11 Mayıs'02
Sayı: 18 (58)


  Kızıl Bayrak'tan
  1 Mayıs sonrasında artan görev ve sorumluluklar
  Lastik sektöründe greve doğru...
  Safları sıklaştır, gücünü birleştir!
  SASA ile dayanışmayı yükselt!
  Sermayenin "esnek üretim" saldırısı
  İşçi sağlığı ve iş güvenliği için birleşip örgütlenmeliyiz!
  Kapitalizmin kâr hırsı ve sendika ağalarının ihaneti
  Eski bohçalar yeniden açılıyor
  1 Mayıs ve kamu emekçileri hareketi alanında devrimci görevler
  Kadın sorunu ve feminst yanılgılar
  Kürdistan devrimi ile Türkiye devrimi arasındaki ilişkiler üzerine düşünceler-2
  Emperyalizmin kıskacında Ortadoğu
  Siyonizm ve uluslararası emperyalizm
   Almanya'da Yahudi, İsrail'de Filistinli olmak
   İsrail barışı üzerine
   Bir neo-liberal ırk ve kültür ayrımcısının ölümü
   Almanya: Metal işçilerinin grevi sürüyor
   Bir kararın anlattıkları
   Bilinçli, inançlı ve soluklu devrimci Hatice yoldaşı andık...
   Denizler'in devrimci geleneği yaşıyor!
   Sınıf çalışmasında yaratıcılık ve bir deneyim
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Medyanın eski yenilikçisi, şimdiki irticacısı Erdoğan...

Eski bohçalar yeniden açılıyor

Tayyip Erdoğan’ın eski bir konuşma kasedi ve üzerine tartışmalar medyada geniş yer buldu. Gerek kasedin piyasaya sürülüşü, gerekse sonrasında yaşananlar dikkate değer. Konuşmanın yapıldığı tarih 1992. Burjuva basına yansıyanlara bakılırsa, konuşma polis tarafından kaydedilmiş, fakat ne hikmetse deşifresi yapılmamış. Demek ki o günkü koşullarda bu tercih edilmemiş. “Milli Görüş”ün bölücüsüyken “yenilikçi” olarak nitelenen Erdoğan’ın şimdi irticanın simgesi haline getirilmesi gibi. O dönemde gazete sayfalarında Erdoğan’ın meziyetlerinden geçilmiyor, hayatı dizi yazı haline getiriliyordu. Diyelim ki kimilerinin dediği gibi Erdoğan bir liderdir ve geçmişte yaptıkları elbette tartışılacaktır. O halde neden şimdi? Neden Fazilet Partisi’nin kapanması öncesinde Erdoğan ve onun temsil ettiği klik pohpohlanıyorken de&crren;il? Neden o zaman yenilikçi, şimdi irticacı?

Bilindiği gibi Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu’nun açıklamasının ardından Nuh Mete Yüksel tarafından Erdoğan hakkında soruşturma başlatıldı. Yapıldığı dönemde bant çözümüne dahi gerek duyulmayan bu konuşma, şimdi, “anayasal düzeni bozmaya kalkışmak” ve “orduya hakaret” olarak niteleniyor. Bu tutum aslında savcı Yüksel’in ve onun şahsında “bağımsız” yargının işlevini ve durduğu yeri oldukça iyi anlatıyor.

Kıvrıkoğlu Erdoğan’ın konuşmasını, orduya karşı içlerinde olan kinin kusulması olarak niteledi ve ekledi: “Biz boşuna demedik, 28 Şubat bin sene devam eder diye” Bu konuşma, Erdoğan’ın değişip değişmediğine yönelik hararetli tartışma ve DGM soruşturmasının ilham kaynağı oldu.

Bu sert ifadelere karşı Erdoğan ise “değiştim” temalı açıklamalar yaptı. Aynı günlerde, Sincan’da ordunun bir mühimmat deposunda yaşanan patlama sonucunda 3 kişi öldü, 5 asker yaralandı. Bu olay, Erdoğan ve AKP tarafından, orduya bağlılığını göstermenin bir olanağı olarak kullanıldı. Kıvrıkoğlu kendilerini orduya düşmanlıkla suçluyorken, onlar patlamayı abartılı taziye mesajlarının bir vesilesi saydılar. Nitekim bu taziye mesajı medyada “özür gibi taziye” benzeri başlıklarla yer aldı.

Bugün böyle bir tartışmaya neden ihtiyaç duyuluyor ve bu tartışma ne ifade ediyor?

Deyim yerindeyse, Erdoğan ve AK Parti 28 Şubat’ın has evladıdır. Erdoğan’ı yeniden kalıba döken 28 Şubat’ın ta kendisidir. Bugünden bakıldığında, Erdoğan düzen partileri arasında iktidar ortaklarından biri olarak gösteriliyor. Onun eline iktidar direksiyonunun verilmesi ise, yeni konumu üzerinden rüştünü ispatlamasıyla mümkün. O da bu nedenle gün geçmiyor ki, yalvarırcasına “değiştim” temalı bir konuşma yapmasın.

28 Şubat’la başlayan süreçte ordunun dinsel gericiliğe düşman olduğu propagandası yapıldı. Oysa dinsel gericilik düzenin kendini savunmada kullandığı en etkili silahlardan biridir. Geçmiş pratikler bunu fazlasıyla doğruluyor. Her ihtiyaç doğduğunda, dinsel gericilik, toplumsal muhalefetin üzerine saldırtılmıştır. Bu saldırı fiili olmanın ötesinde, belki de daha fazla, ideolojiktir. Çünkü dinsel gerici ideoloji kitlelerin özellikle geri kesimlerinin uyuşturulması için rejim açısından vazgeçilmez bir araçtır. İleri kesimleri için ne işe yaradıklarını ise, okullarda Ramazan ayında yaptıkları saldırılardan ve Sivas’ta 35 insanın yakılmasından biliyoruz. Düzen bu etkin silahını kullanmadan edemez, dinsel gericilikten vazgeçemez. 28 Şubat’la amaçlanan, dinsel gericiliğin kontrol altına alınarak, daha kullanılabilir kılınmasıdır.

Burada MGK’nın Haziran 2001 tarihli toplantısını hatırlamakta yarar var. Söz konusu toplantının gündemi bilinçli bir tarzda “sosyal patlama” olasılığı ve “irtica”ydı. Sonradan medyaya sızdırılan bir raporda ise, mezheplerin ileri gelenleriyle sağlanan mutabakattan bahsediliyordu. Bu rapor MGK’ya sunulmuş; bu “mutabakat”, anlaşılacağı üzere, muhtemel bir “sosyal patlamaya” karşı sağlanmıştı. Ve aynı günlerde AK Parti’yi kurma hazırlığında olan Erdoğan’ın orduyla yaptığı görüşmeler de medyaya yansımış, onun yeni parti için ordudan gerekli icazeti aldığı yorumları yapılmıştı.

Madem gerekli icazet alınarak yola çıkıldı, o halde şimdi yaratılan engellere niye ihtiyaç duyuluyor? Dikkat edilirse, bu engeller sağlanan bölünmenin geleneksel kanadına değil de, “yenilikçi” kanadına yönelik. Engeller sadece kasetlerle de sınırlı değil. Yargıtay Başsavcılığı tarafından AK Parti’ye, Anayasa Mahkemesi’nin kararı gerekçe gösterilerek, Erdoğan’ın “kurucu üyelikten çıkarılması” ihtar edilmişti. Erdoğan’ın milletvekili seçilip seçilemeyeceği konusunda değişik görüşler mevcut. Bunlar bir arada, doğal olarak Erdoğan devreden mi çıkarılıyor sorusu akla geliyor. Bu bir olasılık. Fakat Erdoğan ve kliği her söylenene harfiyen uyuyor, el pençe divan duruyor, tüm aşağılama ve azarlara rağmen saygıda kusur etmiyor. Üstelik iktidara da yakın gözükt¨ğü söyleniyor. Bir dönem medyanın gözdesi, şimdilerde irticanın simgesi olan Erdoğan’ın, ayakta durup duramayacağını önümüzdeki süreçte göreceğiz. Erdoğan “Milli Görüş”ü bölüp etkisizleştirmenin bir aracı olarak rolünü başarıyla tamamladı. Ayakta durabilmesi, düzenin efendilerinin ona ne ölçüde ihtiyaç duyacağıyla bağlantılı.
Devrimciler açısından düzenin yönelimleri sorunun tali yönüdür. Asıl önemlisi, kitlelerin mücadele eğilimlerini boğma ve saptırmada dinsel gericiliğin oynadığı çok önemli roldür. Emekçilerin kendi davalarına kazanılması ile dinci gericiliğin geriletilmesi arasında sıkı bir bağ bulunuyor. Soruna ancak bu temelde bakılarak doğru bir yaklaşım sergilenebilir. Filistin mitingine katıldıkları için gericileri alkışlayıp, demokrasi üzerine gevezelik yaparak değil.



Emperyalist saldırganlığın faturasını
emekçi halklar ödüyor

Lenin, kapitalizmin en yüksek aşaması olan emperyalizmi tahlilinde; kapitalizmin gelinen aşamada çürüyüp asalaklaştığını, şiddet ve gericiliğin egemen eğilim haline geldiğini tespit ediyordu. 21. yüzyılda bu eğilimlerin, geçen yüzyılın başına oranla, akıl almaz boyutlara ulaşmasına tanık oluyoruz. Bir yılda sadece silahlanmaya yatırılan para bir trilyon doları aşarken, dünyamızda işsizlik, yoksulluk, açlık, salgın hastalıklar ve ölüm kol geziyor.

Emperyalist gerici savaşların halklara çektirdiği acılar, ödettiği bedeller her geçen gün daha da ağırlaşıyor. Zira emperyalist-kapitalist sistem çürüme, asalaklaşma ve gericileşmenin doruğuna ulaşmış bulunuyor. Irak, Yugoslavya ve Afganistan’da emperyalist savaş makinasının sivil halkı da hedef aldığına tanık olduk. Ülkelerin ve halkların yıkımı anlamına gelen bu saldırganlık televizyon ekranlarından tüm dünyaya, savaş uçağı, saldırı helikopteri ve füze reklamları eşliğinde izlettirildi.

Emperyalistlerin bir paravan örgütü olarak iş gören BM, buna rağmen kimi zaman bazı gerçekleri kısmen de olsa dile getiriyor. Savaşın sivil halk üzerindeki yansımalarıyla ilgili yayınlanan son raporda (Birleşmiş Milletler “insani işlerden sorumlu” sekreter yardımcısı Kenzo Oshima’nın hazırladığı rapor) kısmi de olsa bazı gerçekler yansıtılıyor. Bu raporun en çarpıcı yanı savaşlarda sivil kayıpların oranındaki korkunç artıştır. Buna göre, birinci paylaşım savaşında sivillerin toplam kayıplar içindeki payı yüzde 5’tir. Bu oran ikinci paylaşım savaşında yüzde 48’i bulmuştur. Günümüzde ise yüzde 95’e ulaşarak dehşet verici bir boyuta ulaşmış bulunmaktadır. Afganistan’da ölenlerin çok büyük bir bölümü sivil halk. Şimdi ise tüm dünya Filistin’de yaşlı, kadın, çocuk ayırımı yapılmadan pervasızca gerçekleştiriln katliamları izliyor.

Savaşlarda asıl kayıpların sivil halktan olması, milyonlarca insanın yerini yurdunu terk ederek mülteci konumuna düşmesi vb. olgular, gerici savaşların insani ve sosyal faturasının nasıl kabardığını gösteriyor. Emperyalistler, saldırdıkları ülkenin askeri hedefleri kadar, o ülke ekonomisi içinde önemli bir yere sahip olan tesisleri de tahrip ediyorlar. Bunlara köprüler, televizyon binaları, elektrik santralleri, sanayi tesisleri, altyapı tesisleri, okullar, hastahaneler vb. dahildir. Üretici güçleri tahrip edilen ülkelerdeki yoksulluk ve işsizlik oranı hızla artmakta, yıkım boyutlarına ulaşmaktadır.

Bölgemiz de giderek sıcak savaşın eşiğine doğru ilerlemektedir. Amerikan emperyalizminin iğrenç çıkarları gereği, savaşın hedefinde Irak halkı başta olmak üzere Ortadoğu halkları durmaktadır. Bu saldırganlıkta Türkiye’ye düşen rol ise emperyalizme maşalıktır. “Türkiye’nin ipleri İMF’de, İMF’nin ipler ise ABD’de” diyen sermayenin satılık kalemleri, ülkeyi yönetenlerin Amerika’ya hayır deme şansının olmadığını, savaşa katılmaktan başka yol bulunmadığını propaganda edebilmektedirler. Amerikan emperyalizmi Ortadoğu’yu kendi çıkarları için kan gölüne çevirmenin hazırlıklarını yaparken, sermaye basını, işçi sınıfı ve emekçi gençlikten emperyalizm adına asker olmalarını istemektedir. Bu hiçbir onurlu emekçinin katlanamayacağı bir durumdur.

İsrail örneğinde olduğu gibi, haksız gerici bir savaşa destek sunan bir toplum içten içe çürümekte, böylece ağır bir fatura ödemektedir. Kürt halkına karşı yürütülen kirli savaş da Türkiye’de bir çürüme yaratmış, devlet tam bir kontra örgütlenmeye dönüşmüştür. Emekçi kitleler de bu kirli savaşın seyircisi konumuna getirilerek çürümeden pay almıştır.

Elbette bugün Türkiye’de emekçiler emperyalist yıkım savaşlarının suç ortağı olmayı reddetmektedirler. Filistin’deki siyonist katliam ve işgal saldırısı karşısında alınan tutum bu açıdan anlamlıdır. Emekçi kitleler emperyalist savaşa karşı olduklarını her fırsatta ortaya koymaktadırlar. Ancak bu karşıtlık aktif kitlesel bir tutuma dönüştürülmek durumundadır. Ancak o zaman kirli hesaplar boşa çıkarılabilecektir.