11 Mayıs'02
Sayı: 18 (58)


  Kızıl Bayrak'tan
  1 Mayıs sonrasında artan görev ve sorumluluklar
  Lastik sektöründe greve doğru...
  Safları sıklaştır, gücünü birleştir!
  SASA ile dayanışmayı yükselt!
  Sermayenin "esnek üretim" saldırısı
  İşçi sağlığı ve iş güvenliği için birleşip örgütlenmeliyiz!
  Kapitalizmin kâr hırsı ve sendika ağalarının ihaneti
  Eski bohçalar yeniden açılıyor
  1 Mayıs ve kamu emekçileri hareketi alanında devrimci görevler
  Kadın sorunu ve feminst yanılgılar
  Kürdistan devrimi ile Türkiye devrimi arasındaki ilişkiler üzerine düşünceler-2
  Emperyalizmin kıskacında Ortadoğu
  Siyonizm ve uluslararası emperyalizm
   Almanya'da Yahudi, İsrail'de Filistinli olmak
   İsrail barışı üzerine
   Bir neo-liberal ırk ve kültür ayrımcısının ölümü
   Almanya: Metal işçilerinin grevi sürüyor
   Bir kararın anlattıkları
   Bilinçli, inançlı ve soluklu devrimci Hatice yoldaşı andık...
   Denizler'in devrimci geleneği yaşıyor!
   Sınıf çalışmasında yaratıcılık ve bir deneyim
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
İş kazaları ve meslek hastalıkları...

Kapitalizmin kâr hırsı ve
sendika ağalarının ihaneti

Ülkemizde her yıl binlerce işçi iş kazalarında hayatını kaybederken, onbinlercesi de sakat kalmaktadır. Meslek hastalıklarından ölen ve sakatlanan gerçek işçi sayısı ise bilinmemektedir. Bu vakaları tespit edebilmek için ne yeterli sayıda uzman var, ne de yeterli teknik altyapı oluşturulmuş durumda. İşyeri hekimliği bile patronlar tarafında bir külfet olarak görülmekte, iş kazaları ve meslek hastalıklarını önlemek için herhangi bir çaba harcanmamaktadır. İşçilerin sağlığı sendika ağalarını da ilgilendirmediği için, iş kazaları ve meslek hastalıkları onların gündemlerine bile girmemektedir.

Sanayinin gelişimi ve petro-kimyanın ortaya çıkışıyla birlikte meslek hastalıkları ve iş kazaları büyük artış göstermiştir. Ağır ve uzun çalışma koşulları altında yıpratılan işçi sınıfı, iş kazaları ve meslek hastalıklarından dolayı hem fiziki hem de ruhsal açıdan ayrıca yıpranmaktadır. Kapitalizmin kâr hırsından kaynaklı bu işçi katliamı görmezden gelinmektedir. Her yıl binleri bulan ölümlere ve onbinleri bulan sakatlanmalara karşın, bunların büyük bir bölümü haber konusu bile olmamaktadır. Özellikle meslek hastalıkları zamanla ortaya çıktığı ve uzman hekimler tarafından uzun bir dönem izlenmeyi gerektirdiği için, düzen tarafından yok sayılan bir sorun durumundadır.

Türkiye’de meslek hastalıklarıyla ilgi hizmet veren SSK’ya bağlı hastane sayısı sadece üçtür. DİE’nin ‘98 verilerine göre, toplam istihdam 21.594.000 iken, aynı yılın SSK verilerine göre kayıtlı çalışan sayısı 5.558.582 ile sınırlıdır, yani kayıtlı çalışan oranı %25.7’dir. (‘97-99 Petrol-İş Yıllığı) İşçilerin kayıt dışı çalıştırıldığı işyerleri, daha geri bir teknik kullandığı, iş güvenliği ile ilgili yükümlülüklerini yerine getirmediği ve büyük işletmelere göre emek gücünün üretimde daha yoğun kullanıldığı yerler olduğu için, iş kazaları ve meslek hastalıkları oranı ortalamanın çok üstündedir. Uzmanlar tespit edilen vakaların ancak buzdağının görünen kısmı olduğu konusunda birleşiyorlar. SSK’nın ‘98’de tespit ettiği meslek hastalıcurren;ı vakası 1400, bu hastalıklardan ölen işçi sayısı ise 158’dir. SSK bu konuda herhangi bir araştırma yapmamakta, sadece kuruma yansıyan vakaların kaydını tutmaktadır.

Meslek hastalıklarının tespit edilmesinde işyeri hekimliğinin kritik bir önemi vardır. Oysa işyerlerinin çoğunda patronlar ya kendileriyle işbirliği yapan hekimler çalıştırmakta ya da hekimlere bunu dayatmaktadırlar. Bu koşullarda değil meslek hastalığını tespit etmek, bir işçinin hastaneye sevk edilmesi bile bir sorun olmakta, işçiler “iş ya da sağlık” ikilemi ile karşı karşıya bırakılmaktadır. Kayıtdışı işçi çalıştıran işyerlerinde ise işyeri hekimi zaten yoktur. Hastalanan işçiler tedavi masraflarını kendileri karşılamak zorunda oldukları için, doğru dürüst tedavi olmaları mümkün olmamaktadır. Bu koşullara riskli işlerde uzun iş saatleri de eklenince, işçilerin nasıl bir tehdit altında çalıştıkları daha iyi anlaşılır.

Yasalarda bulunan işgüvenliği ve işçi sağlığı ile ilgili sınırlı yükümlülüklerin yerine getirilip getirilmediğini denetlemekle görevli olan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ise SSK’nın özelleştirilmesi için çaba harcamaktadır. Ağır aksak da olsa işçilerin sağlık hizmetinden yararlanabildiği SSK hastanelerinin onbinlerce olan personel açığını kapatmak yönünde çaba sarf etmek bir yana, yoğun iş yükünü çalışanların sırtına yıkmaktadır. Bu halleriyle SSK hastaneleri değil koruyucu sağlık hizmeti, doğru dürüst tedavi hizmeti bile verememektedir. Bu bakanlığın yaptığı tek iş, halkı, işçi sağlığı ve işgüvenliği konusunda duyarlı hale getirmek için belli bölgelerde toplantılar yapmaktan ibarettir. Bu, soruna çözüm ¨retmek değil, işçilerle alay etmektir.

Sendika ağaları ihanet içindeler

Üç işçi konfederasyonu da, işçi sınıfını dolaysız olarak ilgilendiren bu sorun karşısında tamamen ilgisiz durumdadırlar. Bu konuda herhangi bir talepleri ve politikaları olmadığını, geçtiğimiz haftalarda yapılan “İş kazaları ve meslek hastalıkları sempozyum”undaki tutumları ile bir kez daha sergilediler. Sempozyuma konfederasyonlar adına katılanlar, baştan savma birer konuşma yapıp köşelerine çekildiler. DİSK temsilcisi Ali Şahin, “Sendikalar TİS’lerde meslek hastalıkları ile ilgili tavizsiz davranmalı”; Türk-İş temsilcisi Salih Kılıç, “Meslek hastalığı hastaneleri yetersiz” derken; Hak-İş Başkanı Salim Uslu “İşyeri hekimine maliyet gözüyle bakan işletmecilik anlayışı”nı eleştirdi... Görüldüğü gibi ağalar, sanki sorunun çözümü kendileriyle ilgili değilmiş gibi rahat bir tavır içindeler. Bu ihanetçi tutudan dolayı sendikalı işyerlerinde bile bu konuda ciddi önlemler alınmamaktadır.

Nitekim diğer katılımcıların konuşmaları, sendika ağalarının nasıl bir ihanet içinde olduklarını ortaya serdi. Sempozyumda bir konuşma yapan Dr. Engin Tonguç, meslek hastalıkları ve iş kazalarının önlenmesi için sendikaların baskı yapması gerektiğine dikkat çekti. Tonguç’un sendikacılara yönelik söyledikleri son derece dikkate değerdi: “Hekimlere karşı, ‘kriz var, biz bu konularla ilgilenmeyeceğiz, siz de gözlerinizi yumun’ demek, hekim mesleğine büyük bir saygısızlıktır.” Bu konuşmadan da anlaşılacağı gibi, sendika ağaları soruna sadece duyarsız değil, aynı zamanda kapitalistlerin kârları uğruna işçileri ölüme göndermekten çekinmeyecek kadar alçalmışlardır.

İş kazaları ve meslek hastalıkları riskinin önceden tespiti, risk yönetim uzmanları tarafından rahatlıkla yapılabilir. Ancak kapitalizmde işçi sağlığı değil kâr temel alındığı için, bu konuda herhangi bir çalışma yapılmamaktadır. Bu konuda kapitalistleri ve onların devletini çaba sarf etmeye zorlamak, ancak militan bir mücadele sayesinde mümkün olabilir. Zira uzmanlar bunun için bir bilim dalının ortaya çıkması gerektiğini, bunun içinde tıp, iş fiziği, iş psikolojisi, iş hijyeni gibi oluşumların yer alması gerektiğini dile getirmektedirler. Bu ise, işçilerin emek gücünden elde edilen artı-değerin bir kısmını harcamak gerektiği anlamına gelir. Kapitalistlerin ve onun devletinin, işçi sınıfı tarafından zorlanmadan tek bir kuruş bile harcamayacağı aşikardır.
Kapitalist sömürü ve baskıya, sendika ağalarının ihanetine karşı mücadele etmek nasıl tabana dayalı bir örgütlülüğü zorunlu kılıyorsa, aynı şekilde, güvenli ve sağlıklı bir çalışma ortamını yaratmak için de örgütlülük ve mücadele şarttır.



Düzenin karanlığına asla teslim olmayacağız!..

Polis-idare işbirliğinin yeni bir örneği

Devrimci hareket içerisinde her zaman önemli bir yer tutan gençliğe geleceksizlikten başka bir şey veremeyen kapitalist sistem, gençliği kendi denetimine almak için saldırılarını artırarak sürdürüyor. Bu saldırılar soruşturmalar, gözaltılar, okuldan atmalar ve tutuklamalara kadar uzanıyor. Bunun en son örneği Türkiye’de ilk defa yaşanan Şehit Temel Cingöz Lisesi son sınıf öğrencisi Demet Şahin ile Sunar Nuri Çomu Lisesi son sınıf öğrencisi Pınar Çalışır adlı 2 öğrencinin örgün eğitimden çıkarılmaları olmuştur.

Tamamen polisin direktifleri ile belirlenen kişilerin okuldan atılmaları, bir kez daha polis-idare işbirliğini gözler önüne serdi. Üst disiplin kurulunun okuldan atmak için gösterdiği gerekçeler ise; “Yasa dışı kuruluşların (burada yasa dışı olarak belirtilen kurumlar İHD, sendikalar ve demokratik kitle örgütleridir) yaptığı eylemlere ve faaliyetlerine aktif olarak katılmak, yasa dışı kuruluşların propagandasını yapmak, Kürtçe eğitime destek vermek, F tipi cezaevi protesto eylemlerine katılmak, ABD’nin Irak’a saldıracağı ve olası bir operasyona Türkiye’nin destek vereceğini dile getirmek...” vb. gibi tamamen demokratik ve meşru olan taleplerimizi dile getirmeleridir.

Her insanın en doğal hakkı olan eğitimi tamamen paralı hale getirdikleri yetmiyormuş gibi şimdi de sisteme karşı en ufak bir eylem geliştiren herkesin parasıyla da okumalarına izin vermiyorlar. Sistem bunları yaparken bütün kurumlarını kullanarak (ve hatta bağımsız ve özgür bir kurum olan eğitim de dahil) insanları mengeneye sıkıştırmaya çalışıyor.

Ve tekrar söylüyoruz ki, gençliğin üzerinde oynanan bu kirli oyunlar ve baskılar sonuç vermeyecektir. Uygulanan baskılara ve düzenin karanlığına asla teslim olmayacağız.

Ekim Gençliği/Adana



Erciyes Üniversitesi’nde 3 öğrenci tutuklandı

1 Mayıs’la birlikte saldırılarını artıran Kayseri Emniyeti, saldırılarına bir yenisini daha ekledi. 1 Mayıs günü HADEP’li bir üniversite öğrencisini gözaltına alan polis, 6 Mayıs günü 6 öğrenciyi daha gözaltına aldı. Evleri basılarak gözaltına alınan öğrencilerden 3’ü tutuklanırken, diğerleri serbest bırakıldı.

1 Mayıs sonrası kitle örgütlerine ve devrimci, demokrat kişilere saldıran polis, ortamı terörize etmeyi amaçlıyor. Sokakta kimlik sormak, muhtar aracılığıyla baskı yapmak, açıktan takip etmek, telefonla rahatsız etmek uyguladığı baskı ve saldırılardan yalnızca bazıları. Öğrencilerin tutuklanmasından sonra Emniyet’in ağzı ile haber yapan Kayseri Star gazetesi, gözaltına alınan öğrencileri ve tutuklananları “örgüt üyesi” ilan ederek hedef gösterdi. Böylece kimin hizmetinde olduğunu bir kez daha ıspatlamış oldu.

Sermaye devleti ve Kayseri’deki uzantıları şunu iyi bilmelidirler ki baskı ve tehdtileri bizleri yıldıramayacaktır.

SY Kızıl Bayrak/Kayseri



Zonguldak’ta 1 Mayıs ve gençlik...

Alanda coşkumuzla yerimizi aldık

1 Mayıs’ta alana Zonguldak Karaelmas Üniversitesi öğrencileri olarak “Yaşasın 1 Mayıs/ZKÜ öğrencileri” imzalı pankartla çıktık. Yaklaşık 100 kişilik bir kitleyle kendi gündemimizi, ülke gündemini ve Filistin’de yaşanan katliamı alana taşıdık.

“YÖK kalkacak, polis gidecek, üniversiteler bizimle özgürleşecek!”, “Yaşasın özerk-demokratik üniversite mücadelemiz!”, “Hücrelere değil eğitime bütçe!”, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!”, “Yaşasın Ölüm Orucu direnişimiz!”, “İçerde dışarda hücreleri parçala!”, “Her yer Filistin, hepimiz Filistinliyiz!”, “Yaşasın halkların kardeşliği!”, “Sermaye mezara, işçiler iktidara!” vb. sloganlarımızı gür bir şekilde haykırdık.

Tertip komitesi görevlileri bazı sloganları atmamızı engellemeye çalıştılar. Fakat diğer öğrenci grupları ve sendika üyelerinin de sahiplenmesiyle sloganlarımızı daha bir coşkuyla attık. 1 Mayıs Marşını yumruklarımız havada hep beraber söyledik. Daha sonra pankartımızı halayımızın ortasına alarak sloganlarımızı attık. ÖO direnişi ve Filistin katliamıyla ilgili sloganları atarken polis müdahale ederek bazı arkadaşlarımızı gözaltına almaya çalıştı. Diğer öğrenci gruplarıyla birlikte “Faşizme karşı omuz omuza!” sloganını atarak polisin üzerine yürüdük, arkadaşlarımızı almalarına izin vermedik.

Ekim Gençliği/Karaelmas Üniversitesi