ARSIVANA SAYFA
 
17 Mart '01
SAYI:10
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Biricik gerçek alternatif işçi sınıfı partisinin devrimci programıdır
Krizin faturası kapitalistlere
Kriz ve burjuva siyasetinin iflası
Kriz: Nedenler ve sonuçlar, eğilimler ve yaklaşımlar
KOMSA'da işçi kıyımı
Çukobirlik işçilerinin grev kararlılığı
Ankara Sağlık Platformu'nun açıklaması
8 Mart etkinlikleri
Öncü İşçi İnisiyatifi’nin 8 Mart etkinlikleri
Kurtköy halkının gözünden 8 Mart ve gösterdikleri..
Saldırıya karşı işçi emekçi barikatı!
İTÜ'de yemek boykotu sürüyor
Gazi anması
Ölüm Orucu sürüyor!
Kayıpların akıbeti açıklanmalı
Bir tutsak annesinden açık mektup...
Dortmund'ta faşizme karşı 25 bin kişilik yürüyüş gerçekleşti!
Yurtdışı'nda 8 Mart etkinlikleri
Direnişçilerden mektuplar
"Okkan'ı JİTEM öldürdü"
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 

Kriz: Nedenler ve sonuçlar, eğilimler ve yaklaşımlar

Temelde yapısal krizi yönetme ve emperyalist çıkarları güvenceye alma hedefli İMF programının bir yenisi çökmüş bulunuyor. Bu gerçek artık emperyalist finans merkezlerinin kıdemli yöneticilerinden tekelci burjuvazinin üst düzey temsilcilerine kadar reddedilmeyen bir olgu durumunda. Ancak bugün düzenin tüm temsilcilerinin canla başla uğraştıkları temel konu, yeni bir kriz yönetim programının oluşturulmasıdır. Bu yönlü girişimler ise, krizin gerçek nedenleri ve sonuçlarının gizlenmesiyle birarada sürdürülüyor. Böylelikle, düzenin politika ve kurumlarına dönük herhangi bir beklentisi kalmamış bulunan işçi ve emekçi kitlelere, bir kez daha kendi çözümlerini yutturmak istiyorlar.

Halihazırda bu oyuna ufku kapitalizmi aşamayan küçük-burjuva liberal çevreler de destek sunuyorlar. “Emek” ve “ulusal” yaftaları takılmış programlarla, İMF-DB merkezli politikalara karşı sözde alternatif oluşturmaya çalışıyorlar. Özünde krizin doğal bir sonucu olarak sermayenin elenen kesimlerinin çıkarlarına denk gelen politik platformlarıyla, gerçekte kapitalizmin temellerini ve çarklarını kutsuyorlar. Bunun somut ifadesi ise, “ulusal kapitalizm” arayışına denk gelmektedir. Ancak, emperyalist-kapitalist düzenin mevcut yapısı ve düzeyi üzerinden ele alındığında, bu “ulusal kapitalizm” arayışları boş ve gerici bir hayalden başka bir şey değildir.

Krizin nedenlerinin kapitalist ilişkilerden koparılıp İMF ya da hükümete bağlanması, tüm düzen cephesinin, yanısıra sözkonusu küçük-burjuva liberal çevrelerin krize dönük yaklaşımlarının ortak noktası durumunda. Dolayısıyla tüm bu düzen propanganda ve politikalarına karşı işçi ve emekçilere krizin temel nedenlerinin ve sonuçlarının gösterilmesi, bununla yetinmeyip emperyalist-kapitalist düzenin sınırlarını aşacak bir mücadele programıyla çıkılması, devrimci açıdan temel bir zorunluluktur. Bu program ise, işçi sınıfının devrimci iktidar programından başka bir şey değildir.

Türkiye kapitalizmi, emperyalist-kapitalist düzenin ‘70’lerin başında kendisini gösteren genel krizinin de bir parçası olarak, son 30 yıldır ağırlaşan ve giderek derinleşen yapısal bir krizin içerisindedir. Zaman zaman askeri faşist rejimlerle krizin faturasının yıkıcı bir biçimde toplumun ezilen kesimlerine ödettirilmesiyle etkileri hafifletilse de, her seferinde yeniden derinleşmesinin önüne geçilememektedir. Son yaşanan kriz bu gerçeği bir kez daha teyid etmiştir.

Düzenin krizin faturasını işçi ve emekçilere fatura etmekten başka bir seçeneği de yoktur. Son 30 yıl boyunca krize çözüm olarak cilalanan İMF reçetelerinin döne döne iflasına karşın, aynı içeriğe ve biçime sahip olarak yeniden yeniden birer kurtuluş programı olarak öne sürülmesi de, düzen açısından krize çözüm yönünde herhangi bir alternatifin olmadığını göstermektedir.
Bununla birlikte, tüm İMF reçeteleri, krizi yatıştırmaktan öte, sistemin güvenliğini sağlama ve emperyalist sömürü ve yağmayı güvencelemeye dönüktür. Emperyalist egemenliğin kökleştirilmesi ve derinleştirilmesini sağlamaktadırlar. Bu nedenle, İMF reçeteleri ülkeden ülkeye veya krizden krize değişmezliğini korurken, tek değişen emperyalist-kapitalist sömürü ve yağmanın artışı, emperyalizme köleliğin yeni boyutlar alması olmaktadır.

Yapısal krizin evrensel boyutları

Türkiye kapitalizminin yaşadığı kriz, salt uluslararası tekellerin ve finans merkezlerinin çıkarlarının tehlikeye girmesi nedeniyle değil, yanısıra emperyalist-kapitalist düzene etkileri açısından da ilgi konusu olmuştur. Çünkü emperyalist-kapitalizmin ulaştığı gelişme düzeyi üzerinden dünya çapında tek tek ülkelerin kapitalist ekonomileri birbirine bağlı duruma gelmiştir; aynı zincirin tek tek halkaları durumundadırlar. Uzak Asya, Rusya ve Brezilya krizlerinde olduğu gibi, bu gerçek, Türkiye krizi vesilesiyle kendisini bir kez daha göstermiştir. Krizin ilk etkileri anında Brezilya ve Rusya’ya yansımış, borsalarda önemli düşüşler yaşanmıştır.

Parçadan başlayan krizin giderek toplam bünyeye yayılan bir etkene dönüşmesi, herşeyden önce emperyalist-kapitalist dünyanın ‘70’li yıllardan bu yana uzanan genel krizinin sonucudur. Krizin bu denli hızlı bir biçimde yaygınlaşmasının temel nedeni ise, iletişim ve ulaşımda yaşanan teknolojik gelişmeler nedeniyle uluslararası mali sermayenin risk öğeleri karşısında anında tepki verme yeteneği kazanmış olmasıdır.

Emperyalist-kapitalist düzenin ‘70’lerden beri yaşadığı kriz, temelde bir aşırı üretim, bir sermaye birikimi krizidir. Emperyalist-kapitalist düzen, 2. Dünya Savaşı sonrasında, savaşla yıkılıp tahrip olan ekonomiyi onarım süreciyle de beraber nispi bir genişleme ve büyüme süreci yaşamıştı. Ancak ‘70’li yıllara gelindiğinde bu deniz tükenmiş, pazarlar belli bir doygunluğa ulaşarak genel çapta yeni bir aşırı üretim krizini doğurmuştu.

Emperyalist metropollerde devasa boyutlara ulaşmış bulunan bu sermayenin çevrimi için bulunan yol ise, sürekli bir biçimde borç arayışında olan bağımlı kapitalist ülkelere İMF reçeteleriyle beraber sermayeye aktarılması olmuştur. Aşırı sermaye birikimi böylece belli bir dengeye ulaştırılmıştır. Ancak geri ve bağımlı kapitalist ekonomilere aktarılan bu borçlar öylesine devasa boyutlara ulaşmışlardır ki, sonuç olarak sözkonusu ülkeler borçlarını ödeyemez hale gelerek bir borç batağı içerisinde kıvranır duruma düşürülmüşlerdir.

Aşırı sermaye birikiminin çevrimi için ikinci yol ise, iletişim ve ulaşımda yaşanan teknik gelişmelerle beraber, dünya çapında gerçekleştirilen spekülasyona dayalı vurgun mekanizması olmuştur.

Aşırı üretim krizini aşmak amacıyla emperyalist tekellerce uygulanan program ise, temelde üretim süreçlerinin uluslararasılaştırılması, uluslararası ticaretin emperyalist tekeller lehine liberalizasyonu, üretim sürecinin yeniden yapılandırılması, esnek üretim, işçi sınıfı ve emekçilerin iktisadi ve sosyal haklarının gaspıyla beraber, yoğun işsizleştirme olmuştur.

Emperyalist metropollerde aşırı üretim ve sermaye birikimine dayanan kriz bu şekilde atlatılmaya çalışılırken, esasında krizin yıkıcı etkileri ve dolayısıyla faturası da, bağımlı kapitalist ülkelere ihraç edilmekteydi. Zaten bağımlı iktisadi yapının yarattığı çözümsüz yapısal sorunlarla boğuşan sözkonusu kapitalist ekonomiler, emperyalist metropollerden aldıkları yüksek borç kütlesiyle beraber sürekli bir bütçe ve dış ödemeler açığı, yanısıra yüksek enflasyonla yüzyüze kaldılar. Ancak bu şekilde işleyen mekanizma, bağımlı kapitalist ülkelerin burjuvazisi için bir sermaye birikim aracıydı da aynı zamanda. Emperyalist metropollerden alınan sıcak para ile çarklar döndürüldü. Emperyalist merkezler, verilen bu yüksek borçlarla beraber, sözkonusu bağımlı kapitalist ülkelere borçlarını geri ouml;demeleri için ucuz emeğe dayanan sektouml;rlerde uzmanlaşılarak uluslararası ticarete girme olanağı tanıdı. Elbette tüm bunları, ortaya çıkan yüklü faturanın düzenli olarak işçi ve emekçilere ödettirilmesi amacıyla çıkarılan İMF reçeteleri tamamladı. Tüm bu süreç boyunca yapısal kriz hafiflemek bir yana, devasa borçlar nedeniyle yeni boyutlar kazanmış oldu.

Dünya çapında yaşanan bu süreç, hemen hemen tüm bağımlı kapitalist ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de aynı şekilde yaşandı. Birkaç sene önce Brezilya, Asya ve Rusya’da yaşanan krizlerin bir devamı olarak Türkiye de aynı süreci ekonomik iflasla tamamladı.

Yapısal krizin başlıca unsurları

Türkiye kapitalizminin yaşadığı yapısal krizin başlıca unsurları; kronik bir bütçe ve ödemeler açığı, yanısıra kronik bir enflasyondur. Ama bunlarla beraber son otuz yıldır ender bazı yıllar dışında sürekliliğini koruyan bir büyüme hızı da sözkonusudur. İlk planda şaşırtıcı gibi görünen bu durum, aslında emperyalist merkezler ile tekelci burjuvazi tarafından spekülasyon ve borç akışı yoluyla oluşturulan şişirilmiş bir ekonomiyi ifade etmektedir. Böyle bir ekonomi esasta bütçe ve dış ödemeler açığına dayalı bir vurgun ve talan ekonomisidir. Ülkenin tüm değerlerinin yağmalanması, yanısıra işçi ve emekçilerin iliklerine kadar sistemli ve sürekli bir biçimde soyulması temelinde kurulmuştur. Elbette ki sadece bu kadarıyla değil. Yanısıra önemli miktarlardaki kara para da bu ekonominin temel direklerinden biridir.

Bu unsurlardan kronik bütçe açığı, egemenler tarafından İMF’nin sömürü ve soygun reçetelerinin toplum çapında meşrulaştırılmasının bir dayanağı olarak kullanılmıştır. Bunun için, bütçe açığının temel nedenleri olarak, kamu harcamaları adı altında, işçi ve emekçilerin iktisadi ve sosyal hak ve kazanımları ve KİT’ler gösterilmiştir. Böylelikle hazırlanan acı reçetelerle işçi ve emekçilerin iktisadi ve sosyal kazanımları gaspedilmiş, sefalet derinleştirilmiştir. KİT’ler yağmalanmış, sömürü ve soygunun önündeki engeller birer birer ortadan kaldırılmıştır.

Gerçekte ne genel olarak krizin, ne de krizin başlıca unsurlarından biri olan kronik bütçe açıklarının nedeni, işçi-emekçiler ve KİT’ler değildir. Bütçe açığının nedeni, aksine işçi ve emekçilerin sömürü ve soygunu ile KİT’lerin yağması üzerinden elde edilen kaynakların emperyalist tekellere ve tekelci sermayeye aktarılmasından oluşan sömürü ve soygun çarklarıdır. Ki yukarıda da söylendiği gibi, kapitalizmin temel sömürü ve soygun yöntemlerinden olan bu çark, ‘80’li yıllarda boyutları ve hızı artırılarak işletilmiştir. Yanısıra krizin faturasının düzenli olarak işçi-emekçileri fatura edilmesinin kılıfına dönüştürülmüştür. Sürekli olarak emperyalistlere ve tekelci sermayeye kaynak akışı sağlayan bütçe açığı, sömürü ve ağmanın arttırılmasıyla yine sürekli ir biçimde büyümüştür.

Krizin bir diğer başlıca unsuru olan ödemeler açığının kaynağı ise gizlenemez denli apaçık ortadadır. Dış ödemeler açığı, Türkiye kapitalizminin emperyalist merkezlerle arasındaki borç-alacak ilişkisi üzerinden ifadesini bulmaktadır. Bilindiği üzere ödemeler açığı da kronik haldedir. Dahası son yaşanan kriz üzerinden işlevini yıkıcı bir biçimde oynamıştır.

Ödemeler açığının iki temel kaynağı mevcuttur. Birincisi emperyalist finans kuruluşlarınca devlete ve tekelci sermayeye verilen borçlar, ikincisi ise sermaye ve meta ihracıdır. Bu iki unsur birbirini tamamlamakta, gerisin geri emperyalist merkezlere vurgunlarla beraber dönmektedir. Elbetteki işbirlikçi tekelci sermaye de bu vurgun ve soygun mekanizmasından beslenmektedir.
Çarklar, işçi ve emekçilerin sömürü ve soygunu ile birikmiş artı-değerin yağmalanmasıyla dönmekte, çarkları döndürenler de bu çarklar her döndüğünde kasalarını doldurmaktadırlar. Ancak bu çarklar uzun süredir öylesine bir büyüklüğe ulaşmışlardır ki, artık mevcut kaynaklar da bu çarkları döndürmeye yetmemektedir. İşçi ve emekçiler iliklerine kadar sömürülüp soyulmuştur, ama elde edilen kaynaklar emperyalist finans merkezlerine aktarılması gereken miktarın çok altında kalmıştır. O zaman kara para kaynakları devreye sokulmuş, ancak bu da yetmemiştir. Bu kez tekelci sermayenin birikmiş artı-değer kaynakları yüksek faizlerle alınarak çarklar döndürülmeye başlanmıştır. Böylelikle emperyalist merkezlere kaynak akışı sürdürülürken, tekelci sermaye de tatlı vurgunla yapma olanağı kazanmıştır.

Ancak bunun da bir sınırı vardı. Çünkü, hem tekelci sermayenin artı-değer kaynakları sınırlıydı, hem de yüksek faizlerle yapılan vurgunlar, tekelci sermayeyi giderek üretimden koparıyor, böylelikle artı-değer birikimi kesintiye uğruyordu. Sonuç, spekülasyona dayalı bir rant ekonomisi oldu. Bu emperyalist metropollere dönük kaynak akışını riske ettiği gibi, toplamında sistemin bütünü için artan kriz dinamikleri anlamına geliyordu.

‘99’da startı verilen İMF programı tam da bu kriz dinamiklerini ortadan kaldırmayı hedefliyordu. Sabit döviz kuru, düşük faiz politikası ile beraber işçi ve emekçilerin ellerindeki gaspedilmemiş son haklar da gaspedilerek, sömürü alabildiğine arttırılarak, dış borçlara yakın bir miktara ulaşmış bulunan iç borç kütlesi tasfiye edilecekti. Programın ilk sonuçları 5 bankanın çöküşü oldu. Yeni döneme ayak uyduramayanlar çökecek, piyasa risk öğesi barındıran “çürükler”den temizlenecekti.

Faşist baskı ve terörle uygulanan sosyal yıkım programıyla da, işçi ve emekçiler tam anlamıyla azgın bir sömürü ve soyguna tabi tutuldu. Yüzyıllık kazanımlar masaya yatırıldı, ücretler düşürüldü, sosyal haklar bir bir gaspedildi. Ama tüm bu uygulamalar biriken kriz dinamiklerini yatıştıramadığı gibi, daha da arttırdı. Sonuçta dış ödemeler açığı daha da büyüdü. Ekonomik yapı spekülatif hareketlere daha da duyarlı bir hale geldi.

Son kriz tam da bu zemin üzerinde patlak verdi.Bu kriz İMF programının olduğu gibi, kapitalist ekonominin de iflasını getirdi. Düzenin uluslararası finans tekellerine verdiği en büyük güvencesi olan “siyasal istikrar” çökünce, bu finans tekelleri son bir vurgun vurup ülke sınırlarını terkettiler. Önemli bir ödemeler açığı bulunan düzen, bu kaçışla beraber çöküşün eşiğine geldi. Kredi sistemi çöktü, ülkenin en büyük bankaları dahi alacaklarından gelen kapsamlı geri ödeme taleplerini cevaplayamadılar. Kredi sisteminde yaşanan bu çöküş, zincirleme olarak tekelci sermayenin alt kesimlerine kadar uzandı. Böylelikle ödeme güçlüğü içerisine düşen birçok işyeri kapanmak zorunda kaldı. Bu “sıcak para” ile çevrilen kapitalist ekonominin çarklarının durası anlamına geliyordu.

Borç batağı ve düzenin geleceği

Kapitalist düzenin içerisinde yüzdüğü dipsiz kuyuyu görebilmek için krizin başlıca unsurlarından birini oluşturan borç batağına daha yakından bakmak gereklidir. Mustafa Sönmez’in Cumhuriyet gazetesi’nde yayınlanan “Krizi anlamak ve aşmak” başlıklı değerlendirmesi bu açıdan çarpıcı veriler sunuyor. Sözkonusu yazıda Rusya, Asya, Brezilya, Arjantin ve son olarak da Türkiye krizlerinin ortak noktası, borçlarının milli gelirlerinin önemli bir oranına denk gelmesi olarak gösteriliyor:

“Uluslararası standartlara göre, bir ülkenin dış borcu, milli gelirinin yarısına yaklaşmış ya da geçmişse o ülke çok borçlu ve riskli ülke sayılıyor. En çok borçlu ülkelere kıstasla yaklaştığımızda, Endonezya’nın dış borç stokunun milli gelirinin yüzde 169’unu, Rusya’nın yüzde 62’yi bulduğunu görüyoruz.

“Türkiye, 1998’deki borç stoku ile milli gelirinin yüzde 49’u kadar borçlanmış bir ülkeydi. 2000 itibariyle bu oranın yüzde 55’in üstüne çıktığı ve bu ölçütlere göre, borç verenler açısından en riskli üçüncü ülke görünümünde olduğunu anımsamamız gerekiyor”.

İşte dipsiz kuyu denilen durum budur. Sermaye devleti boğazına kadar bir borç batağına batmış durumdadır. Bu nedenle sömürü ve soygun çarkları daha azgın ve dizginsizce işlemelidir. Ama bu çarkların işlemesi için de, emperyalist merkezlerden gelecek “sıcak para”ya ihtiyaç vardır.

Yaşanan kriz sonrasında sermaye duran çarklarını, borç stokunu çok daha fazla arttırarak çalıştıracaktır. Elbette katlanan bu borç stokunun geri ödenmesi, işçi ve emekçi kitlelerinin tam bir yıkımıyla gerçekleştirilecektir.

Ancak emperyalist finans merkezleri artık salt kapsamlı saldırı paketleriyle de yetinmemektedirler. Hazine ve Merkez Bankası yönetimlerini artık doğrudan kendi ellerine almış olmaları bunu göstermektedir. Ödenen bedelin karşılığı MB ve Hazinenin teslimi olmuştur. Ancak yukarıda da değindiğimiz gibi, bu yaşanan yapısal krizi atlatmaya yetmeyeceği gibi, sömürü, soygun ve talanın arttırılmasıyla beraber, yeni ve daha sarsıcı iflasların yaşanması da kaçınılmaz olacaktır.

Krize karşı düzenin ve sınıfın çözümü temelden farklıdır

Yukarıda da altını çizdiğimiz gibi, yaşanan yapısal bir krizdir. Alabildiğine derinleşmiş bulunan bu krizin düzen tarafından aşılmasının imkanları bulunmamaktadır. Kriz sistematik bir biçimde işçi ve emekçilere fatura edilerek ancak yatıştırılabilmektedir. Yaşanan bu son kriz sonrasında da düzen tarafından krize karşı alınan tedbirler temelde böylesi bir fatura edişe dayalıdır. Elbette bunun dışında da düzenin bozulan iç dengelerinin oturtulması yönünde adımlar atılacaktır. Ama tüm bunlar tamamen işçi sınıfı ve emekçilere yönelik saldırgan bir öz taşıyacaktır.

Halihazırda düzenin krizin etkilerini ortadan kaldırmaya dönük olarak attığı adımlar, esasta iki ayağa dayanmaktadır. Bu ikisi ise özde birbirine sıkı sıkıya bağlı durumdadır. Bu iki ayağın birleştiği nokta, tekelleşmedir. Sözkonusu tekelleşme iktisadi ve siyasal planda yaşanacaktır. Siyasal plandaki tekelleşme; dışta ABD emperyalizmi, içte ise ordu merkezinde gerçekleşecektir. Böylelikle düzenin siyasal planda bozulan iç dengeleri yeniden düzenlenecektir.

Siyasal planda yaşanacak böylesi bir tekelleşmenin iktisadi boyutu ise, emperyalist köleliğin derinleştirilmesidir. Bununla birlikte, tekelci sermayenin, iç ayıklama, yani sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi yoluyla, yeni bir düzeyde güç kazanmasıdır. Yaşanacak tekelleşme süreci, emperyalist tekellerin ülke pazarı üzerinde sınırsız egemenliğinin sağlanması; tekelci burjuvazinin kaymak tabakasının ise, bu tekellerin taşeronluğunu yaparak ayakta kalacağı bir iktisadi sürecin örgütlenmesinde ifadesini bulacaktır.

ATO Başkanı Sinan Aygün yaşanan durumu, 30 Mart’ta bankaların alacaklarının vadesinin dolacak olmasına ilişkin açıkmasında, çarpıcı bir biçimde ifade etmektedir. ATO Başkanı, hükümet çare bulamazsa ekonominin yeni bir kara güne imza atacağı endişesini taşıdığını ifade ederek; ödenmeyen kredi ve faizler nedeniyle bankaların şirket sahibi olacaklarını, bu sürecin de bankaların devletleştirilmesiyle son bulacağını vurguladı (aktaran Ntvmsnbc).

Tüm bunlar zaten sürmekte olan bir yönelimin krizle beraber yoğunlaşmış biçimde devam ettirilmesidir. Bu tekelleşme sürecinin sonuçları ise; siyasal planda yoğunlaştırılmış baskı ve terör, iktisadi planda ise derinleştirilmiş sefalet ve kitlesel işsizleştirmeler olacaktır.

Görülmektedir ki, düzenin yaşadığı kriz temelde emperyalist-kapitalist sömürü ve soygun mekanizmalarına dayanmaktadır. Dolayısıyla işçi sınıfı ve emekçilerin kriz karşısındaki tek gerçek alternatifleri bu sömürü ve soygun çarklarını baz almak değil, onu aşmak olacaktır. Mevcut mekanizmalar çerçevesinde oluşturulmuş “emek”, “ulusal” yaftaları takılmış platformlar bu nedenle işçi sınıfı ve emekçileri aldatmaktan başka bir anlama gelmemektedirler. Emperyalist-kapitalist düzenin dışına çıkamayan her politik platform, bu düzenin çarklarını törpüler, ancak onu asla parçalayamaz. Tam da bu nedenle sömürü, soygun ve talan, ve esasta üretici güçlerin tahribi devam eder..