ARSIVANA SAYFA
 
17 Mart '01
SAYI:10
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Biricik gerçek alternatif işçi sınıfı partisinin devrimci programıdır
Krizin faturası kapitalistlere
Kriz ve burjuva siyasetinin iflası
Kriz: Nedenler ve sonuçlar, eğilimler ve yaklaşımlar
KOMSA'da işçi kıyımı
Çukobirlik işçilerinin grev kararlılığı
Ankara Sağlık Platformu'nun açıklaması
8 Mart etkinlikleri
Öncü İşçi İnisiyatifi’nin 8 Mart etkinlikleri
Kurtköy halkının gözünden 8 Mart ve gösterdikleri..
Saldırıya karşı işçi emekçi barikatı!
İTÜ'de yemek boykotu sürüyor
Gazi anması
Ölüm Orucu sürüyor!
Kayıpların akıbeti açıklanmalı
Bir tutsak annesinden açık mektup...
Dortmund'ta faşizme karşı 25 bin kişilik yürüyüş gerçekleşti!
Yurtdışı'nda 8 Mart etkinlikleri
Direnişçilerden mektuplar
"Okkan'ı JİTEM öldürdü"
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 

Bir işçi Kürt halkına sesleniyor...

“Gelin ortak düşmanımızı
ortak mücadeleyle yokedelim!”


Son günlerde Türkiye’de gündem hayli yoğun. Bu gündemden öne çıkanlar ise, ekonomik kriz, bu krizle gelen sosyal yıkım programları, uygulanmaya konulan zamlar, faili belli cinayetler ve kuşkusuz işçi-emekçiler için daha beteri olan öncülerini tasfiye operasyonu ve bu operasyona karşı sürdürülen direniştir. Yani F tipi cezaevleri ve Ölüm Oruçları’dır. Faşist devlet ve sömürgeci düzen bir taraftan krizler üreterek çalışanları işsiz, aşsız bırakıyor. Bir yandan da yeni zamlarla sömürücü güçlerin krizlerinin faturasını bizlere ödetiyor. Bir yandan insanları yargısız infazla katlediyor, bir yandan da cezaevlerinde katliamı sürdürüyor. Tutsakları teslim alma hesapları yapıyor. Kuşkusuz bunları aynı amaç, aynı çıkar için yapıyor. Yani bu barbar, vahşi, kan emici düzenin korunması için. Bunu yapmasındakiamaç ise belli. Toplumu sindirme, yıldırma ve duyarsızlaştırmaktan başka bir şey değil.

Ben diğer sorunlardan ziyade Kürdistan’daki gelişmeler üzerine yazmak istiyorum. Yaklaşık bir ay önce gözaltında kaybedilen iki HADEP yöneticisi var. Yapılan tüm girişimlere, eylemlere rağmen halen daha sonuç alınamamıştır. Yapan güç belli aslında, devletin kontr-gerillasıdır bu güç. Zaten onlar bu işi yıllardır yapıyorlar. Ve görünen o ki yapacaklar da. Yalnız burada dikkate değer en önemli sonuç, ya da Kürt halkının çıkarması gereken sonuç; hiç de öyle iddia edildiği gibi bir barış ortamının olmadığıdır. Bu barış ortamı lafı hala Kürt halkının en büyük zaafıdır. Bölgede böyle bir ortam yoktur. Güneye’e en ağır savaş makinalarıyla, 10 bin askerle yapılacak operasyonun amacı bellidir. Gerillayı yoketmek. Bir de gündeme gelen kayıp olayları eklenince, tablo ortada. Ki bu tabloya tehditleri, baskıları da eklemek gerekir. Peki bu durumda, hani zedelenmemes üzerine onca laf edilen barış ortamı nerede peki? Türk devleti ve ordusu basbas bağırıyor, sizi muhatap almadığını, yok saydığını.

Türk devleti sizinle barış yapar, ama hangi şartlarda yapacağı bellidir. 20 yıllık savaşı silip attığınız zaman, bu barbar düzen için tehlikesiz köleler olduğunuz zaman barış yapar. Peki bunları kabul edebilir misiniz? Ben hiç sanmıyorum. Çünkü Kürt halkı bu mücadeleyi canla, kanla, fedakarlıkla sürdürdü. Çektiği onca acıyı görmezden gelemez.

Kürt halkı barışı mı istiyor? Özgür Kürdistan mı? Evet, öyleyse yapılacak şey, içinde bulunduğumuz şu anki durumu iyi değerlendirip, muhasebesini iyi yapıp düşünmektir. O zaman görülecektir ki, mücadeleden başka, devrimden başka yol kalmamıştır. M.Yılmaz gibi bir kuklanın ya da TÜSİAD gibi kan emici bir çetenin Kürtçe yayın üzerine söylediği üç-beş lafı ciddiye alıp öyle abartanlar oldu ki. Oysa gerçekler böyle mi sizce, bu lafı edenler ne derece dost olabilirler ki? Kürt halkı için gerçek dostlar her zaman bellidir. O da bu düzene karşı ölümüne savaşan komünistler ve devrimcilerdir. Kan emicilerin söylediği lafları ciddiye alıp da bir şeymiş gibi üzerine düşünmek, Kürt halkına yakışmayacak bir ihanettir.

Öyleyse çıkar yol ne? Kirli medyanın üç-beş lafı mı gerçek umut? Yoksa sanatçı ve gazetecilerin futbol maçı yapması mı? Ya da Kürdistan’da yapılan “Vizontele” filmi mi umut? Hayır bunlar umut olamaz. Dostun düşmanın apaçık orta yerde durduğu bir ortamda yapılıp edilenlere tanıklık edilirken, bunlar umut olamaz. Umut kendinizde, yüreğinizde, inancınızdadır. Ödediğiniz bedellerde, katlandığınız acılardadır. Şimdi iyice bir düşünün? Gerçekten istediğiniz, özlediğiniz gibi bir barış ortamı var mı?

Bu barbar, bu sömürücü düzeni kökünden yıkmadan gerçek bir barış mümkün olamayacaktır. Bu düzen varoldukça sömürü de, savaş da varolacaktır. Özgür Kürdistan bir ütopya olarak kalacaktır.

Ben bir işçi olarak diyorum ki; beni sersefil eden, bir lokma ekmeğe muhtaç eden ile size bomba yağdıran bu aynı düzendir. Gelin ortak düşmanımızı ortak mücadeleyle yokedelim. Sınıfsız, sömürüsüz, savaşsız bir ülke yaratalım. Sosyalist bir düzen kuralım. Halkların kardeşliğini beraber örelim. Gücümüze güç katalım ki, böyle kolayından at oynatamasınlar. İki de bir işgal seferleri yapamasınlar, insanları sömüremesinler, katledemesinler. Yapılması gereken açıktır. Ulucanlar’da katledilen yiğit komünist Ümit Altıntaş’ın bir lafı vardı; “Cüret etmek ve başarmak!” İşte asıl sorun budur. Kısacası cüret etmek ve başarmaktan başka yol ve seçenek kalmamıştır.

Kızıl Bayrak okuru bir işçi/İstanbul



Her olanağı işçi ve emekçilerle
bağ kurmak için kullanmalıyız

Anadolu halkının en köklü ve eski inanç ve geleneklerinden birisi de bayramlaşmadır. İnsanların daha sıcak, daha yoğun ilişki kurdukları günlerdir bayramlar. Evet, dini bayramlardan bahsediyorum. Niye böyle bir yazı diye düşünülebilir, ama gerekçesini kendimce yazacağım.

Bu bayramlar her ne kadar dini bir etiket taşısa da, insanlarla diyolog kurmak, ilişkileri geliştirmek için dikkate almak gerekmektedir. Fabrikalarda, atölyelerde, kamu sektöründe insanlarla ilişki kurmak ve geliştirmek için insanları sınıflayabilir miyiz. Dinci diye, sağcı-solcu diye. Diyemeyiz, dememeliyiz. Bu, sınıf politikası yapanların asla düşmemesi gereken bir hatadır. Bu yönde yaşanmış iyi ve kötü deneyimler vardır. Kaldı ki, böyle bir sınıflandırmanın kimin işine yarayacağı bellidir.

Evet bunlar yaşamın gerçekleri. İşte bundan dolayı bu ülkenin bir geleneği olan bayramlaşmadan bahsediyorum. Bayram ziyaretlerini toplumun değişik kesimleri imkanlarınca gerçekleştiriyor. Bu kesimlerden biri de işçi-emekçilerdir. İşte tam bu noktada ben kendi adıma tespit ettiğim bir şeyden bahsediyorum. Bu tespit, sınıf devrimcilerinin böyle bir günü, böyle bir ortamı gereğince değerlendiremeyişleri. Kuşkusuz bu benim tespitim, yanılma payım da olabilir.

Bulundukları her ortamda sınıfa öncülük eden devrimciler, işçi-emekçilerle ilişki kurmak, geliştirmek, onların yaşamlarına dahil olmak için o kadar zorluğa katlanıyorlar. Ama böyle bir günü ilişki ziyaretlerine, ilişkileri güçlendirmeye yönelik yeterince kullanamıyorlar. Bu tür ziyaretler yapıldığında görülecektir ki, çok güzel sohbetler, çok güzel tartışma ortamları kurulabiliyor. Bu ayrıca dini inançlı işçiler için daha bir özenle yapılmalıdır. İşçilerin kafasında devrimcilere yönelik bir yığın önyargıyı kırmak açısından da bu tür ziyaretler etkilidir.

Kuşkusuz bu düşünceye katılmayanlar vardır. Ama ben faydalı olduğuna bizzat kendi deneyimlerimle tanığım. Yapılması gereken zor değil. Ayrıca bu güven verir, insanlarla kaynaşmayı sağlar. Sadece bayram olayı ile de sınırlı olmamalı bu. Düğünde, cenazede de insanların yanında olmak gerekiyor. Böylece aile ortamlarına çok daha rahat girebiliyorsunuz. Ben bir işçi olarak bunu bir eksiklik olarak görüyorum. Düşüncemi sizlerle paylaştığım için de mutluyum.

Kızıl Bayrak okuru bir işçi



Kafamızı gömdüğümüz yerden çıkarmanın zamanıdır!

Türkiye toplumunun içinde bulunduğu ruhhali psikologlar tarafından değerlendirmeye değerdir sanırım. İnsanlarımız son 20 yıldır yaşadıkları baskıcı tutumlar yüzünden yaşama haklarını dahi savunamaz duruma gelmişlerdir. En ufak bir tepkinin olmaması, tabii ki insanın insan olma olgusundan ne kadar uzaklaştığının kanıtıdır. Bu topluma verilen temel eğitimin ne denli insan olmanın gereğinden uzak olduğudur.

Bizi toplum olarak bu kadar rahat yönetmeleri ve babalarının çiftliği gibi bu güzelim ülkeyi dünyanın yaşanamaz bir parçası haline getirmeleri hoşlarına gidiyordur. Onlar ki, dış politikayı Amerika’ya, ekonomiyi Cottarelli’ye, kültürel yaşamı Banu Alkan’a, adalet sistemimizi Sami Türk’e emanet etmişlerdir. Duygularıyla ülkeyi yönetmeye çalışan bir başbakan, varla yok arasında gidip gelen bir muhalefet, yokolmaya yüz tutmuş sözde sivil toplum örgütleri, herşeye rağmen DGM’leri mesken tutmuş bir avuç saygıdeğer aydın...

Artık kafamızı kumdan çıkarıp kendi kendimize sormanın zamanı geldi. Çünkü bu güzelim ülke üç-dört liderin babasının tapulu tarlaları değildir. Bu ülke bu topraklarda yaşayan herkesindir. Hep birlikte ülkemizin zenginliklerine, değerlerine ve onurumuza sahip çıkalım.

Kurtköy’den bir tekstil işçisi