ARSIVANA SAYFA
 
16 Aralık '00
SAYI: 47
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
İlerici ve devrimci güçler tarihi bir sorumlulukla yüzyüzeler
Kanlı operasyona karşı devrimci direniş!
Faşizmi döktüğü kanda boğacağız!
Faşist terör örgütünün “isyan” provası
EP sözcüleri devrimci tutsakları mücadeleyi bırakmaya çağırdılar
İlerici sendikacılardan Ölüm Orucu’na destek eylemi
Antalya’da F tipi protestoları yaygınlaşıyor
Ölüm Orucu’nu destekleme etkinliklerinden notlar
Hücre karşıtı muhalefet güçleniyor
İzmir’de hücre karşıtı eylemler
Kirli dilini direnişimizden uzak tut!
Yaşamın her alandan hücreleştirilmesi!
Hükümetin af gündemi ve Ölüm Orucu direnişi
TELEKOM özelleştirmesi ve birleşik mücadelenin büyüyen olanakları
Zaferi biz kazanacağız!
Gençlik Ölüm Orucu’nu desteklemek için alanlarda!
Ölüm Orucu direnişi ateşini harlayalım!
Planlı, programlı ve hedefli bir mücadele hattı ve talepler
Devrimci disiplin ve kurallı yaşam üzerine
Ölüm Orucu ile dayanışma faaliyetimiz güçlendirilerek sürüyor
Devrimci direniş ruhuna bin selam!
Devrimci kimliği teslim almayı başaramayacaklar!
ABD emperyalizmi yeniden Vietnam’da
İngiliz İşçi Partisi: İhanetin 100 yılı
“Direnişin arındıran ve güçlendiren temiz havası sarmış tüm benliğimizi”
Yaşananlardan öğrenmek
İktidar hapishanelerde ne yapmak ister?
F tipi emperyalizmin bir saldırısıdır
Hücre karşıtı faaliyetlerimiz
Mücadele Postası
 
Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 
Ümit Koşan’ın "Sessiz Ölüm" kitabı...

F tipi emperyalizmin bir saldırısıdır


K. Ferhat


Ümit Koşan’ın "Sessiz Ölüm" adını verdiği kitabı bir süre önce Belge Yayınları tarafından yayımlandı. Kitap "Tabutluklar, Beyin Yıkama ve Tecrit Hücreleri" alt başlığını taşıyor. Özellikle içinde bulunduğumuz dönemde yakıcılığını hissettiğimiz bir sorunu ortaya koyuyor.

Kitabın ayırdedici özelliği yalnızca hücre tipi cezaevi saldırısını ele alması değil, hücre tipi cezaevlerinin emperyalist ülkelerdeki uygulamasını işlemesidir. Elbette kitap tecridin ne olduğunu, hücrelerin şeklini, etkilerini ve amacını ifade ediyor. Fakat buna dair son süreçte çok şey yazılıp çizildiği için, bunun üzerinde durmayacağız.

Bu kısa ön açıklamadan sonra, kitabın ifade ettiği gerçekler üzerinden bazı saptamalar yapalım.

I.
Önce değişik kaynaklardan iki alıntı yapmak istiyoruz.

Birincisi; “Herkes kendi yerinde bir gözetmen tarafından cepheden görüldüğü bir hücreye iyice kapatılmıştır; fakat yan duvarlar bu kapatılmış kişilerin kader arkadaşlarıyla temas kurmalarını engellemektedirler. Görülmekte ama görememektedir; bir bilginin nesnesidir, ama asla bir iletişim öznesi olamamaktadır. Odasının, merkezi kulenin karşısına yerleştirilmiş olması, eksensel bir görünürlüğü dayatmaktadır; halka binanın bölümlenmesi, bu birbirlerinden iyice ayrılmış hücrelere yanlamasına bir görünmezlik getirmektedir. İşte bu durum düzenin güvencesi olmaktadır... Gardiyanın bakış açısına göre, kalabalığın yerine, sayılabilir ve denetlenebilir bir çoğulluk geçmiştir. Kapalı tutulanların bakış açısından ise kapalı kapılar ve bakışlar altındaki bir yalnızlık geçmiştir.” (M. Foulcault, Hapishanenin Doğuşu, İmge Kitabevi)

Burada Jeremy Bentham’ın 1787’de tasarladığı Panopticon ya da denetim evi (Inceptinon Hause) anlatılmaktadır.

İkinci alıntı: “Mahkum ‘F tipi’nde yemeğini yalnız hücresinde yer, konuşacak kimsesi yoktur, görevlilere diklenerek bakamaz, çünkü göz önünde görevli yoktur, özel havalandırmasında ‘başka koğuşun personeli’ne sesini duyuramaz. Bir bakıma, mekan, fiziksel çevre, yasaları koyar ve acımasızca uygular. İktidarın uygulayıcıları yüzlerine özellikle gözlerine bakılmaması gereken gardiyanlar değildir artık, iktidarın uygulayıcısı kişilerden çok, mahkumun kapatıldığı, cezaevi aygıtıdır. Yasaları, mahkumun insan ilişkilerini sonlandıran fiziksel çevre uygulamaktadır.” (Prof. Dr. Cem Kaptanoğlu, Panopticondan F tipine tecrit, Arredamento Mimarlık dergisi, Ağustos sayısı)

Farklı yerlerden yaptığımız bu alıntılar gösteriyor ki, “Panopticon”, “F tipi”, “ölü bölümler”, “tabutluklar”, vb., ne şekilde adlandırılırsa adlandırılsın, aynı amaca hizmet etmektedir: Tecrit. 1787’den bu yana şekilleri, teknolojiden yararlanma düzeyleri farklılaşsa da, hedef aynıdır. Bentham’ın "zihnin zihin üzerinde, bugüne değin benzeri görülmedik bir güç elde etmesinin bir yolu" tanımlaması ile “tretman” ya da “ıslah”ı aynı şeyleri anlatmaktadır.

II.
Hücre tipi cezaevlerinin yaratıcıları ve ilk uygulayıcıları emperyalistlerdir. Ü. Koşan’ın kitabı bunu örnekleriyle ortaya koyuyor. Birkaç isim bu gerçekliğin anlaşılabilmesi için yeterli olacaktır: Dr. Edgar Schein, Profesör Jan Gross, Camera Silens...

“Dr. Schein kariyerini, 1950’li yıllarda Kore cezaevlerinde tutsaklar üzerinde, ‘asker psikolog’ olarak ABD donanmasında yapmış ve ‘50’li yılların sonunda burada edindiği deneyimleri ABD Hava Kuvvetleri ve CİA’nın araştırma projelerinde uygulamıştır... ‘60’lı yılların başlarında ise ‘Beyin Yıkama Özel Varyantları’ üzerine çalışmasını tamamladı ve Kennedy hükümetinin cezaevleriyle ilgili reform politikasına geliştirdiği 24 maddelik özel programıyla katkıda bulundu.” “Tecrit ve hücre” uygulaması sözkonusu olduğunda, Dr. Schein’ın bu “24 maddelik özel programı”nın temel önemde bir yeri olduğunu hatırlatalım.

“Beyin yıkama araştırmalarının yürütüldüğü klinikler ve enstitüler ABD için nasıl bir anlam taşıyorsa, Camera Silens de, tecrit tekniklerinin geliştirildiği bir mekan olma özelliği taşıması anlamında Almanya için aynı önemdedir. Yürütülen deneyler sadece Almanya’daki tutsaklar açısından değil, aynı zamanda diğer ülkelerdeki politik tutsakların tutsaklık koşullarını da belirleyen bir öneme sahiptir. Çünkü Almanya, geliştirdiği tecrit tekniklerini ihraç ederek, tecridin uluslararası boyutta kurumlaşmasına ABD kadar destek sunmuş ve sunmaktadır. Bölümün başında (Camera Silens ya da Özel Araştırma Bölümü 115) ‘60’lı yıllarda Prag’da ‘Sosyal Tecridin Etkileri ve Duyumsal Algıların Sınırlandırılması’ üzerine sayısız deneyler yürüten Profesör Jan Gross adında bir ‘bilim’ adamı bulunmaktaydı.”

Tecrit Almanya’da daha çok RAF tutsakları üzerinde uygulanmıştır. Amerika’da ise Marion Tabutluğu kullanılmıştır. “İllinois eyaletinde inşa edilen Marion Yüksek Güvenlik Cezaevine ait tasarı, 1961 yılında yapılan Beyin Yıkama Konferansı’ndan çıkmıştır. ‘Tutsakların direnişleri sonucunda Marion’un kapatılmasına karar verilmesine karşın’ ... Marion Cezaevi bir model olarak kalmış ve diğer eyaletlerde inşa edilen cezaevlerinde, burada elde edilen deneylerden yararlanmıştır.”

III.
Kitap dikkatle okunduğunda görülecektir ki, emperyalistlerin hücreleri yaşama geçirmesi süreci ile ülkemizde yaşananlar şaşırtıcı benzerlikler taşımaktadır. Birkaç örnek:

Alman devleti tecrit uygulamasının yasal temelini düzlemek amacıyla Anti-Terör Yasası’nı çıkarmıştır. Bu, “Dr. Schein’in Beyin Yıkama ve Tecrit Programı”nın daha da geliştirilmiş bir biçimidir. Aynı şekilde, Türkiye’de Terörle Mücadele Yasası’nın 16. Maddesi de tecridi öngörmektedir.

“... görevliler görüş esnasında göze çarpan her davranışı ve ifadeyi tutanağa geçirmekte ve bu bilgiler sonradan bilgisayarlara kaydedilmektedir. Toplanan bilgiler, tutsakta duygusal dalgalanmalar yaratmak amacıyla kullanılmaktadır.”

F tiplerinde de yapılmak istenenlerden birinin görüşmelerin kaydedilmesi olduğu ifade edilmektedir.

“Tutsaklarla mektuplaşanlar yoğun baskılara maruz kalmış, haklarında ‘terörist bir örgütü desteklemek’ten davalar açılmıştır.”

Özellikle son süreçte cezaevi mektuplarının üzerinin çizilerek haberleşme özgürlüğü kaba bir tarzda engellenmektedir. Yıllardır cezaevleri ziyaretleri sonrası yaşanan gözaltılara ise bir süredir ziyarete gidenlerin terörle mücadele şubelerine çağrılması uygulaması eklenmiştir.

“... tutsakları savunan avukatların... evlerinde ve bürolarında aramalar yapılmış, savunma dosyalarına el konulmuş... örgüt üyesi oldukları... tutsakların avukatı seçmesi dahi birçok kere engellenmiş...”

F tipi cezaevlerinin “yasal” alt yapısını döşemeyi amaçlayan “Üçlü Protokol”, avukatların elle aranmasını ve evraklarına el konulabilmesini öngörmektedir. Ayrıca yukarıda saydıklarımız, hiç de yabancısı olmadığımız uygulamalardır.

“... açlık grevlerinin RAF’ın bir eylemi olduğu... tutsakların zorla beslenmesi...”

Son günlerde “ölüm oruçlarını doktor müdahalesiyle önlemeye” ilişkin tartışmaları hatırlatmak yeterlidir.

***


Emperyalist ülkelerdeki devrimcilerin hücrelere karşı yürüttükleri mücadele yeterli başarıya ulaşamamıştır. Ülkemizde ise bu saldırıyı püskürtmenin olanakları kıyaslanamayacak denli fazladır. Bizdeki tutsak sayısı onlarınkiyle karşılaştırılamayacak denli fazladır. Onlar son derece sınırlı sayıda devrimci olarak bu mücadeleyi yürütmek durumunda kaldılar. Mücadelelerinin yeterli başarıya ulaşamamasının temel önemde sebeplerinden biri bu oldu. Kamuoyu desteği açısından son derece şanssızdılar. Yanısıra, Alman devrimcilerin açlık grevleri üzerinden anlatıldığı gibi, açlık grevleri genellikle ölüm sınırında bırakılabilmektedir.

Ülkemiz devrimcileri sözkonusu olduğunda ise, dost düşman tarafından ölümüne kararlıklarından kuşku duyabilmek mümkün değildir. "Öleceğiz, ama hücrelere girmeyeceğiz!" kararlılığı, hücre saldırısını püskürtmenin temel etkeni olacaktır.

Sözü 23 yılını tecritte geçiren Irmgard Möller’in tahliye olduğu gün söyledikleriyle bağlayalım: “Bu bizimle devlet arasında olan bir savaştı. Devlet, tüm olanaklarıyla yüklendiği halde devrimci kimliğimi yok edemedi, tüm uygulamaları, politik tutsakların sarsılmaz kimliğine çarptı ve başarısızlığa uğradı. Bu savaşı, devrimci kimliğimi koruyarak ben kazandım.”

“Sessiz Ölüm, Tabutluklar, Beyin Yıkama ve Tecrit Hücreleri”
Belge Yayınları, İnsan Hakları Dizisi