ARSIVANA SAYFA
 
16 Aralık '00
SAYI: 47
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
İlerici ve devrimci güçler tarihi bir sorumlulukla yüzyüzeler
Kanlı operasyona karşı devrimci direniş!
Faşizmi döktüğü kanda boğacağız!
Faşist terör örgütünün “isyan” provası
EP sözcüleri devrimci tutsakları mücadeleyi bırakmaya çağırdılar
İlerici sendikacılardan Ölüm Orucu’na destek eylemi
Antalya’da F tipi protestoları yaygınlaşıyor
Ölüm Orucu’nu destekleme etkinliklerinden notlar
Hücre karşıtı muhalefet güçleniyor
İzmir’de hücre karşıtı eylemler
Kirli dilini direnişimizden uzak tut!
Yaşamın her alandan hücreleştirilmesi!
Hükümetin af gündemi ve Ölüm Orucu direnişi
TELEKOM özelleştirmesi ve birleşik mücadelenin büyüyen olanakları
Zaferi biz kazanacağız!
Gençlik Ölüm Orucu’nu desteklemek için alanlarda!
Ölüm Orucu direnişi ateşini harlayalım!
Planlı, programlı ve hedefli bir mücadele hattı ve talepler
Devrimci disiplin ve kurallı yaşam üzerine
Ölüm Orucu ile dayanışma faaliyetimiz güçlendirilerek sürüyor
Devrimci direniş ruhuna bin selam!
Devrimci kimliği teslim almayı başaramayacaklar!
ABD emperyalizmi yeniden Vietnam’da
İngiliz İşçi Partisi: İhanetin 100 yılı
“Direnişin arındıran ve güçlendiren temiz havası sarmış tüm benliğimizi”
Yaşananlardan öğrenmek
İktidar hapishanelerde ne yapmak ister?
F tipi emperyalizmin bir saldırısıdır
Hücre karşıtı faaliyetlerimiz
Mücadele Postası
 
Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 
İktidar hapishanelerde
ne yapmak ister?


Metnin başlığı tarafımızdan konulmuştur. Bir yapısalcı olarak M. Faucault, iktidarın toplumsal yaşamın daha dar (micro) alanlarında nasıl kurulduğunu ve sürdürüldüğünü inceler. Hapishaneler, hastaneler (tımarhaneler), askerlik kurumu, aile vb., ona göre iktidar ilişkilerini en iyi yansıtan ve aynı zamanda toplumsal bir mekanizma tarafından sürekli olarak yeniden üretilen kurumlar olarak, iktidar hakkında tarihsel ve toplumsal bir laboratuvar işlevi görürler. Aşağıdaki parçayı güncel gelişmelerle yakından ilgisi olması nedeniyle yayınlıyoruz.

A. Aras


Demek ki fizik cezanın büyük seyirlik unsur olmaktan çıkması XIX. yüzyılın başında gerçekleşmiştir; bedene azap çektirilmemekte, acının sahnelenmesi artık cezanın kapsamından çıkartılmaktadır. Azap kalmanın ortadan kalkması, 1830-1848 arasında tamamen yerleşik hale gelmiş olarak kabul edilebilir. (s. 16-17)

Bedene yönelik müdahale de XIX. yüzyılın ortasında tamamen çözülmüş değildir. Ceza kuşkusuz bir acı çektirme tekniği olarak artık eza üzerinde merkezileşmemektedir; esas nesnesi bir mala veya bir hakka yönelik hale gelmiştir. Fakat zorunlu çalışma veya hapis -tam bir özgürlükten mahkumiyet- gibi bir ceza, hiçbir zaman bizzat bedenin kendini hedefleyen ek bir ceza olmadan uygulanmamıştır: gıda tayınlaması, cinsel yoksunluk, dayak, hücre. Acaba bu, kapatmanın istenmeyen, ama kaçınılamayan sonucu mudur? Hapishane fiili durumda en açık düzenleri itibarıyla, her zaman belli bir fizik acıya yer vermiştir. XIX. yüzyılın ilk yarısında ceza sistemine sıklıkla yöneltilen eleştiri (hapishane yeteri kadar cezalandırmamaktadır: tutuklular daha az aç kalır, daha az üşürler, sonuç olarak fakirlerin veya işçilerin çoğunluğundan daha az yoksunluk çekerler), aslında hiçbir zaman yokedilemeyen bir postülayı işaret etmektedir: bir mahkumun diğer insanlardan daha fazla acı çekmesi adildir. Ceza ek bir fizik acıdan ayrılamamaktadır. Bedene ulaşamayan bir ceza nedir ki?

Demek ki modern ceza adaleti mekanizmalarının “azaba yönelik” bir dip tarafı varlığını sürdürmektedir -bu dip tarafa tamamen egemen olunamamıştır, ama bedene yönelik olmayan bir cezalandırma anlayışı tarafından giderek daha geniş ölçüde olmak üzere üstü örtülmektedir-. (s.19)

Fakat beden aynı zamanda siyasal bir alanın içine de doğrudan dalmış durumdadır; iktidar ilişkileri onun üzerinde doğrudan bir müdahale meydana getirmektedirler; onu kuşatmakta, damgalamakta, terbiye etmekte, ona azap çektirmekte, onu işe koşmakta, törenlere zorlamakta, ondan işaretler talep etmektedir. Bedenin bu siyasi olarak kuşatılması karmaşık ve karşılıklı ilişkilere göre, onun ekonomik kullanımına bağlıdır; bedenin iktidar ve egemenlik ilişkileri tarafından kuşatılmasının nedeni büyük ölçüde, üretim gücü dengesinden kaynaklanmaktadır, fakat buna karşılık bedenin işgücü olarak oluşması ancak, onun bir tabiyet ilişkisi içine alınması halinde mümkündür (burada ihtiyaç aynı zamanda özenle düzenlenen, hesaplanan ve kullanılan siyasal bir araçtır); beden ancak hem üretken beden, hem tabi kılınmış beden olduğunda yararlı güç haline gelebilmektedir. Bu tabi kılma durumu yalnızca ya şiddet ya da ideoloji araçlarıyla elde edilebilmektedir; doğrudan ve fiziki de olabilir, güce karşı güç kullanılabilir, maddi unsurlara yönelebilir ama bu yüzden şiddete yönelik olmayabilir; hesaplanmış, düzenlenmiş, teknik olarak düşünülmüş olabilir; ince olabilir ve ne silaha, ne de teröre başvurabilir. Ama yine de fizik düzlemde kalabilir. (s.31)

Genel olarak cezaların ve hapishanenin bir beden siyasal teknolojisinin içinde yer almasını bana tarihten çok şimdiki zaman öğretmiştir. Şu son yıllar esnasında, dünyanın hemen her yerinde hapishane ayaklanmaları meydana gelmiştir. Bunların hedefleri, parolaları, cereyan ediş tarzları kesinlikle paradoksal bir yana sahip olmuşlardır. Bunlar, geçmişi bir yüzyıldan daha fazla gerilere giden koskoca bir fizik yoksunluğa karşı olan ayaklanmalardır; soğuğa karşı, boğulmaya ve üstüste yığılmaya karşı, sıvası dökük duvarlara karşı, açlığa karşı, dayağa karşı. Ama bunlar aynı zamanda model hapishanelere, sakinleştiricilere, tecrite, tıbbi veya eğitsel hizmete de karşı olmuşlardır. Bunlar amaçları yalnızca maddi olan ayaklanmalar mıdır? Aslında bütün bu hareketlerde sözkonusu olan, tıpkı hapishanenin XIX. yüzyılın başından beri ürettiği şu sayılamayacak kadar çok söylevde de sözkonusu olduğu gibi, beden ve maddi nesnelerdi. Bu söylevleri ve bu isyanları, bu anıları ve bu sövgüleri taşımış olan şey tamamen şu küçük, şu önemsiz maddiliklerdi. İsteyen burada yalnızca körlemesine talepler görebilir veya yabancı stratejilerden kuşkulanabilir. Sözkonusu olan kesinlikle bedenler düzeyinde, bizzat hapishanenin bedenine karşı olan bir isyandı. Gündemdeki konu hapishanenin aşırı kaba veya aşırı arındırılmış, aşırı ilkel veya aşırı gelişkin çerçevesi değildi; iktidarın aleti ve vektörü olması ölçüsünde, onun maddiliğiydi; “ruh” teknolojisinin -eğitimcilerin, psikologların ve psikiyatrlarınki-, onun araçlarından birinden ibaret olması gibi iyi bir nedenden ötürü ne örtmeyi, ne de telafi etmeyi başaramadığı iktidarın beden üzerindeki şu teknolojisinin tamamıydı. (s.36-37)

(Hapishanenin Doğuşu, Michel Faucault, İmge Yayınları)





Duvar filmi, Ulucanlar katliamı ve
Ölüm Orucu direnişi...


“Bu filmde anlatılanlar yaşananların yeniden hatırlanmasıdır.”

Bu cümle Yılmaz Güney’in filmle ilgili düşüncesini özetliyor ve bu filmi neden çektiğini anlatıyor bize. Duvar filmi çekileli 15 yıldan fazla oldu. İnsan belleğinin canlı tutulmasına yapılan bu vurgu, bugün daha bir önem taşıyor. Çünkü artık belleğimizi daha çabuk yitiriyoruz. Son birkaç yılda iğrençlik, çürümüşlük ve vahşet boyutuyla, dünya tarihine geçecek olaylar yaşadık. Çürümüşlük o boyutta ki, geri bilinçli insanlar bile artık “bu kadar da olmaz” diyerek tepki gösteriyorlar.

Fakat kapitalist devlet birkaç yıl içinde bu çirkefliklerini gündemden düşürebildi. Bu aslında devletin başarısı değil, biz toplumsal muhalefetin başarısızlığıydı. Kuşkusuz bu birkaç yılda önemli eylemler de yaşadık. Fakat hesap sorma bilinci sürekli olmadığı noktada, bu eylemler iktidarı sadece kısmen sıkıştırabildi.

Eroin ticareti, kara para dolaşımı, gizli operasyonlar, banka hortumlamalar, devlet terörü ve cezaevlerine yönelik saldırılar Susurluk’tan önce de yaşanıyordu. Ancak, vahşet, sömürü ve çürümeye karşı sesimizi yeterince yükseltemediğimiz için, yeni katliam haberleriyle uyandık. ‘96 yılında tüm dünyanın gözleri önünde 12 devrimcinin ölümünden sorumlu olan devlet, ‘99 yılının sonbaharında insanlık tarihinde eşi görülmemiş bir vahşet daha gerçekleştirdi. Ulucanlar Cezaevi’nde makinalılarıyla, köpüklü suyuyla, kalaslarıyla “umuda” saldırdı. Devrimci tutsaklar tarihe geçen bu vahşete tarihe geçen bir destansı direnişle cevap verdiler. Özgürlüğün nasıl elde edileceğinin yolunu gösterdiler.

Duvar, onlarca yıl önce aynı cezaevinde sübyan koğuşunda yaşanan vahşetin, acımasızlığın ve bunun karşısındaki isyanın öyküsünü anlatıyor. Geçen onlarca yılda faşizm vahşetini artırarak sürdürdü. Piç Cafer’in yerini Piç Osman aldı. Tutsaklara yalan söyleyen, aldatan gaddar müdürün yerini başkaları... Zorbalığın baş mimarı sermaye iktidarı egemenliğini sürdürüyor, yalnızca isimler değişiyor.

Filmde marşlar ve türküler söyleyip spor yapan, sanki dışarıdaymış gibi yaşayan devrimci tutsaklar, o zaman da umudu ve özgürlüğü temsil ediyorlardı, bugün de...

Film bazı eleştirmenlerden, “şiddet sahnelerine çok yer verilmiş”, “gerçeklik abartılmış”, “çok sivri bir dili var”, “bu kadar da iğrençlik gerçekleşmemiştir”, “toplumcu sanatın sert yaklaşımı var” vb. eleştiriler aldı. Yılmaz Güney’in sanatsal anlayışı vesile edilerek toplumcu-gerçekçi sanat belli yanlarıyla olumsuzlandı. Bu eleştirilere cevap vermek başlı başına bir yazı konusu, fakat yine de birkaç cümleyle bazı şeyleri yerli yerine oturtmak gerekiyor.

Filmde gösterilenleri “abartı” olarak niteleyen baylar ve bayanlar, bunların hepsi gerçektir. Ve bugün bu gerçekler vahşet tablolarıyla yüzümüze bir tokat gibi çarpıyor. Ulucanlar’da çivili sopalarla işkence yapılıp, testerelerle tutsakların boyunları kesilmedi mi? Ardından Burdur’da yaralı bayan tutsaklara florasan lambalarla tecavüz edilmedi mi? Dozerlerle saldırılıp, tutsakların kolları koparılmadı mı? Bunlara ne diyeceksiniz?

İnsanca yaşamın ideolojiler üstü olduğunu söylemek yalnızca bir aldatmacadır. Bu, burjuva demokratlarının en sık kullandığı söylemdir. Hiçbir sanat eseri yoktur ki, ideolojiler üstü bir “insanca yaşam” sunabilsin. Estetik, gerçekliğin sanat diliyle özümsenip yansıtılabilmesi ise eğer, bu sosyalist sanatın işidir. Nasıl geleceğin dünyası işçi sınıfı öncülüğünde kurulacaksa, geleceğin sanatına da işçi sınıfı ideolojisi yol gösterecektir.

Kapitalizm her zayıf noktaya bir duvar örmek istiyor. Ve fazla dirençle karşılaşmadığında bunu gerçekleştiriyor. Şimdilerde önüne en acil görev olarak, devrimci tutsakların karşısına bembeyaz bir duvar örmeyi koymuş durumda. Ve bu kez sermaye devletinin, her türlü aldatmaca ve oyunlara başvuran ciddi bir hazırlığı var. Ancak devrimci tutsaklar bu oyunu bozmak için ateşi çoktan yaktılar. Ölüm Orucu Direnişi’ yle insanlığı, tüm ezilenleri ölüm hücrelerine karşı çıkmaya çağırıyorlar. Yine iki dünya karşı karşıya: Karanlığın temsilcisi sermaye ve ışığın temsilcisi emek!

Alacağımız tavır ya da tavırsızlıkla, bu iki dünyadan hangisinin yanında yer alacağınızı belirleyeceksiniz. Ya giderek bir böceğe dönüşeceksiniz, birisi üzerinize basıp sizi ezecek. Ya da umut edip her adımda biraz daha insanlaşacaksınız. Hiçbir şey durağan olmadığı gibi insanlaşma süreci de durağan olmayıp, engeller aşıldıkça devam edecek bir süreçtir. Bugün göze alamadığınız bir tutum, yarın karşınıza daha büyük bir engel koyacaktır. Cesaret hiçbir zaman kahramanlık ve tam başarı gerektirmez. Cüret eder ve yaparsınız. Başarı ya da başarısızlık sonraki bir süreçtir. Özgürlük, aldığı her darbede yılmadan yoluna devam edenlerin elindedir.

İşte bizi özgür kılacak olan, kapitalizme karşı savaşan tüm emekçiler ve devrimci tutsaklarla birlikte hareket etme bilincidir.

Umut insanın kendisinde, kendi içine iyi bakabilende!

Bir Kızıl Bayrak okuru