul edildiğine göre, buna kimsenin itirazı olmasa gerek.

Gelelim sosyalizme ve kadın sorununu neden ve nasıl “çözemediğine”... Sosyalizm işçi sınıfının iktidarıdır. Yani sınıflar, sınıf ilişkileri temelden değişmiş olsa da, halen varlığını sürdürmektedir. Sınıflı toplum zemininde türemiş tüm sorunlar, bu arada kadın sorunu da öyle. Zaten, eğer ezen bir sınıfın (burjuvazinin) siyasal egemenliğine son vermekle sınıflar bir darbede ve kendiliğinden ortadan kalkacak olsaydı, işçi sınıfının egemenlik kurmasına da gerek kalmaz, proleter devrim komünizme doğrudan geçişin bir aracı ve basamağı olurdu.

Oysa, işçi sınıfının tarihsel rolü ezen sınıfın iktidarını yıkmakla bitmiyor, hatta ancak o andan itibaren gerçek anlamda başlıyor. Nedir başlayan? Binlerce yılın kökleştirdiği sömürü ilişkilerinin doğurduğu alışkanlıkları, düşünceleri, felsefeleri toplumdan kazımak. Buna en sondan başlamak durumunda oysa. Yani siyasal iktidarına son verdiği kapitalist sınıfın elinden sömürü imkanlarını (üretim araçlarını) çekip almak, insanın insan tarafından sömürüsünü suç ilan eden bir hukuk yazmak...

Bunun bir ayağını da kuşkusuz medeni hukuk oluşturuyor. Artık kadın yasalar önünde tam bir eşitlik kazanmıştır. Ne var ki, gerçek yaşamda kadınla erkek arasındaki eşitsizlik uçurumu varlığını korumaktadır. Çünkü eşitsizliği yaratan hukuk olmadığı gibi, ortadan kaldıracak olan da o değildir. Geçmişte maddi yaşamda kökleşen eşitsizlik, sömürücü sınıfların egemen hukukunda yerini bulmuştur. Sosyalist hukuk da bunu tersten gerçekleştirmeye yönelik bir uygulamaya girişmiştir. Yani, maddi yaşamda kökleşmiş eşitsizlikleri ortadan kaldırma çabasında eşitlik hukukundan yararlanacaktır.

Bu da demektir ki; kadın sorununun çözümünü, sınıfların adım adım ortadan kaldırılmasından (sosyalizmin inşasından) ayrı, kendi başına ele almak mümkün değildir. Eğer siz, kadının omuzlarından binlerce yılın yükünü (onu köleleştiren, ezen görevleri) indiremezseniz, ona bahşettiğiniz hukuksal eşitlikten yararlanması söz konusu olamaz. Yemek, bulaşık, çamaşır ve her türden ev hizmeti ile çocuk ve yaşlı/hasta bakımını toplumsallaştırmak zorundasınız.

Ancak, sadece bilimin değil yaşanan deneyimlerin de gösterdiği gibi, bunlar da yeterli değildir. Bu aşamada sorunun çözümünün önündeki en büyük engellerden biri, değiştirilmeye çalışılan binlerce yılın önyargıları ve alışkanlıklarıdır. Yani maddi altyapısının hazırlanmasına, ideolojik, kültürel, pedagojik, hatta psikolojik üstyapı çalışmaları eşlik etmek zorundadır. Sadece kadın için değil, çünkü kadın sorunu denen madalyonun bir yüzünde köle kadının resmi varsa, diğer yüzünde de efendi erkeğin resmi vardır. Dolayısıyla, kadın sorununun çözümü için, her iki cinsin de sosyalist yeni insan kimliğinde eşitleşmeleri gerekmektedir.

Kadına tanınan toplumsal yaşama katılma hakkı ve olanağı, yer yer, katılma zorunluluğu şeklinde bile uygulanabilir. Ancak, en etkili ve hızlı dönüşüm, yine kadının kendisi tarafından gerçekleştirilecek olandır. Bireysel anlamda değil, örgütlü bir pratik içinde, bilinçli bir müdahale ile tabii ki.

Bu açıdan, kadın hareketinin en parlak dönemini sosyalist inşa sürecinde yaşayabileceği düşünülmelidir. Herşeyden önce, egemen sınıf ve devlet cephesinden hiçbir baskı ve engelle karşılaşmaksızın, tam tersine ondan destek ve güç alarak, erkekle (babası, kardeşi, eşi, oğlu) omuz omuza sosyalizmin inşasına katılmak, toplumsal-siyasal süreçlere dahil olmak demektir ki, bu onun düşünsel, kültürel ve siyasal gelişimi için büyük bir adımdır. Bu aşamada, düşünsel özgürleşmeye doğru bu büyük adımı atabilen sınırlı sayıdaki kadını, geleneksel düşüncenin köleliğini sürdürmeye devam eden büyük çoğunluğa karşı önemli görevler beklemektedir.

[Devrime ve sosyalist inşaya kadın cephesinden bu sınırlı katılım, kentlerden, proleter kitleler içindendir. Bunun iktisadi-sosyal arka planında, sanayi işçiliği gibi, kadının kurtuluşunda ilk büyük adımın atılmış olması, güncel-siyasal planda da sınıf mücadelesinin eğiticiliği vardır. Yani, kadının emek- gücünü satın alarak ailenin ataerkil yapısına ilk darbeyi vuran kapitalizm olmuştur. Fakat bir kez evin dört duvarı arasından çıkıp çalışma yaşamına giren kadın, kapitalist sömürüye karşı mücadele sürecinde, ataerkil zincirin diğer halkalarını da birer birer kırmayı öğrenmiştir. İşçi kadının, diğer tüm sınıflara mensup kadınlardan daha özgür düşünüp davranabilmesinde, birlikte yaşadıkları kapitalist üretim (ve sömürü ve sömürüye karşı mücadele) sürecinin, işçi erkeği de öemli oranda eğitip değiştirmesinin payı büyüktür.]
Bir yandan işçi sınıfı iktidarının ihtiyaçları ve yarattığı imkanlarla, kapitalizmin tamamlayamadığı üretim süreçlerine katılım gerçekleşirken, diğer yandan, toplumsal üretim süreçlerine yeni katılmaya başlayan kadınların, toplumsal yaşamın diğer alanlarına da katılımını sağlamak ve hızlandırmak için çeşitli organizasyonlara gitmek gerekecektir. Kuşkusuz salt kadınlardan oluşmayan, fakat özellikle kadınların önderliğinde kadın sorunlarının çözümünü hızlandırmayı hedefleyen örgütlenmelere girişilmelidir.
Kapitalist toplumda işçi ve emekçi kadının ev köleliğini devam ettiren ev içi hizmetlerin ve çocuk bakımının toplumsallaştırılması, sosyalizmin kuruluşu planının bir parçasıdır. Ancak sosyalist inşa bir zaman işidir ve yaşanan deneyim göstermiştir ki, devralınan maddi ve kültürel mirasın geriliğiyle de ilintili olarak, bu pek de kısa bir zaman değildir.

Hem sosyalist inşayı hızlandırmak, hem de sorunların çözümünü kolaylaştırmak açısından, merkezi planlamaya ek olarak, yerel örgütlenme ve girişimler büyük bir önem kazanmaktadır. Her üretim ve yaşam biriminde, kreş, yemekhane ve çamaşırhane türünden, ev hizmetlerini toplumsallaştıracak birimlerin hızla açılması için, kadınların önderlik ettiği girişimler gerekir. Bunun için de üretim ve yaşam birimlerinde kadınların örgütlenmesi ve eğitilmesi. Zira böyle kapsamlı bir çalışma bireysel girişimlerin harcı olamaz. Ve işçi sınıfı eğer iktidarını korumak istiyorsa, sadece devlet olarak örgütlenmesi yetmez, toplumsal yaşamın her alanında örgütlü olmak zorundadır. Ve burada eğitim temel önemde bir sorundur. Çünkü çalışmaya başlamış olmakla birlikte, henüz kadınların büyük ço&crren;unluğu geleneksel düşünce ve davranış kalıplarına sahiptir. “Kadının ev köleliği” olarak tanımlanan işleri, kendisi için bir hak, onur, övünme, kendini ifade aracı olarak görmeyi sürdürmektedir. Öte yandan aynı sorun erkek açısından da sürmekte, kadına geleneksel bakışı yıkmak hiç de kolay olmamaktadır. Bu nedenlerle, sosyalist toplumda devrimci iktidarın en çok uğraşacağı ve zorlanaca&curen;ı konu, kadının dönüşümüdür. Altyapı çalışmalarına paralel, yoğun bir ideolojik-politik eğitim faaliyeti kesintisiz olarak sürdürülmek zorundadır.

Bu bölümü, girişteki tespitleri ayrıntıdan arındırılmış haliyle yineleyerek kapatabiliriz. Sosyalizm kadını kurtaran sihirli bir değnek değil, fakat kurtuluşunun tek yoludur. Tıpkı toplumun sınıflar belasından kurtuluşunun tek yolu olduğu gibi. Kurtuluş süreci de, sınıflardan ve sınıflı toplumdan kalma her türden önyargı ve alışkanlıklardan kurtulmak kadar uzun olacaktır.