ARSIVANA SAYFA
 
16 Aralık '00
SAYI: 47
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
İlerici ve devrimci güçler tarihi bir sorumlulukla yüzyüzeler
Kanlı operasyona karşı devrimci direniş!
Faşizmi döktüğü kanda boğacağız!
Faşist terör örgütünün “isyan” provası
EP sözcüleri devrimci tutsakları mücadeleyi bırakmaya çağırdılar
İlerici sendikacılardan Ölüm Orucu’na destek eylemi
Antalya’da F tipi protestoları yaygınlaşıyor
Ölüm Orucu’nu destekleme etkinliklerinden notlar
Hücre karşıtı muhalefet güçleniyor
İzmir’de hücre karşıtı eylemler
Kirli dilini direnişimizden uzak tut!
Yaşamın her alandan hücreleştirilmesi!
Hükümetin af gündemi ve Ölüm Orucu direnişi
TELEKOM özelleştirmesi ve birleşik mücadelenin büyüyen olanakları
Zaferi biz kazanacağız!
Gençlik Ölüm Orucu’nu desteklemek için alanlarda!
Ölüm Orucu direnişi ateşini harlayalım!
Planlı, programlı ve hedefli bir mücadele hattı ve talepler
Devrimci disiplin ve kurallı yaşam üzerine
Ölüm Orucu ile dayanışma faaliyetimiz güçlendirilerek sürüyor
Devrimci direniş ruhuna bin selam!
Devrimci kimliği teslim almayı başaramayacaklar!
ABD emperyalizmi yeniden Vietnam’da
İngiliz İşçi Partisi: İhanetin 100 yılı
“Direnişin arındıran ve güçlendiren temiz havası sarmış tüm benliğimizi”
Yaşananlardan öğrenmek
İktidar hapishanelerde ne yapmak ister?
F tipi emperyalizmin bir saldırısıdır
Hücre karşıtı faaliyetlerimiz
Mücadele Postası
 
Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 
ABD emperyalizmi yeniden Vietnam’da


M. Dicle


1960’lı yıllar anti-emperyalist mücadelenin güçlü, kitlesel ve yaygın olduğu bir dönemdir. Sömürgelerde ulusal demokratik devrimler, Latin Amerika’da gerilla mücadelesi, emperyalist metropollerde ise gençlik ve işçi sınıfı hareketi, bu dönemin öne çıkan anti-emperyalist, anti-kapitalist dinamiklerdir.

Ulusal demokratik devrimler sözkonusu olduğunda, Vietnam devriminin rolü ve önemi büyüktür. Komünist partisi önderliğinde sürdürülen ve uzun yıllara yayılan, önce Fransız emperyalizmini, ardından dünyanın en büyük ve en vahşi savaş makinesine sahip ABD emperyalizmini acz içinde bırakıp yenilgiye uğratan Vietnam halkının kahramanca mücadelesi, haklı olarak dünya işçi ve emekçilerinin sempatisini ve desteğini kazanmıştır. Bu yönüyle anti-emperyalist mücadelenin ve bağımsızlık isteğinin sembolüdür Vietnam Devrimi.

Bu savaş aynı zamanda çok ağır bir bedel gerektirmiştir. Sorumluluğu tamamen işgalci ABD emperyalizmine ait bu bedelin, (o zaman nüfusu 32 milyon olan Vietnam’ın) Vietnam halkına faturası 3 milyon ölü ve 2 milyon sakat, kimyasal silahlarla tahrip edilmiş bir doğa ve sayıları milyonları bulan kimyasal silah (agent orange) kurbanları olmuştur. Emperyalist işgalci ABD ordusunun kaybı ise, 58 bin ölü ve on binlerce sakattır.

Emperyalizme köle olarak yaşamaktansa, bu bedeli ödeyip onurluca özgür bir yaşamı tercih eden Vietnam, bugünlerde ABD’li iş adamlarının salya akıttığı bir ülke haline gelmiş durumda.


Clinton’dan Vietnam çıkartması

Vietnam’a üç günlük (17-19 Kasım) bir ziyaret gerçekleştiren Clinton, yanına bir uçak dolusu işadamı alarak son günlerinin gösterişli bir çıkartmasını yapmıştır. Silahlı direnişle askeri-siyasi bir güç olarak kovulduğu Vietnam’a emperyalist sermaye olarak tekrar girme yolunda epey mesafe almış görünen ABD, bu süreci Clinton’un ziyaretleriyle de yeni bir aşamaya taşımıştır.

ABD tekelleri, iştah kabartan ve bakir bir pazar olarak görünen Vietnam’a girmek için sabırsızlanıyorlar. Önceki süreçte Mc Donalds, Coca Cola gibi tekellerin pazar kapmada başarı sağladığı Vietnam’da, diğer Amerikan tekelleri de kendi alanları ile ilgili pazar kapma yarışındalar. Nitekim ziyaret sırasında aynı zamanda bir silah tekeli olan Boeing firması Vietnam hükümeti ile 480 milyon dolarlık bir anlaşma imzalamıştır.

Bu gelişmeler yaşanırken ve Clinton Vietnam meclisinde "demokrasi" nutukları atarken; eski ABD askeri üsleri zehirleriyle hala ölüm saçmaktadır. Kullandığı kimyasal silahlardan Güney Vietnam halkının % 80’i etkilenmişken, 25 yıl sonra hala çocuklar zihinsel ve bedensel özürlü olarak dünyaya gelmeye devam ediyor. Vietnam halkına yaşattığı kıyımdan bahsetmeyen Clinton, geçmişe sünger çekip Vietnam’ı yeniden ABD’nin bir yeni sömürgesi haline getirme hesabında ve çabasında.

Hala “komünist” olmak iddiasındaki bir partinin iktidarda olduğu Vietnam’da (Doğu Avrupa ve Sovyetler’den farklı olarak) yönetim, kapitalizme doğru evrilmeyi kontrollü bir sürece yayma çabasında başarılı görünüyor. Devrim sıcaklığının emekçiler üzerindeki etkisi, emperyalistleri üzerinde oynayacakları bir attan mahrum bırakmıştır. Ancak KP yönetiminin kendisi emperyalizmin atlısı haline gelmiş görünüyor. Nitekim, ABD ambargosunun kaldırılması karşılığında, Vietnam yönetimi; devrim öncesi iktidarın Vietnam halkını katletmek için kullandığı silahların parasını ABD’ye ödemeyi kabul ederek utanç verici bir duruma düşmüştür. Yine Clinton’un Vietnam’ı ziyareti sırasında, olası ABD karşıtı gösterilere karşı yoğun önlemler alınmış ve ziyaret boyunca Ho Chi Minh’in anıt mezarı kapalı tutulmuştur. Ordu ve parti içinden kimi muhalif sesler çıkmakla beraber, samimi komünistlerin inisiyatifinin kalmadığı açıktır. Ancak bu muhalif sesler, parti ve ordu içinde hala potansiyel bir güç olduğunun göstergesidir.

Bağımsızlığına bu kadar düşkün bir ülkenin bu duruma düşmesi nasıl açıklanabilir? Bu noktaya gelinmesinde dünya konjonktürünün belli bir etkisi olduğu yadsınamaz. Ancak bu sorunu açıklamaya yetmez. Asıl sorun anti-emperyalizmin siyasal bağımsızlıkla sınırlı kalması durumunda, bu bağımsızlığın uzun sürmeyeceği gerçeğidir. Zira sermaye kapitalizmin dışına çıkmayan herhangi bir ülkeye gitmekte zorluk çekmez. Eşyanın tabiatı gereğince sermaye, girdiği yerde kapitalist üretim ilişkilerini beraberinde taşır. Ekonomik temeli sağlamlaştırdıktan sonra da siyasal, askeri, bürokratik ve diğer alanlarda da egemenliğini zamanla ve adım adım tesis eder. Sermaye egemenliği tesis edildikten sonra ise emperyalizme bağımlılık doğal bir sonuç olarak ortaya çıkar.

Vietnam örneği; kapitalizmin onlarca yıldır egemen olduğu Türkiye’de, demokratizm ile sınırlı bir anti-emperyalist perspektifin sınırlarını göstermesi açısından çarpıcıdır. Emperyalizmin Vietnam’a yeniden girişi, bu yiğit halkın onurlu mücadelesinin ve zaferin değerini zerre kadar azaltmaz. Bu devrim dünya devrim tarihinin en şanlı örneklerinden biri olmaya devam edecektir.

Artık Vietnam işçi sınıfı ve emekçilerinin önünde emperyalist kapitalizmin sınırlarını parçalayan bir devrimi zafere ulaştırma görevi durmaktadır. Gerçek özgürlüğe, sadece siyasal bağımsızlıkla değil, aynı zamanda ekonomik bağımsızlık ve toplumsal kurtuluş temeli üzerinde sosyalizmi inşa süreciyle ulaşılabilir.





AB zirvesinden işçi ve emekçilerin
kazanımlarına saldırı


6-9 Aralık tarihleri arasında “Avrupa Birliği Hükümetlerarası Konferansı” Fransa’nın Nice kentinde gerçekleşti. Türkiye, Başbakan Ecevit ve Dışişleri Bakanı Cem tarafından temsil edildi. Zirve, Avrupa emperyalizminin odak olma çabasının sonuca ulaşması için ihtiyaç duyduğu düzenlemeleri yapmayı hedefliyordu.

ABD emperyalizminin Avrupa üzerindeki etkinliğini kırmak ve uluslararası güç dengelerinde emperyalist bir odak olmanın temel ayaklarından biri olan militarist gücü oluşturma kararı Avrupa Birliği’nin temel gündemi oldu. “Acil Müdahale Gücü” adı verilen ve en az 60 bin askerden oluşması planlanan ordunun dünyanın her bölgesine hava ve deniz müdahalesinde bulunabilecek bir kapasitede olması isteniyor. ABD emperyalizmi bu gelişmeyi kaygıyla izlerken, askeri gücün NATO’ya bağlı olması için tehditler savuruyor. İngiltere dışında etkin konumdaki AB ülkeleri ise, olası bir müdahale kararının kendileri tarafından alınmasını istiyorlar.

AB zirvesinin diğer öne çıkan yanı ise, bu emperyalist odak içinde etkin olabilmek için AB’nin büyük devletleri arasında yaşanan rekabet ve çekişmelerdir. Yine bu zirve AB’nin ülkeler arası serbest dolaşım imkanı sağlayacağı iddiasının temelsizliğini de gösterdi. Sermaye için sınırsız dolaşım hakkı varken, Avrupa’nın değişik ülkelerinden Nice’e gelip protesto eylemlerine katılmak isteyen binlerce kişi engellendi. Buna rağmen Avrupalı işçi ve emekçiler görkemli eylemlerle seslerini yükselttiler.

Bu zirve bir bütün olarak işçilere, emekçilere ve ezilen halklara karşı bir saldırı niteliği taşımaktadır. İşçi ve emekçilerin onyıllara yayılan mücadelelerle elde ettiği kazanımlar gaspedilmek istenmektedir. Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerindeki çöküşün ardından sermaye kazanılmış hakları tırpanlamaya başladı. Sendikasızlaştırma, esnek üretim, sosyal haklardan kesintiler ve özelleştirmelerle saldırılar belli alanlarda hayata geçirildi. AB zirvesi ise bu saldırıyı kazanımların tümünü kapsayacak tarzda hayata geçirmeyi planlamaktadır.

Son AB zirvesine kadar “Avrupa Sosyal Şartı” başlığı altında toplanan hak ve özgürlükler, bu zirveyle beraber yok sayılmaya başlanmıştır. AB’nin anayasası sayılan “Komite 133” radikal bir şekilde değiştirilmiş; “araştırma yapma özgürlüğü, işletmelerin toplumsal sorumluluk üstlenmesi zorunluluğu, işyerinde işçi sağlığı, iş güvenliğinin koruma altına alınması hakkı, sosyal güvenlik sistemlerinden yararlanma hakkı, çalışma hakkı ve iş güvencesi, sendikal örgütlenme ve toplu sözleşme-grev hakkı” gibi haklar “Temel Haklar Şartı”ndan çıkarılmaktadır.

Dünyadaki değerlerin yağmalanmasından daha büyük paylar alma yarışına giden Avrupa emperyalizmi, işçi ve emekçilerin kazanımlarını gaspetme sürecini hızlandırmak için kollarını sıvamıştır. Zira sermayenin sınırsız dolaşım özgürlüğü, dünyanın herhangi bir yerindeki ucuz işgücünden yararlanma imkanı sağlamaktadır. Bu imkanla AB ülkelerindeki işçi ve emekçiler tehdit edilmekte ve haklarından vazgeçmeleri istenmektedir.

Ancak Nice sokaklarını dolduran yüzbini aşkın emekçi bu haklardan vazgeçmeye niyetli olmadıklarını göstermiştir. Sendikalar bu kapsamlı saldırıya karşı ciddi bir tavır alamamakta, ancak işçiler ayağa kalktığında peşinden sürüklenmektedir. Sermayenin saldırılarını püskürtebilmek, sendikal bürokrasi ablukasını da parçalamaktan geçmektedir.

Türkiye AB’ye üye olursa hak ve özgürlüklerinin genişleyeceğini ileri sürerek emekçilerde beklenti yaratmaya çalışan reformistlerin iddialarının altı boşalmıştır. AB hak ve özgürlük dağıtmak bir yana, kendi işçi ve emekçilerinin de haklarını gaspetme çabasındadır. Ülkemizdeki hak ve kazanımlar hem kırıntı düzeyindedir, hem de bunlardan işçi sınıfının çok küçük bir bölümü yararlanabilmektedir. Çok sınırlı “özgürlükler” de devlet terörüne maruz kalmaktadır. En basit özgürlükleri kullanmak bile sistemle çatışmayı göze almakla mümkün olmaktadır. İşçi sınıfının, kamu emekçilerinin, gençliğin ve tutsak yakınları-hücre karşıtlarının eylemleri devletin hem fiili hem de hukuki şiddetine maruz kalmaktadır.

Uluslararası tekeller ve yerli işbirlikçilerinin çıkarlarını azami ölçüde koruyan “istikrar programı”yla, kırıntı düzeyindeki hak ve özgürlükler tamamen yokedilip yaşamın hücreleştirilmesi hedeflenmektedir. Ancak zindanlardan yükselen ve dışarıdan beslenen ölümüne direniş çizgisi, bu ablukayı dağıtmanın ve sermayenin planlarını bozmanın yolunu göstermektedir.