ARSIVANA SAYFA
 
17 Mart '01
SAYI:10
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Biricik gerçek alternatif işçi sınıfı partisinin devrimci programıdır
Krizin faturası kapitalistlere
Kriz ve burjuva siyasetinin iflası
Kriz: Nedenler ve sonuçlar, eğilimler ve yaklaşımlar
KOMSA'da işçi kıyımı
Çukobirlik işçilerinin grev kararlılığı
Ankara Sağlık Platformu'nun açıklaması
8 Mart etkinlikleri
Öncü İşçi İnisiyatifi’nin 8 Mart etkinlikleri
Kurtköy halkının gözünden 8 Mart ve gösterdikleri..
Saldırıya karşı işçi emekçi barikatı!
İTÜ'de yemek boykotu sürüyor
Gazi anması
Ölüm Orucu sürüyor!
Kayıpların akıbeti açıklanmalı
Bir tutsak annesinden açık mektup...
Dortmund'ta faşizme karşı 25 bin kişilik yürüyüş gerçekleşti!
Yurtdışı'nda 8 Mart etkinlikleri
Direnişçilerden mektuplar
"Okkan'ı JİTEM öldürdü"
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 

Krizin faturasını bir kez daha işçi-emekçilere ödetme programı açıklandı...
Katlanmış yıkım programı, faşist baskı ve terörle uygulanacak!.

Saldırıya karşı işçi-emekçi barikatı!..

Yaşanan derin mali ve iktisadi kriz karşısında düzen cephesi, yeni ve kapsamlı bir sosyal yıkım programı oluşturmuş bulunuyor. Arkasında bizzat ABD emperyalizminin ve TÜSİAD’ın olduğu program, geçmiş programları kat be kat aşan bir keskinliğe ve yıkıcılığa sahip.

Program özünde krizin faturasının işçi ve emekçi kitlelere çıkarılmasından oluşuyor. Bu artık düzen sözcülerinin de saklamadığı bir gerçek durumunda. Bu nedenle programın açıklanması işçi sendikalarına yapılan ziyaretlerle beraber gerçekleştirildi. Ziyaretlerde bol bol birlik ve kardeşlikten sözedilirken, kısa vadede tek bir vaat dahi verilmemeye dikkat edildi.

Söylenen kabaca şudur: Şimdi uygulanacak olan bir acil müdahale programıdır, uygulanması tamamen toplumsal desteği gerektirmektedir; programla beraber hele bir düzlüğe çıkalım, sonrasında oturur taleplerinizi dinleriz...

Yani düzen cephesi açıktan, krizin faturasını dün size fatura ettik, bugün de edeceğiz demektedir.

Yeni açıklanan program için söylenen “fedakarlık” masalları özünde değişmemekle beraber, geçmiştekilerden farklı bir biçimde okunuyor artık. Krizin suçu hükümete ve İMF’ye atıldıktan sonra, yeni saldırı programı “Ulusal program” olarak nitelendiriliyor, programın kendisi ise bizzat Kemal Derviş kişiliğiyle özdeşleştiriliyor.

Ancak program öz itibariyle bir İMF programı olduğu gibi, yine bizzat İMF merkezlerinde biçimlendirilmiş durumdadır. Zaten Kemal Derviş de bir Dünya Bankası memurudur, emperyalist finans çevrelerinin tam hizmetinde bir görevlidir. Kaldı ki, Kemal Derviş’in kendisi yeni programı açıklarken, bu programın eskisinin bir devamı olduğuna belli bir vurgu yapmaktadır. Tüm bunlar bir yana, program özünde emperyalist tekellerin ve işbirlikçi tekelci burjuvazinin çıkarlarını güvenceye almayı, yanısıra krizin işçi ve emekçilere fatura edilmesini sömürü ve soygunun derinleştirilmesini içermekte, bunu hedeflemektedir. Bu açıdan gerek doz gerekse kapsam açısından bir önceki saldırıyı katlamaktadır.

İçi boşaltılan kamu bankalarının faturası
işçi-emekçilere çıkarılacak!

Program önüne, “öncelikli hedef” olarak çökmüş bulunan bankacılık sisteminin onarılmasını koyuyor. Kamu bankalarına dönük kapsamlı müdahaleler ve çürük özel bankaların sistemden ayıklanması, ilk elden yapılacaklar olarak tanımlanıyor. Kamu bankalarına yapılacak müdahale, Emlak ve Ziraat Bankası’nın birleştirilmesini ve üç kamu bankasının ortak bir yönetime verilmesini öngörüyor. Yani kamu bankalarının özelleştirilmesi için ilk adımlar böylece atılmış oluyor. Ancak tüm bu önlemlerin yerine getirilmesi, “kamu kaynaklarının kullanılması gerekliliği”ne bağlanıyor. Programda açıkça ifade edildiği gibi, bunun için gerekli kaynakların toplamı en az 16 katrilyon lira, yani aşağı yukarı 16 milyar dolardır. Bu, yıkım programı karşılığında İMF’den alınacağı umulan kredi miktarını aşan bir rakamdır.una halihazırda içi boşaltılmış bulnan özel bankaları da eklersek, fatura ikiye katlanacaktır. Bu miktar elbette, bugüne kadar uluslararası finans çevrelerine ödenen onmilyarlarca dolar tutarındaki borç ve faiz yükü gibi, bir kez daha işçi ve emekçilerin cebinden çıkarılacaktır.

Banka sistemine ve özelde kamu bankalarına yapılacak müdahalenin faturası salt bankaların içini doldurmak için yapılacak soygundan ibaret de değildir. Yanısıra, kamu bankalarının mevcut işlevlerinin ortadan kaldırılmasıyla birlikte, sözkonusu bankaların düşük faizli kredi ve destek sağladıkları (en azından öyle göründükleri) üretici köylülük, zaanatkar ve esnaf da yıkıma uğrayacaklardır.

Ancak bu kadarıyla da sınırlı değil. “Kamu bankalarının piyasa kurallarına ve kârlılık esasına uygun bir şekilde çalışması” amacıyla şubelerin sayısı azaltılacak, böylelikle bu sektörde kitlesel işten atmalar gerçekleştirilecektir.

Reel ücretlerin düşürülmesine devam!

Programın temel direklerinden biri olarak, izlenecek ücret politikası gösterilmektedir. Bu çerçevede iflas eden yıkım programının “hedeflenen enflasyona dayalı ücret politikası” sürdürülecektir. Böylelikle geçen yıl “hedeflenen enflasyon” aldatmacasıyla ücretlerde yaşanan düşüşler bir yana, devalüasyonla beraber yüzde 50’lere ulaşan kayıplar da tartışmaya dahi açılmayacaktır. Öyle ki, geçtiğimiz günlerde açıklanan rakamlara göre kamu işçilerine öngörülen ücret artış oranı yüzde 15 civarındadır. Oysa aynı açıklamada enflasyonun yüzde 49 olarak hedeflendiği açıklanmıştır. Yani işçi sınıfına hedeflenenin dahi çok çok altında bir ücret zammıyla koyulaştırılmış bir sefalet öngörülmektedir.

Program geçmiş kayıpların tartışmaya açılmayacağını şu çarpıcı cümlelerle ifade etmektedir: “Kamu işçilerinin ücretleri, istihdam kaybına yol açılmadan 1999-2000 dönemini kapsayan toplu iş sözleşmeleriyle sağlanan reel artışlar, bütçe imkanları ve kamu işletmelerinin ödeme kabiliyeti dikkate alınarak, kamu kesimi çalışanları arasında ücret adaleti gözetecek şekilde ayarlanacaktır.”

‘99-00’de bahsedilen reel ücret artışları yalandan başka birşey değildir. Böylesine çıplak yalanlara başvurulması ise, saldırı programına karşı gelişebilecek mücadelenin önünü almak içindir. Çünkü kamu işçileri ile emekçilere farklı ücret artış oranları öngörülmekte, böylelikle ücret eşitliği sağlama bahanesiyle, işçi ve emekçiler karşı karşıya getirilmeye çalışılmaktadır. Oysa kamu emekçilerine yapılacağı söylenen maaş artışı hedeflenen enflasyonun dahi altında kalmakta ve geçmiş kayıpları es geçmektedir.

Açıklanan programla belirlenen ücret artış oranlarına kesinkes uyulacağının altı çizilmektedir. Programda şu ifadeler kullanılmaktadır: “Tüm kesimleri ilgilendirmeyen ve ücret adaletini hedeflemeyen münferit ücret artış talepleri dikkate alınmayacaktır.” Buradaki “Tüm kesimleri ilgilendirmeyen ve ücret adaletini hedeflemeyen” ifadeleri, işçi sınıfını kendi içinde bölmeyi hedeflediği gibi, işçilerle kamu emekçilerini karşı karşıya getirmek amacını da yalın bir şekilde göstermektedir.

Öngörülen ücret artışlarının sağlanabilmesi için işveren sendikaları ile devletin ilgili kurumlarının koordineli bir biçimde çalışacağı belirtilmektedir. Böylelikle sermaye cephesinden yekpare bir tutum alınacak ve bu işçi sınıfına ve emekçilere dayatılacaktır. Elbette dayatma, bu cepheye sendika ağalarının dahil edilmesiyle gerçekleştirilecektir. Çünkü program, devlet-işveren koordinasyonunun sağlanmasından sonra, ESK’nın çalıştırılarak programın hedefleri ile uyumun sağlanmasından sözetmektedir.

Kitlesel işçi kıyımına devam!

Program aynı zamanda yaygın işçi kıyımlarını öngörmektedir. Yaşanan ekonomik krizle beraber onbinlerce işçinin işten atılması yetmiyormuş gibi, yeni işten atmaların da önü açılmaktadır. Özel işletmelerde yaygın ve kitlesel boyutlarda yaşanan işçi kıyımları sürmekle kalmayacak, kamu işletmelerinde de kitlesel işçi kıyımlarının önü açılacaktır. Uzun yıllardır uygulanmakta olan zorunlu emeklilik vb. uygulamaların yeni boyutlara vardırılarak sürdürülmesi planlanmaktadır. Program bu konuda şunları söylemektedir: “İşletmelerin verimliliği ve etkinliği dikkate alınarak, emekliliği gelmiş kamu işçileri her türlü kanuni hakları verilerek emekliliğe sevk edileceklerdir.”

Diğer yandan özelleştirmenin yaygın ve hızlı bir biçimde yapılması planlandığı için, işçi kıyımları kat be kat artacaktır. Dahası program, çalışanların kamu işyerleri arasındaki geçişlerine de belli bir sınırlama getirmektedir. Böylece, daha önce özelleştirme ile yüzyüze kalan işyerlerinde çalışanların, elbette verilen mücadelelerin bir sonucu olarak, özelleştirme yapılmadan ya da özelleştirme sonrasında başka bir kamu işyerine geçişleri artık durdurulmak istenmektedir. Bu, başarılı olduğu ölçüde, işçi kıyımlarını yeni boyutlara vardıracaktır.

Özelleştirme saldırısına tam gaz!

Özelleştirme, saldırı programının temel unsurlarından birini oluşturmaktadır. Daha önce gerek işçi ve emekçilerin muhalefeti ve asıl olaraksa düzenin iç siyasal uyumsuzluğu nedeniyle özelleştirilmesi belirlenen süreyi aşmış bulunan KİT’ler kısa sürede özelleştirilecektir.

Özelleştirme programının hedeflediği temel işletmeler; Türk Telekom, THY, TEKEL ve Şeker fabrikalarıdır.

Türk Telekom’un daha önce yüzde 20’lerden başlayan hisse devir oranı emperyalist tekellerin yönetim hakkını hedefleyen talepleri öngörülerek önce yüzde 30’lara çıkarılmıştı. Bu oran yeni programla beraber yüzde 51’e çıkarılmış bulunuyor. Böylece Türk Telekom tamamen emperyalist tekellerin yağmasına açılacak ve denetimine geçecektir.

Sigara ve şeker tekellerinin dört gözle beklediği TEKEL ve şeker fabrikalarının özelleştirilmesi de, yine saldırı programında hızla gerçekleştirilecek özelleştirmeler arasındadır.

Yeni saldırı programıyla emperyalist tekellerin yağmalama süreci tamamlanacak işletmelerin başında enerji geliyor. Program bunu şöyle ediyor: “Enerji sektöründeki devam etmekte olan liberalizasyon süreci, süratle ve kararlılıkla yürütülecektir.” Bu demektir ki, bu doğrultuda bugüne kadar atılan adımları (tahkim, enerji piyasası kanunu, enerji üretim ve dağıtımının özelleştirilmesi) yenileri izleyecektir.

Yeni soygun paketleri açılacak!

İflas etmiş bulunan program sistematik bir soygun programıydı. Programın uygulanmaya başlandığı ilk evrede soygunun kendisi deprem bölgesine katkı altında gizlenerek yapılmaya çalışıldı. Birçok yeni vergi ve ek vergi oranları getirildi. İğneden ipliğe herşeye bu vergiler yansıtıldı. Eriyen ücret ve maaşlar böylelikle ikinci bir gasp mekanizmasına da tabi tutulmuş oldu. Deprem bahanesiyle çıkarılan bu vergiler kalıcı hale getirildi ve yeni vergi paketleri açıldı. İşçi ve emekçiler bu yolla da soyulup sefalete itilirken, sermayeye yeni vergi muafiyet alanları açıldı, teşvikler arttırılmaya devam edildi.

Yeni program, eskisinin uygulamaya soktuğu tüm bu soygun mekanizmalarını korurken, yenilerini devreye sokmayı planlamaktadır. Ve soygunun sağlıklı bir biçimde devamını güvenceleyecek önlemleri öngörmektedir.

Düzenin diğer bir soygun mekanizması olan zamlar ise aksatılmadan ve otomatiğe bağlanarak çalıştırılacaktır.

İşte yeni soygun paketinin programdaki ilk ifadeleri:

Başta enerji ve petrol sektörü olmak üzere ithale dayalı ürünlerin fiyatları kurdaki değişiklikleri, artan maliyetleri ve tümüyle ekonomik gerçekleri yansıtacak şekilde geciktirilmeden ayarlanacaktır.

“Akaryakıttaki otomatik fiyatlandırma mekanizmasına devam edilecek ve Akaryakıt Tüketim Vergisi en az hedeflenen enflasyon ölçüsünde ayarlanacaktır.

“Vergi gecikme zammı oranı piyasa faiz oranları dikkate alınarak ve mükellefin vergi ödemekten kaçınmasını önleyecek düzeyde belirlenecektir.

“Vergi numarası uygulamasının yaygınlaştırılmasına hız verilecektir.”

Emekçiye sefalet, sermayeye vurgun!

Program baştan aşağıya işçi ve emekçilere dönük saldırı planlarıyla yüklü. Özelleştirmelerden düşük ücretlere, soygun paketlerinden işçi kıyımlarına kadar bu böyle. Yine program, sık sık “programa toplumsal destek” adı altında, tüm bu saldırı paketlerine sınıfın ve emekçilerin boyun eğdirilmesinden söz ediyor. Bunu şart koşuyor. Ama tek bir satırda dahi sermayenin desteğinin alınmasından söz edilmiyor. Çünkü program sermayenin çıkarlarını zedeleyecek tek bir kararı içermediği gibi, bizzat tekelci sermayenin çıkarları doğrultusunda ve katılımıyla oluşturulmuştur. Program özünde emperyalist tekellerin ve sermayenin çıkarlarını güvenceye almayı, yeni kaynak ve yağma alanlarının açılmasını öngörüyor. Su yüzüne çıkmış bulunan yolsuzluk ve soygunların üstüne sünger cedil;ekiliyor.

Program sınıfsal özünü yalın bir biçimde ifade ediyor. Bu haliyle bu program emperyalist tekellerin ve onlarla çıkar ve kader birliği içindeki tekelci sermayenin programıdır. Tıpkı geçmiş sosyal yıkım programlarında olduğu gibi. Bu durum programda pervasızca ifade de edilmiştir. Sermayeye yeni teşvik paketlerinin açılacağını gizlemeye gerek bile görülmemiştir. Örneğin; “Banka kredileriyle ilgili özel karşılıkların tamamen vergiden düşürülmesine imkan veren kanuni düzenleme çıkarılacaktır” denilerek, sermayeye yeni vergi muafiyetleri getirileceği açıkça dile getirilmiştir.

İşçi ve emekçilerin sefaletinin derinleştirilmesi ve soygunun boyutlandırılmasıyla düzlüğe çıkacak olanlar elbette ki emperyalist tekeller ve tekelci sermaye olacaktır. Kriz böylelikle Derviş’in ve hükümet çevrelerinin sık sık ifade ettikleri gibi, gerçek bir “fırsat”a dönüşecektir.

Sosyal yıkıma faşist baskı ve terör eşlik edecek!

Program sadece işçi ve emekçilere dönük açık saldırı kararlarından oluşmakla kalmıyor, böyle bir programın nasıl uygulanacağını da belli bir yalınlıkla ortaya konuluyor. Çünkü düzen cephesi de çok iyi bilmektedir ki, “ulusal fedakarlık” ya da “toplumsal uzlaşma” masallarıyla artık işçi ve emekçileri uyutmak kolay değildir. İşçi ve emekçiler yıllardır bu masallarla uyutuldular, ancak sonuç yıkımdan başka birşey olmadı. Hele hele geçmiştekileri kat be kat aşan bir yıkım programı altında ezilmişken, ve bu yıkımı “fedakarlık” masalları altında yaşamışken bu hiç mümkün değil. Tam da bu nedenle program siyasal zoru açıktan ifadelendirmek durumunda kalmıştır.

Programda bu gerçek şöyle ifade edilmektedir: “Ekonomik programımız, güven ortamının yeniden tesis edilmesi ve siyasi kararlılığın çok keskin bir biçimde programın çözüm önerilerinin arkasına konulması (vurgu bize ait) temeline dayanacaktır.”

Yani sosyal yıkım programı öncelikle yeni manevralarla yutturulmaya çalışılacak. Bununla beraber, böylesine acımasız ve acımasız olduğu kadar da ezilenlerin yaşadıkları bilinçlenme düzeyi nedeniyle yutturulması neredeyse imkansız olan bir program, ancak faşist baskı ve terör yoluyla uygulanabilir ve öyle uygulanacaktır. Programda ifade edilen tamı tamına budur. Krizin faturası ağır bir sosyal yıkım programıyla işçi ve emekçilere ödettirilirken, bunu faşist baskı ve zor tamamlayacaktır.

Geçmiş program da, bu denli açıktan ifade edilmemiş olsa da, yine benzer bir biçimde uygulanmıştı. Her türlü hak arama mücadelesine yönelen faşist baskı ve terör, F tipi dayatması, bunun için birbirini izleyen devrimci katliamı, yıkım programının önünü düzlemek amacıyla sistematik olarak sürdürülmüştü. Yeni yıkım programıyla birlikte bu davranış çizgisi işi iyice azıtarak sürdürülecektir. Yıkım programına karşı tepkilerini sokaklarda ifade edecek olan işçi ve emekçiler, giderek bu baskı ve terör politikalarının daha çok hedefi olacaklardır.

Özetle, faşist baskı ve terör, önümüzdeki dönem tüm toplum çapında yaygınlaştırılacak, dozajı iyice arttırılacaktır.

Yıkıma ve teröre karşı birleşik örgütlü mücadeleye!

Böylesine pervasız bir sosyal yıkım saldırısını ve beraberinde yaygınlaştırılacak olan faşist baskı ve terörü püskürtmek için işçi sınıfı ve emekçilerin mücadeleyi yükseltmekten başka seçeneği yoktur. Saldırının püskürtülmesinde zindanlarda süren devrimci direniş rehber edilmeli, zindanlardaki saldırının topyekun bir saldırının parçası olduğu kavranmalıdır. Zindan direnişi işçi ve emekçiler için bir rehber olduğu gibi, tersinden, yeni yıkım programıyla yükseltilecek faşist baskı ve terörün ilk yöneleceği alan da yine zindanlar olacaktır. Bu nedenle, sosyal yıkıma karşı mücadeleyi, F tipi saldırısına karşı mücadeleyle bağı içerisinde ele almak yakıcı bir görevdir de.

İşçi ve emekçilerin sosyal yıkım programını püskürtmeleri, öncelikle sendika ağalarının her türlü manevralarına karşı uyanık olmakla mümkündür. Sendika ağaları açıklanan eylem kararlarına karşın sınıfı ve emekçileri her an arkadan hançerleyecek bir zeminde durmaktadırlar. Geçmişte yaptıkları gibi, alınan eylem kararlarını birer hava boşaltma aracı olarak kullanıp, teslimiyete yelken açacaklardır. Şimdiden sendikaların oluşturulacak “Ulusal program”ın biçimlendirilmesine katılmaları eksenine daraltılmış belirsiz bir platform üzerinden hareket etmektedirler. Bu da uygun koşulların yaratılmasıyla beraber kolayından ihanete dönüşebilecek bir zemin demektir.

İşçi sınıfı ve emekçi kitlelerin, sendika ağalarının her türlü manevralarına karşı uyanık olmaları gerektiği gibi, yıkım paketini püskürtecek bir karşı duruşu da bizzat bu ağalara dayatmak durumundadırlar. Elbetteki bunun sağlanması sınıfın ve emekçilerin iç birliğini ve taban örgütlülüklerini yaratmaktan geçiyor.

Bunun için tüm ileri-öncü işçi ve emekçiler, “Krizin faturasını kapitalistler ödesin!” şiarı etrafında birleşmek durumundadırlar. Sermayenin sosyal yıkım programına karşı mücadele, işçi ve emekçilerin temel demokratik siyasal hak ve talepleri uğruna mücadeleyle birleştirilmek durumundadır. Bu eksende kurulacak devrimci militan bir karşı duruş, sendika ağalarının kaypak zeminlerini etkisizleştireceği gibi, yıkım programını püskürtmenin de yolunu açacaktır.



Yeni yıkım programının “genel stratejisi”


Kemal Derviş’in açıklamasına göre, yeni yıkım programının “genel stratejisi” üç aşamadan oluşuyor. Birincisi, bankacılık sektöründe atılacak adımlar; ikincisi, faiz ve döviz kuruna “istikrar” kazandırılması; üçüncüsü ise “makro ekonomik dengelerin sağlanması.” Bu saldırı stratejisi çerçevesinde hareket edecek olan sermaye iktidarı, bankacılıktan başlayarak, kapsamlı ve bir o kadar da yıkıcı saldırı maddelerini hayata geçirmeyi tasarlıyor.

Saldırı programının bu “genel stratejisi” çerçevesinde atılacak adımlar ise, gene kendi açıklamalarına göre; enflasyonla mücadelenin kararlılıkla sürdürülmesi, bu yönde sıkı maliye ve para politikalarının izlenmesi, yanısıra gelirler politikasının sağlıklı olarak sürdürülmesi; bankacılık sisteminde yapısal tedbirlerin alınması; “yabancı sermaye yatırımları”nı arttırmak için “yapısal reformlar” ve bu çerçevede yapılması gereken tüm yasal değişikliklerin derhal gerçekleştirilmesi; özelleştirmelerin kararlılıkla sürdürülmesi, “enerjideki liberalizasyon sürecinin devam ettirilmesi” olarak sıralanıyor. Yani iflası belgelenmiş bulunan geçmiş İMF programını olduğu gibi içeren, yanısıra onu kapsam ve doz açısından katlayan bir saldırı programıdır sözkonusu olan.



Meclis saldırı kararlarını bir bir geçirecek!

Krizin öngünlerinde hükümet, yıkım programının öngördüğü yasal değişiklikleri hızlı bir biçimde geçirebilmek için, meclisin tüm biçimsel işleyişini ortadan kaldıracak adımlar atmıştı. Ancak atılan bu adımlar krizin patlak vermesi nedeniyle işlevselleştirilememişti. Yeni programla beraber meclisin önüne, kapsamlı saldırı ve soygun kararları içeren yasalar konulmuş durumda. Meclis, yeni içtüzüğe de dayanılarak bu yasaları birer birer geçirecektir. Böylelikle emperyalist tekellerin sömürü ve yağmasının önündeki son engeller de kaldırılmış olacak, işçi-emekçilerin yaşamlarını yıkıma uğratacak yeni saldırı kararlarının yaşama geçirilmesi zaman kaybedilmeden yerine getirilecekir.

Yeni yıkım programıyla meclisin önüne konulmuş bulunan sömürü ve yağma yasaları şunlar:

“Bankalar Kanunu’nda gerekli değişikliklerin yapılması,
Kalan fonların kapatılmasına yönelik yasal düzenlemenin yapılması,
İcra ve İflas Kanunu’nda banka tasfiyesinin kolaylaştırılması amacıyla gerekli değişikliklerin yapılması,
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’na Avrupa Birliği normlarına uygun bir yapı getirecek yeni Merkez Bankası Kanunu’nun çıkarılması,
Telekom’un %51’inin satışına izin veren Kanun’un çıkarılması,
Tütün Kanunu ve Şeker Kanunu’nun çıkarılması,
Kamu İhale Kanunu ve kamulaştırmalara ilişkin yasal değişikliklerin yapılması,
Borçlanma Kanunu’nun çıkarılması,
Sivil Havacılık Kanunu’nda gerekli değişikliğin yapılması,
Petrol ve Doğalgaz kanunlarının çıkarılması,
Mevcut görev zararlarına ilişkin kanun ve kararnamelerin iptali ile ilgili yasal düzenlemelerin yapılması,
Banka kredileriyle ilgili özel karşılıkların tamamen vergiden düşürülmesine imkan veren kanuni düzenlemelerin çıkarılması.”




Proletaryanın devrimci programı tek devrimci çıkış yoludur

İşçi sınıfı ve emekçilerin bu düzen dışındaki tek gerçek çözümü, işçi sınıfının devrimci programıdır. Çünkü işçi sınıfının devrimci programı kapitalist yıkıma karşı gerçek kurtuluşun yolunu göstermektedir. Bu programın, elbetteki siyasal önlemlerden ayrı düşünülemeyecek ekonomik önlemler bölümünde şunlar yer almaktadır:

“B- Ekonomik alanda

Siyasal iktidarı ele geçiren proletaryanın iktisadi planda ilk işi, büyük burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin derhal mülksüzleştirilmesidir. Tekelci mülkiyet ilişkilerine vurulacak bu ilk darbe, burjuvaziyi bir bütün olarak mülksüzleştirmenin yalnızca bir başlangıç adımıdır. Zafere ulaşmış proletarya bu başlangıç adımı çerçevesinde başlıca şu önlemleri alır:

1) Emperyalistlere ve büyük burjuvaziye ait bütün büyük kapitalist işletmelere (fabrikalara, madenlere, elektrik santrallerine, tüm ulaşım ve iletişim ağına, medya kuruluşlarına, tarımsal işletmelere) tazminatsız olarak el konularak kamulaştırılır.

2) Bütün bankalara, bankerlik kuruluşlarına ve sigorta şirketlerine (tüm sermaye, tahvil, mevduat ve altın stoklarıyla birlikte) el konularak kamulaştırılır. Bankacılık sistemi tek bir ulusal bankada merkezileştirilir.

3) Toptan ticaret ağı ve büyük satış mağazaları kamulaştırılır. Dış ticaret proletarya iktidarının tekeli altına alınır.

4) El konulan tüm sınai, mali ve ticari kuruluşlar, ulaşım ve iletişim ağı, her düzeyde devrimci işçi meclislerinin yönetimi ve denetimi altına girer. Tüm üretim ve dağıtım faaliyeti, bu kuruluşlardaki işçiler ve çalışanlar tarafından denetlenir ve yönetilir.

5) Büyük emlak sahiplerinin mülklerine, tüm büyük binalara, saraylara, köşklere, konaklara, misafirhanelere ve tüm öteki lüks konutlara el konulur. El konulan büyük binalar, toplantı ve konferans salonları yerel işçi örgütlerine devredilir.

6) Ormanlar, göller, akarsular, içme suyu kaynakları ve tüm öteki doğal zenginlikler kamu malıdır. Bu zenginliklerin doğal park, gezi, eğlence ve dinlenme tesisleri olarak tüm toplumun hizmetine sunulması için gerekli önlemler alınır.

7) Ekonomi, halkın temel ihtiyaçlarını ve refahını esas alan, emekçilerin katılımı ve denetimine dayanan demokratik planlamayla yeniden örgütlenir. Lüks tüketime yönelik üretim tasfiye edilir.

8) Derhal 6 saatlik işgünü uygulanır. Ekonomik gelişmeye ve emek üretkenliğindeki artışa bağlı olarak bu süre giderek daha da kısaltılır. Çalışamaz durumda olan kesimler dışındaki herkes için genel çalışma yükümlülüğü uygulanır.

9) Kamu fonlarından parasız olarak karşılanacak olan temel hizmetler (eğitim, sağlık, konut, ulaşım vb.) dışında, sosyalist kuruluşun ilk aşamasında “herkese çalışmasına göre” ilkesi uygulanır. Emek üretkenliği, dolayısıyla zenginlik artırılarak, parasız hizmetler çoğaltılır. Böylece “herkese ihtiyacına göre” ilkesinin etkinlik alanı günden güne genişletilir.

10) İlk elden kamulaştırılamayan orta ölçekli işletmeler proletarya iktidarı ve bu işletmelerde çalışan işçiler tarafından sıkı bir denetim altına alınır. Bu işletmeler üzerindeki özel mülkiyet hakkı gitgide sınırlandırılır, zamanla tümden tasfiye edilir.

11) Köylü ve zanaatçı işletmelerinin kooperatifleşmesi, daha ileri kollektif örgütlenmeler içinde birleşmesi her yolla teşvik edilir. Bu doğrultuda zorlama yoluna gidilemez, gönüllük ilkesine sıkı sıkıya bağlı kalınır. (TKİP Programı, “Türkiye Devrimi” başlıklı V. bölüm, sayfa 33-34)
İşçi sınıfının devrimci programı, ancak proletaryanın devrimci iktidarı aracılığıyla uygulanabilir olan bu temel devrimci önlemlere bağlı olarak, işçi sınıfı ve emekçilerin acil istemlerini de formüle etmekte ve kitleleri bu istemler uğruna derhal mücadeleye çağırmaktadır.

Bu acil istemler, bugün burjuvazinin krizin faturasını işçi sınıfı ve emekçi kitlelere ödetme planlarına karşı, işçi ve emekçiler için bir direniş ve karşı saldırı platformu oluşturmaktadır. Kızıl Bayrak’ın bu sayısında bu acil istemlere dayalı bir eylem platformu zaten sunulmuş bulunduğundan, bunu burada yalnızca hatırlatmakla yetiniyoruz.