ARSIVANA SAYFA
 
17 Mart '01
SAYI:10
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Biricik gerçek alternatif işçi sınıfı partisinin devrimci programıdır
Krizin faturası kapitalistlere
Kriz ve burjuva siyasetinin iflası
Kriz: Nedenler ve sonuçlar, eğilimler ve yaklaşımlar
KOMSA'da işçi kıyımı
Çukobirlik işçilerinin grev kararlılığı
Ankara Sağlık Platformu'nun açıklaması
8 Mart etkinlikleri
Öncü İşçi İnisiyatifi’nin 8 Mart etkinlikleri
Kurtköy halkının gözünden 8 Mart ve gösterdikleri..
Saldırıya karşı işçi emekçi barikatı!
İTÜ'de yemek boykotu sürüyor
Gazi anması
Ölüm Orucu sürüyor!
Kayıpların akıbeti açıklanmalı
Bir tutsak annesinden açık mektup...
Dortmund'ta faşizme karşı 25 bin kişilik yürüyüş gerçekleşti!
Yurtdışı'nda 8 Mart etkinlikleri
Direnişçilerden mektuplar
"Okkan'ı JİTEM öldürdü"
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 

“Alnımızda taşıdığımız bayrağa asla leke sürmeyeceğiz!”

“Parti, devrim ve sosyalizm davası kazanacak!”

Düzgün Zengin
(TKİP tutsağı/Ölüm Orucu direnişçisi)

Merhaba,
Uzun zaman oldu sizlere yazmayalı. Oysa anlatacak, yazılacak ne kadar çok şey var! Gerçi çoğu şey apaçık biçimde yaşandı ve eminim ki kıyaslanamayacak ölçüde ağır yaşamış yoldaşların, dostların anlatımları da ulaşmıştır. Kandıra’daki arkadaşların başlarından geçenler olsun, Gebze SSK Hastanesinde yatağa bağlıyken birkaç gün alıp takip edebildiğimiz gazetelere yansıyanlar olsun; kalemi alıp başımdan geçenleri yazmayı anlamsız kıldı benim için. Biz ne yaşamıştık ki? Kuşkusuz, olağan dönemlerde olsaydı, Gebze’deki saldırının da hafife alınacak yanı yoktu...

Ölüm Orucu’nda 57. günü geride bırakmıştık. Hepsi de yoğun ve coşkuyla geçmişti. Eylemimizin etkisiyle toplumsal muhalefet epey hareketliydi. Devlet giderek sıkışıyor, Adalet Bakanı ağzından sürekli yeni manevralar açıklıyordu. En son açıklama toplumsal mutabakat sağlanana kadar F tiplerinden vazgeçildiği şeklindeydi. Aynı günler, Sağmalcılar’da süren görüşmelerin de tıkandığının basına yansıdığı, arabulucu heyetinin “umutsuzluk” açıklamaları yaptığı günlerdi. Dışarda ailelerimiz ve bizleri sahiplenen kitlelere yönelik hem bir karşıt propaganda, hem de giderek yoğunlaştırılan devlet terörü estiriliyordu. DGM basına sansür kararı çıkarmıştı. Son haftalardaki bu değişim bizler için şaşırtıcı olmadı. Artık her olasılığa daha fazla hazırlıklıydık. Devlet “müdahale”den sözediyordu, boyalı basın bunun zeminini oluşturmaya çabalıyordu. Öyle ki, aydnlar, duyarlı yazarlar-sanatçılar, TTB’nin doktorları bile hedef tahtasına yerleştirilmişti...

“Erteleme” açıklamasının ne büyük bir aldatmaca olduğunu anlamak için 19 Aralık katliamına da bakmak gerekmiyor aslında. Zira o günlerdeki gelişmeler, ortada oynanan oyunların ne olduğunu anlamak için yeterliydi. Biz Ölüm Orucu’nu durup dururken başlatmadık. Ulucanlar vahşeti ile birlikte sermaye iktidarı F tipi saldırısını giderek tırmandırmış, hücre tipi yaşamı kabullendirmenin hazırlıklarına hız vermişti. Örneğin; 17 Ocak 2000 “Üçlü protokol”e dayanılarak cezaevlerinde katliam provaları yapıldı. Dışarda cezaevleri konusunda duyarlı kesimler üzerindeki faşist baskı ve terör giderek tırmandırıldı, çete ve mafya elemanları üzerinden cezaevlerine saldırıların altyapısı oluşturuldu. Öte yandan “af” söylemi ile bazı kesimler sürekli yedeğe alınmaya, adlilerin bu konudaki “isyanları” ile de cezaevleri hep gündemde tutulmaya çalışıldı. F tiplerinden azıları teslim alınmış, kısmen personel bile atanmıştı. 2000 sonbaharına girdiğimizde, devletin yapacağı tek şey kalmıştı; F tipine geçiş operasyonları. Faşist rejim bunun için uygun bir zaman kolluyordu. Bu koşullarda biz, ya kuzu kuzu bu “uygun zaman”ı bekleyecektik, ya da devletin tüm manevralarını-hazırlıklarını boşa çıkarmak, saldırıyı püskürtmek için, uygun bir zamanlamayla büyük kavgayı başlatacaktık.
Başlamak ve zafere ulaşmak için tek sorun olarak CMK’nın iç tartışmalarının (ki bunlar en geniş birlikteliği sağlamak amacıyla; F tipi saldırısının anlamı, düşmanın ve toplumsal kuvvetlerin durumu, saldırının nasıl gelebileceği, nasıl karşı koymak gerektiği, bu konudaki taktik-politikalar ve en uygun zamanlamanın ne olacağı konularında uzun zamandan beri sürmekteydi) netleşmesi kalmıştı. Sonuçta üç yapı Ekim’in 20’sinde başlama kararı aldılar. (Bu ayrıştıran kararın nedeni, niçini o zamanlar devrimci-sosyalist basında yoğunluklu tartışılmış, gerekenler söylenmişti. 19 Aralık katliamı, kimin öngörü ve değerlendirmelerinde haklı olduğunu yeterince gösterdi zaten. Şimdiki meselemiz de bunun tartışmasını yürütmek değil.)

Görüşmelerin tıkandığı günlere baktığımızda, kuşkusuz en göze çarpan olgu, Genelkurmay Başkanı H. Kıvrıkoğlu’nun B.Ecevit’i ziyareti ve arkasından yapılan MGK toplantısıydı. “Sansür” uygulaması, ağız değiştirmeler, baskı ve terörün ivmelendirilmesi bunlardan sonra gündeme geldi. Nihayet “müdahale” konusu daha açık açık dillendirilmeye başlandı. Üst üste devletin tepesinin toplantıları basına yansıdı. Reformist kesimler ve bazı duyarlı çevrelerdeki “bırakın” açıklamaları, generallerin bu müdahalesinden sonra başgösterdi.

Ve nihayet 19 Aralık’ta generaller darbesinin somut uygulamalarına (ki bunlar daraltılmış bir hedefe, Türkiye Devrimci Hareketi’ne yönelikti!) tanık olduk. Gerçekten de 19 Aralık’a, ordunun Türkiye devrimci hareketine yönelik harekatı demek mümkün. İnsanlık onuru, devrimci hareket bir kez daha asker postalları altında çiğnenmeye çalışıldı. Kirli savaştan arta kalan güçlerin de etkin biçimde kullanılmasıyla, bize karşı ülke çapında bir savaş başlatıldı.

Bir tarafta, her çeşit silahı (tüfek, tabanca, gaz bombası, kimyasal-yanıcı maddeler), iş makineleri, itfaiye gibi araçları, vahşi ve insanlık dışı yöntemleri (işkence, yakma, çivi çakma, kesme, taciz, tecavüz vb.), büyük ve teçhizatlı bir insan gücü (binlerce robokop giysili, gaz maskeli, coplu kalkanlı, silahlı asker, polis, cezaevinde idare görevlileri ve gardiyanlar, etik değerlerini hiçe sayan meslek ‘insanları’ vb.) ile sermaye iktidarı; diğer tarafta ise tek silahları bedenleri olan toplam 1500-2000 civarında devrimci tutsak kitlesi... Bir tarafta bir avuç asalağın zorbalıkla, zulümle ayakta kalan çürümüş düzeni, diğer tarafta hergün yeniden yeniden ezilen ve sömürülen, yaşamları boyunca horlanan ve yozlaştırılarak çürük düzenin bir parçası haline getirilen işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin umudu devrim! 19 Aralı’ta iki karşıt dünyanın ileri düzeyde karşı karşıya gelişine tanık olduk. Karanlığın efendileri teknik açıdan üstündüler. Fakat devrim güçleri de yüreklerinde ışıklı yarınlara özlemini, milyonların öfkesini ve inancını taşıyorlardı.

19 Aralık sabah 4:00 sularında slogan ve nöbetçi arkadaşların “saldırı var” ikazıyla uyandık. Her arkadaş hızla toparlanıp, barikata malzeme taşımaya yöneliyordu. Koğuştaki biz iki Ölüm Oruçcusu’na sıkı giyinmekten ve ufak tefek yardımlar yapmaktan başka bir iş kalmadı. TV’lerde “operasyon”un 20 cezaevinde birden başladığı, şehitlerimizin sayıları veriliyordu. Bir süre sonra çatıdaki timler tarafından TV antenleri toplansa da bazı kanallar çekmeye devam etti. Radyolardan da haberleri dinlemeyi sürdürdük.

Gebze’de asker ilk giriş anında bir arkadaşı bacağından yaralamıştı. Kısa bir süre sonra 12’deki biz iki kişi, en son çekildiğimiz 9. Koğuş’a, diğer iki Ölüm Orucu direnişçisi siperdaşımızın yanına götürülüyoruz. Bundan sonra hep biraradayız. Dostlar bizim etrafımızda pervane gibiler. Ölüm Oruçcuları’nı vermemek için sonuna kadar kararlılık hakim herkeste. Arada sloganlar atıyoruz, marşlar söylüyoruz hep beraber. Timler tavandan ve yan duvarlardan patlatarak sürekli gaz bombaları atıyor, bazen de silah kullanıyorlar. Çekile çekile 9. koğuşta toplanıldığında saat 14.00’e yaklaşıyor. En son çekilme anında bir arkadaşın başına, tavanlardaki deliklerden açılan ateşten bir mermi isabet ediyor. Arkadaş koma halinde getiriliyor, koğuş yemekhanesine. Doktor bir arkadaşımız olmasa, O’nu hemen yitirirdik. Gene bu anlarda bir arkadaşın kolu da gaz bombası parçasından yaalanıyor.

Nihayet herkes koğuş yemekhanesine çekilip, kapıya kalan malzemelerden bir barikat kurulduğunda saat 14:00’ü biraz geçiyor. Marş ve sloganlarla bekliyoruz düşmanı. Saldırganlar barikatları söküp içeri doluşuyorlar, hepsi de tam teçhizatlı. Tüm silahlar üzerimize doğrultulmuş, bir kamera ve bir de fotoğraf makinesi sürekli çalışıyor. Başlarındaki albay, gaz maskesini aralayıp (içerisi biraz havalanmıştı), sadece arama yapacaklarını, dışarıya havalandırmaya çıkmamızı, istemediği şeylere zorlamamamızı istiyor. Adam gözümüzün içine bakarak söylüyor bunları. Yalancılık, namertlik geleneklerinde var, genlerine sirayet etmiş bunların. Biz çıkmayacağımızı söyleyince, robokoplar çekiliyor ve içeriye gaz bombası yağdırılıyor. Artık katlanılmaz bir duruma gelince, topluca havalandırmaya çıkıyoruz. Gazın etkileri hafifleyince tekrar marşlara başlıyoruz. Başka bariktların arkasında kalan dostların sloganlarını işitiyoruz. Bir süre sonra robokoplar ve tüm rütbeliler havalandırmaya doluşup karşımızda sıralanıyor. Ana malta camından bazı gardiyanlar işaretle tarif yapıyorlar. Rütbeliler, “Ölüm Oruçcuları kim” diye sorunca herkes bir ağızdan “hepimiz Ölüm Oruçcusuyuz” diye haykırıyor. 14:30 civarı saldırıp kenetlenmiş kolları tek tek koparmaya başlıyorlar; jop-dipçik, tekme, yumruklarına slognlarla karşılık veriyoruz. Koridor boyunca aynı biçimde dövülerek götürülüyoruz. Ambulans’a bindirildikten sonra bile, biri hıncını alamayıp gene saldırıyor.

Getirildiğimiz Gebze SSK yeni bir bina. İndirdikleri anda slogan atıyorum. Boynumu çevirip ağzımı kapatarak götürüyorlar içeriye. Doktorlar, hemşireler üşüşüyor başımıza. Müdahale istemediğimi, insanlık onuruna ve meslek etiklerine bağlı kalmalarını söylüyorum. Sağımda, solumda ufak tefek yaralar var, onları temizliyorlar. Üzerimdeki pantalon o hale gelmiş ki, doktorlardan biri çıkarıp poşete koyarak “atalım gitsin” diyor, ama ben “kalsın” diyorum. Yara izlerini kabaca tespit edip bizi başka bir odadaki yataklara kelepçeliyorlar. Kelepçe işkence olsun diye iyice sıkılıyor. Bu kelepçe işkencesi, kollarımıza zincir takıldığı iki gün sonraya kadar sürüyor. Bir haftaya yakın kaldığımız bu hastanedeki anılar benim için çok ilginçti, fakat bu mektubun konusu değil. Hastanede kaldığımız süre boyunca tuvaletten bazı alışveriş ihtiyaçlarının giderilmesine, hi¸ kimseyle görüştürmemeye kadar keyfi koşullarda tutuluyoruz. Hep yatağa zincirliyiz. Durumumuz, manga başlarındaki uzman çavuşların keyfine kalmış; kimisi tam düşmanlık güdüyor, kimisi biraz daha esnek davranıyor...

24 Aralık akşamı kalabalık bir jandarma birliği tarafından alınıp üç ayrı ringe bindiriliyoruz, biz 7 Ölüm Oruçcusu. (İçerde iken birbirimizle vedalaşma isteğimiz cezaevi bölük komutanı tarafından, “ne gereği var, hepiniz de Gebze’ye gidiyorsunuz” yalanıyla, geri çevriliyor. Böylece Gebze’ye götürülen üç bayan arkadaşımızla vedalaşamamış olduk.) Ringte 2. Ekip’ten yoldaşlarımla birlikteyim. Güzergahtan, Kandıra F tipine götürüldüğümüzü anlıyoruz. Yolculuk 40-45 dakika sürüyor. Asker aramasını tartaklama, küfür-hakaret eşliğinde zorla donlara kadar soyarak (biz elbiselerimizi çıkarmadığımız için kendileri çıkarıyorlar) yapıyorlar. İdarede de yere yatırıp zorla arıyorlar. Doktor, giriş kaydı için, gözucuyla şöyle bir “muayene” ediyor. Ve nihayet götürülüp, halen kalmakta olduğu tek kişilik bir hücreye konuluyorum. İlk on gün boyunca, en temel gereksinimler bile (sigara, kağıt, içme suyu, yeterli şeker, gazete, havalandırma vb., vs.) giderilmiyor. İçerde 17 Ocak Üçlü Protokolü’nün uygulamaları geçerli. “Kurallar” hiçe sayıldı mı şiddet devreye giriyor. Bir akşam sayım esnasında yanyana hücrelerde kalan biz üç Ölüm Oruççusu (ki 60’lı günleri bitirmek ¨zereydik), işkencehanelerdeki “ilk karşılama” türünden bir “meydan dayağı” ile onurlandırılıyoruz. Buradaki her şey, her yaklaşım esasta insan kişiliğini, devrimci kimliği yoketmeye yönelik programlanmış. Sorunun, mimariden ziyade bu tecrit, artı tredman olduğu, artık halihazırdaki yaşamımızla da kanıtlanıyor...

Öte yandan, tüm baskı ve işkenceye, ülke çapındaki vahşi katliama, dışarda duyarlı kesimlere yönelik sıkıyönetimle elele yürüyen suskunluk ve dezenformasyon ablukasına rağmen, faşizmin tecrit zindanlarında direniş coşkuyla, yayılmış olarak ve perçinlenmiş, bilenmiş bir kararlılıkla sürüyor. Ölüm Orucunda 110’lu günleri geride bıraktığımız halde, ilk gün başladığımızdan daha moralliyiz. Direniş sloganlarımız hiç susmadı bugüne dek, giderek daha bir gür haykırılıyor. Zulüm, direngenliğimizi artırmaktan, öfkemizi körüklemekten başka bir işe yaramıyor. Direnişimizin zaferinin kaçınılmaz olduğunu biliyoruz. Zira her türlü bedeli ödemeye hazırız. 19 Aralık’taki destansı tarih yazımı bunun tanığıdır. Ulucanlar, ‘96 süreci, Diyarbakır, Ümraniye, Buca... Tarih bizim sözlerimizin arkasında durduğumuza çok kez tanıklık etti, ediyor ve edecektir.

Faşist rejimi bugün acz ve çaresizlikle böylesine saldırganlaştıran olguların başında bu geliyor. F tipleri konusundaki hayalleri, umutları 19 Aralık ve sonrasında tuzla buz oldu. Şimdi zafer halaylarımızın ve kendisinin ödeyeceği bedellerin, kendisinden hesap sorulması anlarının kabusunu yaşıyor. Kazanımımız rejim için ağır bir bedeldir, zira işçi sınıfı ve emekçi kitlelere yönelik sürdürülegelen topyekün saldırının zindanlar cephesinden yarılması, sınıf ve emekçi kitlelerin mücadelesini potansiyel bakımdan alevlendirebilme olanağı anlamına gelmektedir. Sermaye iktidarından asıl hesap, sömürülen ve ezilen milyonların özellikle başlangıcında olduğumuz bu yeni dönemde mücadele sahnesine çıkarılabilmesi durumunda sorulmuş olacaktır.

Bedenen o günlere kalalım ya da kalmayalım, illa ki bir halkası olup coşkuyla çekeceğimiz zafer halaylarının kaçınılmazlığına olan inançla bir kez daha yinelemek istiyoruz: Habip’lerin, Ümit’lerin yolundan yürüyecek, onlardan tertemiz devraldığımız ve bugün alnımızda taşıdığımız bayrağa asla leke sürmeyeceğiz! 2001 yılı zaferimizle anılacak! Parti, devrim ve sosyalizm davası kazanacak!

Düzgün Zengin
12 Şubat ‘01



Ölüm Orucu direnişçisi Atılcan Saday’dan mektup...

“Biz olalım ya da olmayalım, güneşli günler gelecektir!”

Sevgili F....
Haftalardır sana yazmak var aklımda. Fakat bir türlü yazamadım. Nasıl yazacağımdan çok, ne yazacağımı bilememek bunun nedeni. Mektupların geldi. Burada on gün dinlendirildikten sonra veriliyor mektuplar, bu yüzden geç geldi.

Sağlığım, beni şaşırtacak kadar iyi. Ayrıntıyı annemlerden öğrenirsin, kolum da iyi. Ağrılar geçti. Sol elle de fena yazmıyordum ya, alçıyı çıkarttığımdan bu yana sağ elle yazıyorum. Alçıyı kendim çıkardım, bilinen nedenlerle hastaneye gidemedim. Eklem yerinde kemik parçası kaldığı için eskisi gibi olmayacak, ama ihtiyacımı görecek kadar kullanabileceğim. Şimdi, bazı egzersiz ve masajlarla kendi kendime fizik tedavi uyguluyorum. Faydası oluyor. Dirsek giderek açılıyor, çok önemli bir hareket kısıtlılığı kalmayacak gibi görünüyor.

Ceyhan’ı çok özlüyorum. Oranın pis sıcağı, en kötü günlerimiz bile burnumda tütüyor. Bütün Ceyhanlılar aynı şeyi söylüyor. Çukurova’yı hala sevmesem de, kendimi Ceyhanlı sayıyorum artık.
(...)

Diğer yoldaşlar iyidir. Şaduman’dan mektup geldi. İyiymiş. Şimdilik bol bol kitap okuyorum. Annemler her hafta 3-4 tane getiriyor. Gözlerimi dinlendirerek okuyorum. Geldiğimden beri 20 civarında devirdim. Sana bir kararımı söyleyeyim. Zaferi sağlam kafayla göremezsem, kafam iş göremez hale gelirse, Çorum Kargı ilçesi Maksut’lu köyüne yerleşeceğim. Elim ayağım tutarsa, orada rençberlik, çobanlık yaparım. Kızılırmak’a 2 km., orman kenarında bir köy. Annemlere söyledim. Sen de yardımcı olursun oraya yerleşmeme. Ölürsem neler yapmak gerektiğini de biliyorsun, söylemeye gerek yok.

Daha çok okumanı, bu işi ciddiye almanı isterim. Dilerim daha doğrusu. Okumanın öğrenmenin yaşı yok. Doksan yaşında okumaya öğrenmeye devam edebiliyor insan. Yeter ki yapamam edememleri bir yana bıraksın. Kendine karşı olumlu, kamçılayıcı bir acımasızlıkla, başkalarına ise daha fazla hoşgörüyle yaklaşmalı insan. Daha dikkatli, daha meraklı olmalı.

Sağlığını ciddiye al. Gereken neyse yap. Gerekmeyenleri ise yapma. Moralim her zamankinden iyi. Başaramayacağım hiç bir şey yokmuş gibi hissediyorum. Altından kalkamayacağım için ertelediğim işleri omuzlamak için sabırsızlanıyorum. Kafamda düşüncelerimde yeni bir berraklık duyuyorum.

Netlik, aydınlık, kendine güven ve güçlülük duygusu. Zayıflıklarımı da sanırım daha iyi görebiliyorum şimdi.

Şimdilik sanırım bu kadar. Kopuk kopuk oldu, uzatırsam daha da karışacak. Herkese kucak dolusu selam, sevgi. Biz olalım ya da olmayalım, güneşli günler gelecektir. Doğa yasası böyle...
Sevgi ve özlemle kucaklarım...

Atılcan Saday
Sincan Hücreleri, 15 Şubat 2001

Not: Bende yeni şiir yok. Sana Necati Cumalı’nın şiirini aktarayım:

Hürriyete övgü

Boşuna değil dökülen kan
Hatıran daha aziz çıkacaktır
Bu felaket senelerinden
Asırlardır bu böyledir
Bütün kötülükler geçer
Yaşar iyi ve güzel olan
...
Boşuna değil dökülen kan
şehirlerde, köylerde çocuklar büyüyecektir
daha zeki, daha çalışkan
Bütün acılar unutulacak
şarkılar daha yürekten söylenecektir

Yıkılan evler, köprüler
daha sağlam kurulacaktır tekrar
Yeniden fabrikalar yükselecek
tarlalar genişleyecektir

Boşuna değil dökülen kan
Tarihin akışından anlıyorum
Kuvvet zamanla yıkılır
Yalnız senin uğruna ölür insan
Yarası acımadan
(1945)




“Tarih her zaman direnişi kahramanca
kucaklayanları yazmıştır!”

Sevgili yoldaş,
Kağıt, zarf alıp da mektup yazma imkanımız doğunca bir merhaba demek istedim hemen.
Bildiğin gibi 23 Şubat günü Gebze’den operasyon birlikleri tarafından apar-topar Tekirdağ’a sürgün edildik. Çıkışta ve yolda fiziki bir kötü müdahale olmadı. Ama “uzun yolculuk” ve kapıda saatlerce bekleme, tuvalet vs. yok, insanları bayağı yıprattı. Birçok arkadaş ÖO’nda ya da hasta zaten. Biz Gebze’den 35 kişiydik, bizden, ben ve Kenan.

Kapıda oldukça anlamlı bir karşılama töreni vardı! Müzik eşliğinde, izolasyon odalarında, zorla traş (...)
(...)

Şu an buradaki statü, Edirne ve Kandıra açılırken nasılsa öyle. Yani, hiçbir şey hemen hemen ya yok, ya da arızalı. Gayrettepe’yi 98’de gören bir arkadaşın anlattığına göre, orası buradan daha iyiymiş! Sayım sorunu devam ediyor. Burada bir arkadaşın kendini yaktığını duyduk, ama öğrenemedik.

Cezaevine sürekli sevk geliyor. Mevcut tahminimce 200 civarında. Kandıra, Kartal, Geyve’den ve kesin olmamakla birlikte Buca’dan sevk gelmiş. Çeteciler ise nerede, var mı yok mu bilmiyorum. Basın Tekirdağ’ı onlarla duyurmuştu, ama daha bir kişiye rastlamadık! Belki araya 3-5 kişi serpiştirmişlerdir.

Sana ilginç gelecek bir olay aktarayım. Kapıda traş bittikten sonra (Gebze’den bir arkadaş yazdığı faksta “sıhhatler olsun” diyor, annem moral vermek için olsa gerek, “sana çok yakışmış, kafan da güzelmiş” diyor!) izole odadan dışarı çıkarıyorlar. Ben dönüp diyorum ki (küçücük odada 20 kişi kadar varlar); “Devlet sizin bugün bize yaptığınızın aynısını yarın size, sizin çocuklarınıza falan da yapacak, yazın bu söylediklerimi bir yere”. Askerler, “bırakın konuşsun, söylesin” derken, Bursa cezaevinden de tanıdığım gardiyanlar küfürler eşliğinde saldırdılar. İlginç değil mi, ne kadar ince eğitim aldıklarını göstermek için olsa gerek. Gerçi burada bunu gayet iyi gördük! Bence, sadece iyi eğitilmemişler, sürekli de eğitiliyorlar. Yoksa bir kişi insanlığa bu kadar yabancılaşıp bu denli makinalaşamaz, gözlerinden ve ağzından süekli kin kusamaz. Ve bu insanları tanıyorum, yoksullar, ailelerini bile geçindiremiyorlar!
Psikolog, eline CİA Think-Thank’larında hazırlandığı belli olan bir anket metnini almış, soruyor girişte. Anket değil, resmen manipülasyon. İnsanı içe döndürmek için özel olarak hazırlanmış. Sorulardan birkaçı; arkadaş seçerken neye dikkat edersiniz? (Cevap: devrimci olmasına!); kendinizi nasıl tanımlarsınız? (Cevap: sade bir komünist!), özel yetenekleriniz var mı, geliştirmek ister misiniz? vb...

Yani sevgili yoldaş, özcesi, “tredman” denilen şeyi tarz olarak anladığımı sanıyorum. Seçmeli ve sürekli denetlenen, kişisel dosyalar tutulan bir terör. Hani Pavlov’un deneyleri vardır, insanları da terörle böyle şartlamak istiyorlar. Bana 12 Eylül’ü ve Esat Oktay Yıldıran’ın tarzını anımsattı, Diyarbakır’daki... Şöyle ki, onun, güne-sürece (ÖO direnişi), stratejiye (Yeni Dünya Düzeni ve küreselleşme) ve teknolojiye (bilgisayar destekli programlar ve simülasyon) uyarlanmış hali. Amaç aynı, insanı hayvanlaştırmak. Gerçi Aristo M.Ö. 500’lü yıllarda, “insan politik bir hayvandır” diyordu. Dayandıkları temel bu, insanı hayvanlaştırmak, Freudyen yöntemlerle de çözmek-kullanmak!

Sevgili yoldaş, Gebze’den yolladığım son mektupta da yazmıştım sanırım, “direnişimiz tarihseldir” diye. Sadece Amerikancı çete rejiminin tarihi ve geleceği kaybedip, bizim kazanmamız açısından değil bu. Direnişimizin tarihsel kökleri açısından da böyle. Yani 19 Aralık operasyonunda olsun, 130’lu günleri aşan ÖO’nda olsun, Paris Komünü’nün, Stalingrad direnişinin, Moskova önlerinin temsili de yapılıyor. Paris barikatlarındaki paylaşım, fedakarlık ve “cüret, cüret ve bir daha cüret!” direnişimizde yaşıyor. İkinci emperyalist paylaşım savaşına karşı kazanılan koca bir anti-faşist zaferin ruhunu, moral-motivasyonunu Stalingrad direnişi belirlemişti, simgelemişti. Bugünkü ÖO direnişimiz de öyle; sadece Türkiye’de değil, yankısını Avrupa’da ve dünyada duyuran bir simge ve zaferi kapitalizme karşı sosyalizm mücadelesinde bir kilometre taşı olacak cinsten. Veinsanlarımız bugün çarpışıyor, tıpkı “Moskova Önlerinde”ki gibi. Nazım “29’ların hikayesi”ni anlatırken ne de güzel resmetmişti o anı!

Sevgili yoldaş, girilen bahar kampanyasının bu sene gayet verimli olacağını tahmin ediyorum. Gerek zamanlama açısından, gerek içerik açısından öncü işçi inisiyatifleri önemli fırsatları bağrında taşıyor gibi geliyor bana. Yani günceldeki göreli suskunluk, her an kendiliğinden patlamalara dönüşecek gibi. Ve zindan direnişinin ruhu-zaferi, işçi-emekçi kitlelerin devrimci enerjisiyle bilinç düzleminde yaşadığı buluşmayı politikada da yaşayacak. Zaten her ikisi de sıkı sıkıya birbirine bağlı değil mi? Çürüyen-kokuşan düzenin, kukla Ecevit hükümeti şahsında kendisi krize dönüşen kriz yönetim merkezleri, kitlelerin gözünde de bitmiş-tükenmiş durumda.

En güçlü silahları medyayla bu yüzden psikolojik bir “derin” savaş yürütüyorlar. Fakat gerek iç ilişkilerin, gerek dış ilişkilerin ne kadar onursuzca ve iğrenç olduğunu artık sermaye sınıfı da söylemek zorunda kalıyor. Aslında yapmaya çalıştıkları, ticarette, “zarardan kar etme” politikası denen şeye dönüşecek önümüzde. Rosa Luxemburg’un dediği gibi, “Ya kapitalist barbarlık içinde yokoluş, ya sosyalizm!” Programımızda bunları ne de güzel açıklamıştık aslında. Programımızın olduğu gibi güncelleştiğini düşünüyorum. Ve yakında bayraklaşacak.
Sevgili yoldaş, bir ilk mektup için yeterince uzun oldu yazdıklarım. Şu an diğer cezaevlerine de yazmaya çalışıyorum. ÖO’nda olan yoldaşları çok merak ediyorum. En pis kokulu bataklıkların yanında, en güzel kokulu ve narin çiçekler yetişirmiş. İşte Ölüm Orucu direnişçileri de öyle, hepsini çok seviyorum ve çok özlüyorum. Tarih her zaman, süreci en ileriden göğüsleyenleri, direnişi kahramanca kucaklayanları yazmıştır. Hainlerin isimlerini, geriye düşenlerin bahanelerini kim, nerede duymuştur! Geçici bir ayrılık bizimkisi, zafer halaylarında, şehitlerimizle, yoldaşlarımızla buluşacağız mutlaka.

Hepinizi özlemle kucaklayıp, öpüyorum.
Yoldaşça selamlar...

Bekir Balyemez
Tekirdağ F Tipi Hücreleri
1 Mart ‘01




“Sosyalizm bu topraklarda çok daha gür yeşerecek”


Sevgili yoldaş,
(...)
Budanan ağaç gürleşir. Şu süreçte faşist rejim, devrimci hareketin en yiğit, en fedakar kuşağını buduyor. Fakat yaşanan tarihsel direniş öyle bir birikim bırakıyor ki, sosyalizm bu topraklarda çok daha gür yeşerecek. Önümüzdeki günlerden umutluyum. Medyanın cılız olarak yansıttığı 8 Mart dahi, beni umutlandırıyor. Aslında orada yeni bir şeylerin nüvelerini görüyorum, bilmem yanılıyor muyum? Fırtına öncesi sessizlik bu.

Dünya emekçi kadınlar günü için, sendika konfederasyonlarının hiçbirisi bir etkinlik düzenlememişler, açıklama bile yayınlamamışlar! Sermaye medyasından dahi bu görünüyor. Sınıfa, emeğe insana yabancılaşmanın geldiği son nokta işte bu. Ve bu nokta önümüzdeki günlerde mayalanan sınıf ve kitle hareketine karşı takınacakları tutumun ve 1 Mayıs’ta gösterecekleri siyasal duruşun da habercisi.

8 Mart günü arkadaşlarla konuştum, sabah 9:00’da Şubat Devrimi’nin yıldönümünü işleyen kısa bir konuşma ve sloganlarımız. Tüm cezaevi bize katıldı, coşku görülmeye değerdi. Her 8 Mart’ta duygularıma, Ayçe İdil ve Zilan yön verir. Bu sene de Rosa ve Clara ile birlikte onları hatırladım. Sonra aklıma Servet, Şaduman, Hatice, Fatime, Gülcan geldi. Evet, Rosa ve Clara’nın ateşten Spartakist ruhunu, bilinci Mitralyöz. Zilan’la birleştirerek, o yoldaşları onurla temsil ediyorlar. 2000 yılına, Ecevit’in tersten itiraf ettiği gibi, Ölüm Orucu Direnişimiz damgasını vurmuştu. 2001 yılına da damgasını direnişimiz vuracak ve umudu temsil eden tek bayrak sosyalizm dalgalanacak.
(...)

Can dostum, hasretle kucaklıyor öpüyorum, soran herkese sevgilerimi iletirsen iyi olur. Şu sırada herkesi özlüyorum zaten, yalnızlıktan mıdır nedir!
Yoldaşça selamlar...

Bekir Balyemez
Tekirdağ F Tipi Hücreleri
12 Mart ‘01



TKİP dava tutsağı/Ölüm Orucu Direnişçisi Erol Turan’dan...

“Yarınlar bizimdir!”

“Belki dikenler kanatacak
gün boyu ellerimizi
Belki serseri bir kurşun deşiverecek yüreğimizi,
belki de zamansız bir günde ve zamansız bir anda
ölüm çalıverecek kapılarımızı...
Fakat ne siz çekeceksiniz ellerinizi dikenlerden
ne de ben.
Ne siz korkacaksınız gecelerden
ne de ben.
Biz ayrı düşsek de birbirimizden
ne siz vazgeçeceksiniz bu kavgadan
ne de ben...”

Merhaba, öncelikle kucak dolusu selamlar...

Eşitliğin, özgürlüğün ve gelecek güzel günlerin yapıcısı olacak olan bizler, bugün bunlara çok daha yakın olduğumuzu biliyoruz. Biliyoruz çünkü; gelecek güzel günlere olan umudumuzu karartamadılar, düşlerimizi yok edemediler.

İşte sizleri bu duygu ve düşüncelerle kucaklıyor, yarınlar bizimdir diyorum.

Kandıra F Tipi Cezaevi

12 Mart ‘01



Ölüm Orucu direnişçisi Muharrem Kurşun’dan mektup...

“O gün hep birlikte coşkulu halaya duracağız,
omuz omuza, yürek yüreğe...”

Sevgili Yoldaşlar,

Bugün bayram, Ölüm Orucu’nda geçen ikinci bayram. Bir de yılbaşı gördük. Bu günlerde midelerimiz boş olsa da, yüreklerimiz fazlasıyla dolu. Dostluk dolu, yoldaşlık dolu, kardeşlik, sevgi, aşk, onur, namus ve bütün bunların birleştiği zafer tutkusu dolu. Çünkü bütün bunlar zaferde cisimleşecek. Bizim asıl bayramımız da o gün olacak. Bedenlerimiz bize, bizim asıl bayramımıza çok fazla bir zaman kalmadığını müjdeliyor.

Şimdiden bayramınızı kutluyorum.

Acaba bugün insanlar bayramı bayram tadında kutlayabiliyorlar mıdır? Hele krizin hiç gizlenemez hale geldiği şu koşullarda, hiç sanmıyorum. Çarşı-pazar görüntüleri veriliyor gazetelerde. Bomboş! Oysa ki buralar kuru kalabalık diyeceğimiz türden de olsa dolu dolu, cıvıl cıvıl olurdu.

Artık cıvıltılar kalmamış, artık insanların yüzleri kolay gülmüyor; nezaket gereği gülümsemeler bile yitip gitmiş dudaklardan. Yerine acılı, kaygılı, somurtkan bir ifade yerleşmiş. Bugün için çaresizlikle, yılgınlıkla perdelenen bir öfke var yüzlerinin derinliğinde. Bayram da olsa, biz yine de bu öfkeye bakacağız. Çünkü bu öfke kitlesel olarak patladığında zafer çiçek açacak. Ölümün üstüne korkusuzca yürüyen işçilerin, emekçilerin dudaklarındaki doygun gülümsemeye tanık olacağız. Hiç kuşkusuz o gün hep birlikte coşkuyla halaya duracağız, omuz omuza, yürek yüreğe...

***

Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan? Cumhurbaşkanı’yla Başbakan’ın kavgası mı kriz doğurdu, yoksa kriz mi kavgaya neden oldu? Ya da bir Kemal Derviş, kaç süpermen ya da İsa eder? Ecevit giderse ülke mahvolur mu? Ya da soruyu doğrudan soralım. Bunlar alemi kör, herkesi sersem mi sanıyorlar? Program iflas etti. Kriz derinleşiyor, öyle ki giderek içinden çıkılamaz bir hal alıyor. Üstelik gazetelerde küresel ekonomideki durgunluktan söz ediliyor. Yani imdada yetişme durumu yok emperyalistlerin, Türkiye’ye, Türkiye sermayesine. Şimdi bu koşullarda bir Kemal Derviş ekonomiyi düze mi çıkaracak? Hem de “yoksul babasıymış”! Köşe yazarlarının köşelerine vıcık vıcık yağdan yanaşılmıyor. Muhabir gibi “avam” gazeteciler bir yana, kendileri gibi köşe yazarları işten çıkarıldığı koşullarda, hala Kemal Derviş’e, yani sermaye hükümetine, yani sermayeye yağ yakaak kadar onurdan yoksunlar. Çok değil üç-beş ay sonra Kemal Derviş günah keçisi olur. Bugün mesih, yarın köyün delisi ilan edilir. Aslında bu rezil senaryolar siyasal krizin boyutlarını ele vermekte. Koalisyondan sermaye dahi hoşnut değil. Ne ki alternatifi yok. Yığınları kandırabilecek alternatifi olsa, çoktan bozarlar, hatta seçime bile giderlerdi. Alternatifsizlikten böyle mesihler türetiliyor. Beş altı ay evvel Temizel’di mesih, imdi Derviş. Temizel ise istifa etti.

Ama kriz derinleşiyor. Küçük esnaf kepenk indiriyor. Hergün yüzlerce işçi işinden oluyor. Yaşam koşulları sefaletin çok altında seyrediyor. İntiharlarda artış var ve gerekçesi ekonomik sorunlar. Ve sermayeyi yine aldı bir korku: Sosyal patlama! Yeni bir korku değil bu. Ama giderek büyüyen bir korku bu.

28 Şubat tarihli Sabah gazetesinde şu satırlar yer alıyor: “MGK Genel Sekreteri Orgeneral Cumhur Asparuk, toplantıda sadece MGK üyelerinin bulunduğu bölümde, üyelere de dağıtılan ekonomik kriz, kriz bağlantılı işsizlik, sosyal patlama ve yolsuzlukla mücadeleyi içeren üç dosya verdi.”

Kuşkusuz bu tür raporlar yeni değil, son da olmayacak. Ama burada önemli bir olgu var; tüm suskunluğa rağmen, yığınların sessizliğine rağmen sermaye sosyal patlama potansiyelini görüyor, bunun ayırdında. Önlem alma arayışı içinde. Zindanlara yönelik 19 Aralık operasyonunun aslında işçi-emekçilere yönelik olduğunu söylemiştik. Çünkü sosyal patlama dinamikleri giderek gelişiyordu 19 Aralık öncesinde. Şimdi bu dinamikler yok mu oldu? Elbette ki hayır. Zindanlardan şehitlerle karanlık yarılsın hele bir, bu dinamikler yeniden kendini gösterecek, sokağa taşacaktır. Başka alternatifi yok çünkü.

Bir kez daha söylemek gerekirse, şehitlerimizle zafer çiçek açacak.

***

“Devrimler Devrimi” adında bir kitap okumuştum. Diyebilirim ki, bu kitap devrimi daha canlı görmemi, yaşamamı sağlayan ilk kitap oldu. İstatistikler veriyordu devrim Rusya’sına ilişkin. Devrim yapan bir işçi sınıfını kafamda çok farklı tasavvur ediyordum; adeta devrim bilincine erişmiş işçiler olarak. Gelin görün ki öyle değil işin aslı. Dine yaklaşımları, içki tüketimleri, yapısı vb. bizim işçi anamızdan, babamızdan, amcamızdan pek de farklı değil. Ekim Devrimi’nin temel iki sloganı ekmek ve barıştı. Hadi sosyalizmi inşa edelim diye Bolşevik Parti saflarına katılıp, devrim yapmadılar işçi ve köylüler. Ekmek ve barış talepleriyle büyük Ekim Devrimi’nin mimarları oldular.

1905 Devrimi öngününde Papaz Gapon olayını biliyorsunuzdur. İşçiler Gapon öncülüğünde Çar’dan bir anlamda ücret istemeye, ya da dilenmeye diyelim, gidiyorlar. Çar işçilere ateşle karşılık veriyor ve 1905 Devrimi patlak veriyor bu olaydan.

Bugün bir kıvılcımla devrim olacak demiyorum elbette. Ama güçlü bir sınıf ve kitle hareketinin doğmasının nesnel koşulları fazlasıyla var. Aslolan bu koşulları değerlendirmek. Değerlendirecek olansa biziz, partimizdir. Partimiz direnişimizin sınırlarını hiçbir zaman hücreleri yıkmakla sınırlayıp, darlaştırmadı. Topyekün saldırıyı, bir anlamda öncü güçle yarma mücadelesi olarak değerlendirdi. 19 Aralık öncesindeki kitlesel sokağa taşış bunun ne denli isabetli olduğunu gözler önüne serdi. Şu an bir geri çekilme yaşıyoruz. Her savaşta olur böyle durumlar. Şehitlerle birlikte yeni ve daha güçlü bir taaruza geçeceğiz. Biz içerden, siz dışardan taarruzumuzu ilerleteceğiz. Hiç kuşkunuz olmasın yoldaşlar, ödeyeceğimiz bedeller ürün verecektir.

Bir anlamda tohumlar ekiyoruz toprağımıza. Baharla birlikte tohumlar toprağı yarıp filizlenecek.
Yani bizim asıl bayramımıza pek bir zaman kalmadı. Bugünden tüm yoldaşlarımı bayram coşkusuyla kucaklayıp, sımsıcak yoldaş sevgisiyle öpüyorum.
Hoşçakalın.

Muharrem Kurşun
5 Mart 2001

12 Mart ‘01



Ölüm Orucu direnişçisi Resul Ayaz’dan mektup...

“Bir dönemi kesin olarak geride bırakmanın bütün olanakları birikiyor önümüzde...”

Merhaba dostlar;

Söylenecek her şey söylendi sanırım. Ekleyecek yeni bir şey yok; ta ki bizim de günümüz gelinceye kadar. Günümüzü bekliyoruz, yakındır. Umudumuzu hiç yitirmedik. Direncimizi koruduk. Sanki bir tek koca gün gibi yaşadık. Yaşıyoruz ayları, mesvimleri, işte bahara erdik! İşte “deniz bitti” onlar için! İşte, sağır ve dilsiz o koca emekçi okyanusunun dalgalanma vakti geldi!

Ağır ve sancılı geçecek bir süreci karşılayacaksınız. Görevler ve sorumluluklar dünküne göre daha büyük. Başarılı olunursa, kazanımları da büyük olacak. Bir dönemi kesin olarak geride bırakmanın bütün olanakları birikiyor önümüzde. Parçalı, dağınık ve umutsuz emekçi yığınları umutla, inatla, ısrarlı bir çabayla bir araya getirip onlara ışığı göstermek; onları Kolektif irade’nin gücüyle donatmak için seferber olmanın zamanıdır artık.

Bu kez rolümüzü oynamalı, görevimizi hakkıyla yerine getirmeliyiz. O zaman tarih bizi utandırmayacaktır. Biliyoruz ki, sağır kulaklara rağmen gözler bizim üstümüzde. Bu gözleri yanıltmayacağız. Biz de, bu büyük kavgada şimdiye kadar onurla yerine getirdiğimiz sorumlulukla, şehitlerimizden duyduğumuz gurur ve onlara minnet borcuyla yerimizi alacağız. Daima omuz omuza olmanın coşkusunu yaşıyoruz.

Kavgayı biz kazanacağız, kazanan kavgada ustalaşmış işçi emekçiler olacak.
Hepinizi hasretle kucaklıyoruz.

Resul
12 Mart 2001