20 Nisan'02
Sayı: 15 (55)


  Kızıl Bayrak'tan
  ABD'nin İsrail'le tarihsel suç ortaklığı
  Cenin'de katliam ve direniş!
  Cenin ilk değil
  Cenin'in ölümsüz kahramanları
  Filistin halkıyla dayanışma eylemleri sürüyor...
  1 Mayıs'ta alanlara çıkalım, mücadeleyi yükseltelim!
  Avrupa'da Filistin halkıyla dayanışma eylemleri
  F tipi hücre karşıtı eylem ve etkinlikler...
  Üniversite gençliğinin eylemlerinden...
  Hakların güvencesi örgütlü mücadeledir!
  Ey Şaron, sözüme kulak ver!
  İntifada'yı küreselleştirmek için Filistin Direnişi'nin dersleri
  1 Mayıs faaliyetlerimizden...
   1 Mayıs'ta mücadele alanlarına!
   Ankara Öncü İşçi Platformu Bülteni'nden...
   Esenyurt İşçi Bülteni'nden...
   KESK Genel Kurulu üzerine röportaj...
   İtalya'da milyonlarca işçi genel grev yaptı
   Venezüella'da ABD fiyaskosu...
   Tasfiyecilikte final!..
   Hatice Yürekli yoldaşın anısına...
   Mamak İKE Nisan ayı etkinliklerinden...
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
ABD’nin İsrail’le tarihsel suç ortaklığı

Siyonist savaş makinasının arkasında
her zaman ABD emperyalizmi var

“Tarihte çok az ülke İsrail’in ABD’ye bağımlılığına eş değer bir bağımlılık yaşamıştır. İsrail’in en önemli silahları ABD’den gelir -bunlar ya hediye olarak gelir, ya da uzun vadeli, düşük faizli borç olarak. Borç olanların da çok azı geri alınır.

“İsrail’in varlığı Washington tarafından sağlama alınmıştır ve paraca da oradan desteklenir. Amerikan silahları olmasa İsrail, Başkan Reagen’in vaat etmiş olduğu nicel ve nitel avantajı kaybeder. Ekonomik destek olmasa İsrail’in itibarı yok olur, ekonomisi çöker.”

“Başka deyişle, İsrail sadece Washington’un dediklerini yapar. Washington’un sözsüz onayı olmasa hiçbir askeri harekata girmeye cesaret edemez. Girdiği zaman ise bütün dünya bunun yine Washington’un sözsüz onayıyla yapıldığını bilir.”

Bu sözleri Ralp Schoenman, “Siyonizmin Gizli Tarihi” isimli kitabında *, Ağustos ‘82 tarihli bir Amerikan dergisinden aktarıyor. Bu tarih, bugünkü türden bir soykırıma dönüşen İsrail’in Lübnan işgaline denk geliyor. İsrail’in ABD destekli savaş makinasını harekete geçirerek Haziran 1982’de başlattığı bu vahşi saldırının yalnızca ilk haftasında 10 bin Filistinli katledilmiş (harekatın sonunda bu sayı 17 bin kişiye ulaşacaktı), 600 bin Filistinli ve Lübnanlı ise evsiz bırakılmıştı. Yıkım ve katliam saldırısının arkasında bugünkü gibi ABD, başında ise dönemin milli savunma bakanı olarak yine Şaron vardı. Binlerce Filistinli çocuk ve kadının hayatına malolan ve Şaron’a tüm insanlık nezdinde “Beyrut kasabı” sıfatını kazandıran Sabra ve Şatilla katliamları da bu soykırım harekatının bir parçasıydı.

Lübnan işgalinin ardından ve Beyrut kuşatmasının doruğunda kaleme alınmış yukarıdaki sözler, öyle anlaşılıyor ki, yaşanan yıkım ve vahşete ABD’nin dolaysız suç ortaklığına işaret etmek içindir.

Powell’ın gezisinin gerçek amacı ve işlevi

Bugün de aynı gerçekle karşı karşıyayız. Tam bir kesinlikle söyleyebiliriz ki, İsrail’in Batı Şeria’daki Filistin kentlerine yönelik başlattığı ve dördüncü haftasına girmiş bulunan saldırı ABD ile birlikte kararlaştırılmış, planlanmış ve uygulamaya konulmuştur. İşgal ve katliamın ilk gününden itibaren ABD’nin izlediği çizgi bu konuda herhangi bir kuşkuya yer bırakmamaktadır. ABD başından itibaren sürmekte olan askeri harekatı “İsrail’in kendini savunma hakkı” adı altında mazur göstermeye çalışmış, bu arada kendi rolünü gizlemek ve dünya kamuoyundaki tepkileri yatıştırmak için de, İsrail’e ikiyüzlü “itidal” tavsiyelerinde bulunmuştur.

Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın “fiyasko” olarak nitelenen 10 günlük Ortadoğu gezisi de gerçekte tümüyle bu desteğin ve suç ortaklığının bir parçası ve açık bir göstergesidir. Bu gezinin zamanlamasına ve seyrine bakıldığında, tamı tamına İsrail’in işgalin başında açıkladığı takvimle örtüştüğü görülür. Powell’ın gezisini fiyasko olarak niteleyenler, gerçekte bununla gezinin gerçek amacını ve işlevini gizlemekte, Filistin halkına yönelen yıkım ve vahşet saldırısında ABD’nin oynadığı dolaysız rolü, onun siyonist İsrail’le suç ortaklığını gizlemektedirler. Powell’ın gezisi, arsızca planlanmış bir mizansendi ve tüm işlevi İsrail vahşetine gerekli zamanı kazandırmaktı. Bunun böyle olduğunu, gezinin daha ilk durağında, soydan bir Amerikan işbirlikçisi olan Fas Kralı ile Powell’a açıkça söylemek durumunda kalmıştı.

Buradan bakıldığında, fiyasko olarak nitelenen gezinin, dünya kamuoyunu günlerce oyalayarak ve Filistin yönetiminde temelsiz umutlar yaratarak, işlevini fazlasıyla yerine getirdiğini söylemek mümkün. İlla bir başarısızlıktan sözedilecekse, bu, İsrail’in savaş makinasıyla yaptığını siyasal sonuçlarına vardıramamak, yani Arafat’ı bir boyun eğişe razı edememek noktasındadır. Fakat Filistin direnişinin kazandığı kapasite ve kararlılık düşünüldüğünde, böyle bir sonuç zaten mümkün değildi. Olayların bu aşamasından sonra, Arafat ve temsil ettiği Filistin yönetimi bunu yapmaz, dahası istese de yapamaz.

İsrail’le suç ortaklığının ABD’ye siyasal faturası

Fakat elbette İsrail’in yıkım ve katliamlarla dolu tarihine yeni bir sayfa ekleyen son saldırıya ABD emperyalizminin bu çıplak desteği ona büyük bir siyasal faturaya malolacaktır. Ünlü Brzezinski de, 7 Nisan tarihli yorumunda, “Amerikanın politikalarının tek taraflı ve riyakar olduğu konusunda neredeyse küresel bir fikir birliği var” derken, bir bakıma bu faturaya işaret etmiş olmaktadır.

ABD’nin siyonist vahşete suç ortaklığı ve açık desteği, halkların ona öfkesine ve nefretine yeni boyutlar eklemiş, Ortadoğu’daki en sadık işbirlikçileri karşısında bile güç durumda bırakmıştır. Eğer Fas Kralı ABD riyakarlığını diplomatik bir dille de olsa açığa vuruyorsa, eğer Hüsnü Mübarek gibi sadık bir Amerikan uşağı Colin Powell’la randevusunu iptal edebilecek kadar ileri gidebiliyorsa, resmi Arap basını bile Powell’ı bir arabulucu değil fakat “İsrail ulağı” ve “Şaron’un emireri” olarak niteleyebiliyorsa, bütün bunlar İsrail’le suç ortaklığının ABD’ye çıkardığı siyasi ve diplomatik faturaya bir göstergedir. Cenin’de ve öteki kentlerde bütün dünyanın gözleri önünde duran savaş ve insanlık suçlarının BM tarafından incelenmesini bile vetoedeceğini açıklamış olan ABD yönetimi, böylece İsrail’le suç ortaklığının yeni bir örneğini sunarak, maskesini iyice düşürmektedir.

Emperyalist dünyanın siyasal ve ahlaki iflası

Bu bizi, yiğit Filistin halkının, siyonist savaş makinasının son saldırısı karşısında yeni bir örneğini verdiği kahramanca direnişinin tüm dünya halklarının hanesine yazılan yeni bir siyasal başarısına getiriyor. Geliştirdiği soluklu direnişle emperyalist ve siyonist politika ve planları altüst eden, bu arada Irak’a yönelik bir emperyalist müdahaleyi de geciktirip zora sokan Filistin halkı, tam da bu nedenle, ABD destekli bugünkü vahşi yıkım ve katliamın hedefi haline geldi. Fakat onun büyük acılarla ödemek durumunda kaldığı bu yeni bedel, ABD önderliğindeki emperyalist kampın özellikle son 10 yıldır “insan haklarını korumak” ve “etnik soykırımı engellemek” adı altında sahnelediği riyarkarlıkların içyüzünü de tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi.

Bu emperyalist kampın yeni bir siyasal ve ahlaki iflasıdır. Lahey’de Miloseviç’i “savaş suçlusu” olarak yargılayanların maskesi artık düşmüştür. Silahsız ve savunmasız bir halk yıkım ve katliamdan geçirilirken, tarihin en büyük savaş ve insanlık suçlarından biri tüm dünyanın gözleri önünde işlenirken olup biteni soğukkanlılıkla seyredenler, dahası açıktan ya da örtülü olarak destekleyenler, bundan böyle dünkü argümanlarını kullanarak emperyalist müdahalelerde bulunmakta eskisi kadar rahat olamayacaklardır. BM kararlarına uymuyor diye Irak’a karşı savaşa hazırlananların, kurulduğundan beri hiçbir zaman uymadığı BM kararlarını son saldırı karşısında da kabaca reddeden siyonist İsrail’e gösterdikleri anlayış, buradaki riyakarlık ve çifte standart, elbette dünya halklarınca ibretle izlenmektedir.

Emperyalizmin Ortadoğu’daki koçbaşı

Filistin’de siyonist ideoloji ve ilkelere dayalı bir devletin kuruluşu yüzyılın başından itibaren İngiliz emperyalizminin Ortadoğu’ya ilişkin stratejisinin bir parçası olarak gündeme gelmiş ve İkinci Dünya Savaşı sonrasının uygun atmosferinde bu proje hayata geçirilmiştir. Proje İngiltere kaynaklı olsa da, savaş sonrasında dünya jandarmalığının ve dolayısıyla Ortadoğu hakimiyetinin el değiştirmesiyle, onu tüm sonuçlarına vardırmak ABD’nin payına düşmüştür. Siyonist İsrail devleti, petrol bölgesi olan ve ayrıca da büyük bir stratejik önem taşıyan Ortadoğu’da, ABD emperyalizminin en büyük dayanağı olmuş ve gerekli olduğu her durumda bir koçbaşı olarak kullanılmıştır.

Bundan dolayıdır ki, bugüne kadar ABD tarafından her yolla desteklenmiş, kesintisiz bir biçimde en cömert yardımlarla ödüllendirilmiştir. ABD son 50 yılda bu küçük nüfuslu ülkeye yüz milyar doların çok üzerinde bir karşılıksız yardım vermiştir. İsrail bugünkü savaş makinasını, 400’ü bulduğu söylenen nükleer bombalarını, iktisadi ve teknolojik düzeyini, özetle tüm gücünü beslemesi olduğu ABD emperyalizmine borçludur. O bu gücünü Filistin halkını topraklarından sürmek, savaş, işgal ve sömürgeci yerleşimler yoluyla topraklarını genişletmek için kullandı ve kullanıyor. O bu gücünü tüm Ortadoğu halklarına, yanı sıra ABD’ye karşı ya da mesafeli duran devletlere karşı bir tehdit ve saldırı aracı olarak kullandı, kullanıyor. Özetle siyonist İsrail, ABD merkezli emperyalist kampın Ortadoğuçıkarlarının bekçisi ve vurucu gücüdür.

Bu nedenle de İsrail siyonizmine karşı mücadele ancak tutarlı anti-emperyalist bir çizgiye oturursa, gerçek anlamını ve hedefini bulur ve başarıya ulaşma şansı kazanır. Bu, ilkel yahudi düşmanlığına karşı da temel önemde bir ayrım noktasıdır. Anti-semitizm her zaman gerici egemen sınıfların bir silahı olmuştur ve tam da halk kitlelerinin dikkatini devrimci çözümlerden saptırmak, sahte hedeflere yöneltmek için kullanılmıştır. Bu nedenledir ki emperyalizme ve siyonizme karşı mücadele anti-semitizme karşı mücadeleden ayrılamaz.

Komünistler ve tüm devrimciler için siyonist İsrail’e karşı mücadele dünya ölçüsünde emperyalizme karşı verilen mücadelenin bir parçasıdır. Yahudi işçi ve emekçileri, bugünün ağır ortamında bile seslerini cesaretle yükseltebilen ilerici-devrimci Yahudi aydınları, bu mücadelenin asli unsurları arasında yer almaktadırlar. Onlarla birleşmek ve dayanışmak, bugünün bulanık ve çift yönlü saptırmalara uygun ortamında her zamankinden daha önemlidir.

* Yahudi kökenli bir Amerikalı marksist olan Ralph Schoenman’ın bu kitabını (Kardelen Yayınları, 1992) okurlarımıza özellikle öneriyoruz. Siyonist İsrail’in bugünkü politikalarını daha geniş bir tarihsel perspektifle ve arka plan içinde kavramak bakımından son derece önemli bilgiler içeren ve büyük yararlar sağlayan bir kitaptır bu.