ARSIVANA SAYFA
 
16 Aralık '00
SAYI: 47
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
İlerici ve devrimci güçler tarihi bir sorumlulukla yüzyüzeler
Kanlı operasyona karşı devrimci direniş!
Faşizmi döktüğü kanda boğacağız!
Faşist terör örgütünün “isyan” provası
EP sözcüleri devrimci tutsakları mücadeleyi bırakmaya çağırdılar
İlerici sendikacılardan Ölüm Orucu’na destek eylemi
Antalya’da F tipi protestoları yaygınlaşıyor
Ölüm Orucu’nu destekleme etkinliklerinden notlar
Hücre karşıtı muhalefet güçleniyor
İzmir’de hücre karşıtı eylemler
Kirli dilini direnişimizden uzak tut!
Yaşamın her alandan hücreleştirilmesi!
Hükümetin af gündemi ve Ölüm Orucu direnişi
TELEKOM özelleştirmesi ve birleşik mücadelenin büyüyen olanakları
Zaferi biz kazanacağız!
Gençlik Ölüm Orucu’nu desteklemek için alanlarda!
Ölüm Orucu direnişi ateşini harlayalım!
Planlı, programlı ve hedefli bir mücadele hattı ve talepler
Devrimci disiplin ve kurallı yaşam üzerine
Ölüm Orucu ile dayanışma faaliyetimiz güçlendirilerek sürüyor
Devrimci direniş ruhuna bin selam!
Devrimci kimliği teslim almayı başaramayacaklar!
ABD emperyalizmi yeniden Vietnam’da
İngiliz İşçi Partisi: İhanetin 100 yılı
“Direnişin arındıran ve güçlendiren temiz havası sarmış tüm benliğimizi”
Yaşananlardan öğrenmek
İktidar hapishanelerde ne yapmak ister?
F tipi emperyalizmin bir saldırısıdır
Hücre karşıtı faaliyetlerimiz
Mücadele Postası
 
Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 
İngiliz İşçi Partisi:

İhanetin 100 yılı


Atılcan Saday
(Ölüm Orucu Direnişçisi/Ceyhan Cezaevi)


27 Şubat 1900’de, Londra’da toplanan 129 delege, adını altı yıl sonra “İşçi Partisi” (Labour Party) olarak değiştirecek olan “İşçi Temsil Komitesi”ni kurdu. 27 Şubat 2000 günü geldiğinde, Keir Hardie’nin anısı ve “sosyal adalet için yüz yıllık mücadele” şerefine sayısız kez kadeh kaldırıldı.

Oysa, işçi sınıfının tarihsel çıkarları açısından bakılırsa, İşçi Partisi’nin kurulması, İngiliz işçi sınıfının devrimci gelişimi önünde esaslı bir engelin ve İngiliz emperyalizminin sömürgeci egemenliği altındaki ezilen halkların karşısında yeni bir baskı aracının doğması demekti. İşçi Partisi, başlıca siyasal karakteristiği gericilik ve emperyalizmi, ırkçılığı ve cinsiyet ayrımcılığını desteklemek olan dar bir ayrıcalıklı işçi tabakası aracılığıyla, işçi sınıfı üzerindeki hakimiyetini pekiştirdi. Bundan böyle İşçi Partisi, İngiliz işçi sınıfının boynunda asılı bir değirmen taşı olacaktı.

Tony Blair’in “Yeni İşçi Partisi” ve “Üçüncü yol” projesinin, başında bir zamanlar Keir Hardie ve Nye Bevan’ın bulunduğu parti için bir dönüm noktası anlamına geldiğini, 2000 yılında İşçi Partisi’nin, 1900’dekinden çok farklı bir parti olduğunu söyleyenler çıkacaktır. Fakat bu, gerçekleri karartmak için uydurulmuş bir masaldan başka
İşçi Partisi hükümetlerinin suç dosyasından...


1929 hükümeti dönemi: Tüm yetkilerini seferber ederek 1928-31 Hindistan ayaklanmasını vahşice bastırdı. 1931’in Nisan-Haziran aylarında Kraliyet Hava Kuvvetleri 500 ton bomba attı, 103 kişi öldü, siyasi tutsaklar idam edildi, toplam 90 bin kişi gözaltına alındı.

Filistin’de siyonist yerleşimciliğe karşı yapılan genel greve aynı şekilde müdahale edildi. 200 köylü İngiliz askerleri tarafından katledildi. 9 Filistinli idam edildi, yüzlercesi ağır hapis cezalarına çarptırıldı.

1945-51 yılları arasında: Malezya adalarındaki bağımsızlık mücadelesini, kalay ve kauçuk başta olmak üzere hammade talanına dayalı sömürgeci düzeni sürdürmek üzere kanla bastırdı.

İngiliz ordusunu Vietnam’a ve Endonezya’ya, Fransız ve Hollanda sömürgeciliğinin yardımına yolladı.

Yunanistan’da ulusal kurtuluş hareketi ELAS’a karşı askeri müdahaleyi sürdürdü.

Emperyalist NATO ittifakının kuruluşunda başrolde yer aldı.

1964-70 yılları arasında: ABD’nin Vietnam’a yönelik saldırılarını kayıtsız şartsız destekledi. BM bünyesinde yaptırım çabalarını engelleyerek, ırkçı Güney Afrika rejimini savundu.

Yemen’de gözaltına alınan özgürlük savaşçılarına sistematik işkence yapılmasının baş sorumlusu oldu.

1974-79 döneminde: BM’de ırkçı Güney Afrika rejimini savunmayı sürdürdü.

İran’da karanlık iktidarı halk ayaklanmasıyla sarsılan Şah’ı destekledi.

Doğu Timor’da soykırım savaşı sürdüren Endonezya’ya “hawk” savaş uçaklarının satılması rezaletine imza attı.

Kuzey İrlanda’da cumhuriyetçi tutsaklara karşı insafsız bir işkence rejimi uyguladı.

Son iki yılda, İşçi Partisi yine hükümette ve İngiliz silahlı kuvvetleri bu dönemde 18 yıllık Muhafazakar Parti hükümetleri dönemindekinden çok daha fazla bomba yağdırdı.

İşçi Partisi, 1945’ten beri İngiltere’nin girdiği 96 denizaşırı askeri çatışmadan 95’ini destekledi. Bunun tek istisnası da, ABD emperyalizminin kuyruğuna takılıp Süveyş’te İngiliz-Fransız işgaline karşı çıkması oldu.

bir şey değildir. Blair’in partisi, özünde, 100 yıl önce sosyal-emperyalistler ile burjuva radikalleri ve gerici sendika liderleri arasındaki ittifak zemininde kurulan partiden farklı değildir. İngiliz emperyalizmini tereddütsüz savunmak, ezilenlerin haklarını çiğnemek ve yoksullara düşmanlık... Bunlar, bugün olduğu gibi 100 yıl önce de İşçi Partisi’ni niteleyen “meziyetler”di. Ancak, işçi sınıfının ve dünya solunun İşçi Partisi hakkındaki yanılsamaları, İşçi Partisi kadar eskidir. “Resmi” sendikal hareketin dışladığı gerçek işçi sınıfı yığınlarından duyulan korkuyla, burjuva ideologları da Blair’in “Üçüncü yol”unda bir şeylerin değişeceğini vaazeden koroya katıldılar. Aslında aynı şeyler 1997’de olduğu gibi, 1983’te, 1987’de ve 1992’de de söylenmişti. Oysa, Blair’le birlikte, kırk yıllık neo-liberal politikaların “Üçüncü yol” etiketiyle uygulanmasından başka, değişen bir şey olmadı. Blair hükümeti, Blair’in vaadlerine uygun davranıyor: Emperyalist, ırkçı, tekellerin savunucusu ve koyu baskıcı.

İşçi Partisi’nin ilk yıllarında da şimdikinden farklı olmadığını görebilmek için, kuruluş yıllarına kısaca bir göz atmak yeterlidir.


1848’den 1900’e İngiliz işçi sınıfı

İşçi Partisi’nin ortaya çıkışı, İngiliz emperyalizminin Almanya, Fransa ve ABD’nin büyüyen sanayi gücü tarafından tehdit edilen bir egemen dünya gücü durumunu kazandığı bir dönemi takip etti. Radikal bir işçi hareketi olarak Çartizm’in 1848’deki yenilgisinin ardından, İngiliz kapitalizmi, dünya kapitalizmini hakimiyeti altına alarak hızlı bir büyüme dönemine girdi. 1885 yılına gelinceye kadar, işçi sınıfının hayat şartlarında iyileşmeler görüldü, ücretler yükseldi. Fakat bu durum, özellikle, Çartist hareketi akın akın terkedip kendi zanaatçı birliklerini ve dayanışma topluluklarını oluşturan vasıflı usta işçiler açısından sözkonusuydu. Bu tabaka, işçi sınıfının yaklaşık %10-15’lik kısmını oluşturuyordu ve vasıfsız işçilerin ortalama iki katı ücret alıyordu. İşçi aristokrasisi, düzene uyum sağlayarak burjuvazinin güvenini kazanırken, burjuvazi de, 1867 ve 1884 reform yasaları ile oy hakkının genişletilmesi gibi, bu tabakanın kullanabileceği bir dizi siyasal hakları “ihsan edip” işçi aristokrasisinin konumunu pekiştirdi. Bunun karşılığında, işçi aristokrasisi, tam bir onursuzluk sergileyerek sanayicilerin partisinin, Liberal Parti’nin sağlam bir destekçisi haline geldi.

1880’lerin ortalarında İngiltere’nin sanayide dünya tekeli konumu bir daha ortaya çıkmamak üzere kaybolmuşsa da, İngiltere hala 1880’lerde ve 1890’larda büyük parçalar eklediği geniş bir imparatorluğun sahibiydi. Sömürgelerin yağmalanması, yüzyılın son on yılına kadar, İngiliz kapitalizmine, büyüyen uluslararası rekabetin olumsuz etkilerini yumuşatma ve işçi aristokrasisinin koşullarını genel olarak muhafaza etme imkanını veren bir koruyucu kalkan işlevi taşıdı.

1900’de usta işçiler haftalık ortalama 40 şilin alabiliyordu. Nedir ki yoksulluk ve mahrumiyet, vasıfsız ve yarı-vasıflı işçi yığınlarının hayat standardı olarak yerinde duruyordu. 1911’de, örneğin, normal bir ailenin yaşamını sürdürebilmesi için haftada en az 30 şilin gerekirken, 8 milyon kol işçisinin 5 milyondan fazlası ortalama 22 şilin haftalık alıyordu. “İmparatorluk olmanın faydası” ancak işçi aristokrasisiyle sınırlıydı.

Sendikal hareket ve sendikalist “işçi politikası” da hemen hemen yalnızca bu tabakaya dayanıyordu. 1892’de, sanayi ve ticaret sektörlerinde istihdam edilen 14 milyon işçinin ancak 1.5 milyonu sendikalıydı. Sendikalı işçiler arasında TUC’a (Trades Unions Congress-İşçi Sendikaları Kongresi) bağlı bir sendikaya üye olanların sayısı ise bir milyondan azdı. Madenci sendikaları gibi istisnalar olmakla birlikte, bu örgütler hala eski zanaatçı meslek birlikleriydiler. 1910-11 yıllarına kadar, sendika üyelerinin sayısındaki artış, çalışan işçi sayısının artışına oranla çok düşük kaldı; 1906’ya gelindiğinde sendikalı işçi sayısı 2 milyona ancak ulaşmıştı. Yanısıra, erkek işçilerin yarısı (yaklaşık 6 milyon) ve tabii ki kadın nüfusun tamamı, oy hakkından yoksun durumdaydı.

Bununla birlikte, İngiliz sanayisi üzerindeki deniz ötesinden gelen baskının 1890’larda artmaya başlaması, burjuvaziyi 1897’de “Kaynaşmış Makinistler Derneği” ve ertesi yıl Güney Galler madencileriyle olduğu gibi sendikaların önemli yenilgileriyle sonuçlanan bir dizi çatışmada ayrıcalıklı işçilerle karşı karşıya gelmek zorunda bıraktı. Bu gelişmeler, sendika liderlerine, burjuvazinin sanayici kanadıyla kayıtsız şartsız işbirliği yapmanın çıkarlarını güvencelemeye her zaman yetmediğini göstermiş oldu. Bunun üzerine, 1899’da toplanan Kongre (TUC), parlamentoda kendi bağımsız temsilini sağlayacak ve böylece Liberal Parti ile ilişkilerini yeni bir yola koyma imkanı verecek “İşçi Temsil Komitesi”ni kurmayı kararlaştırdı.

Bazı sendika liderlerinin yeni örgüte ilişkin tereddütleri de, grev hakkını ve dolayısıyla işçi aristokrasisinin konumunu tehlikeye sokan 1901 “Taff Vale” davası kararları ile dağıldı.

Sol liberaller, burjuva sosyalistleri ve işçi aristokrasisi, 1900 Şubat’ında, ayrıcalıklı konumlarını savunacak bir örgüt yaratmak için biraraya geldiler. 1893’te, Branford tekstil işçilerinin iki yıl önceki yenilgisinin ardından kurulan Bağımsız İşçi Partisi’nin (Independent Labour Party) etkisinin, İşçi Temsil Komitesi’ne sosyalist bir nitelik kazandırdığı sanılır. Oysa bu doğru değildir. BİP üyelerinin ezici çoğunluğunu ayrıcalıklı işçiler ve alt-orta sınıf üyesi serbest meslek sahipleri oluşturuyordu. Önderliği, siyasal hattı ve örgütlenmesi; Fabian Derneği, BİP,
Irkçılık


1945 İşçi Partisi hükümeti, Karayib sömürgelerini ucuz işgücü kaynağı olarak kullandı.

Tersinden, 1962 Göçmen Yasası ile göçmenlere karşı alınan ilk önlemleri ve bunu takip eden 1965, 1968 ve 1969 yasalarını destekledi. Amaç, siyah ve Asyalı göçmen akışının engellenmesiydi.

1974-76 hükümeti, 1971 Göçmen Yasası’nı uygulamaya devam etti. Dolayısıyla, “bekaret testleri”nin sürmesinden sorumlu oldu. 1976’da Asyalı kadınların “Grunwick” grevini binlerce polis kullanarak ezdi. Polisin 1824’ten beri yürürlükte olan “Serserilik Yasası”na dayanarak siyah gençliği sürekli taciz etmesine göz yumdu.

Mevcut hükümet, iltica başvurusu yapanlar için gözetim kampları kurmuş bulunuyor ve mültecilere karşı ırkçı histeriyi teşvik ediyor.

TUC ve Liberal Parti arasında salınan bir grup burjuva radikalinin hakimiyeti altındaydı. Ayrıca bu radikaller, yüzyılın sonunda, parasal desteği BİP’in ayakta kalabilmesi için hayati önem taşıyan Cadbury gibi, bir tür zengin bağışçı zincirini oluşturuyordu, ve BIP bu zincirle burjuvaziye bağlanmıştı.

İşçi sınıfının geniş kitlesi, İşçi Temsil Komitesi’nin oluşumunda herhangi bir rol oynamadı. 1890’lar tümüyle koyu bir gericilik dönemi olmuştu. Bu durum, aralarında Karl Marks’ın kızı Eleanor’un da bulunduğu devrimci sosyalistlerin, yaygın ve işçi sınıfının geniş kitlesini kucaklayabilecek yeni sendikalar yaratmak için vasıfsız işçilerle birleşmeye çalıştığı 1889 olaylarıyla belirgin bir karşıtlık oluşturur. Her türlü devrimci gelişmeyle kendi dar çıkarları tehlikeye girecek olan işçi aristokrasisi, 1889 olaylarını dağıtmak için hızla harekete geçmişti. İki yıl içinde işçi aristokrasisi hakimiyeti ele geçirmiş ve yeni işçi sendikaları, eskilerin birer gölgesi durumuna düşürülmüştü. Devrimciler tecrit edilmişti. Bu sayede burjuva radikalleri ve ayrıcalıklı sendika liderleri İşçi Partisi’ni meydana getirmek üzere biraraya gelme fırsatı bulabildiler. Bu birleşmenin önünde sadece Sosyal Demokrat Federasyon bir tür engel teşkil edebilirdi, fakat sekter özellikleri onun İşçi Temsil Komitesi’nden hızla dışlanmasına neden oldu.


Emperyalist dünya savaşına doğru

İşçi Partisi’nin ilk yılları, tarihinin geri kalanında olduğu gibi, emperyalist efendilerini memnun etme çabasıyla geçti. Kadınların oy hakkı için çalışmamış, oy hakkından yoksun bırakılan yoksul yığınları yalnız bırakmıştı. Her ne kadar Liberal Parti’den örgütsel olarak bağımsız ise de, politik açıdan değildi. Parlamentoda Liberallerin bir uzantısı konumunda bulunuyordu. 1903’te İşçi Partisi lideri Ramsay MacDonald ve Liberaller, belirli seçim bölgelerinde gizli bir ittifak yapma kararı aldılar ve bu sayede İşçi Partisi parlamentoya daha fazla sayıda temsilci yollayabildi. İşçi Partili parlamenterler, bunun karşılığında Liberalleri, hatta birçok durumda onların en gerici kanadını desteklemek suretiyle borçlarını ödediler.

Liberal hükümet 1911’de “Ulusal Sigorta Yasası” ile en temel sosyal güvenlik önemlerini içeren bir teklifi parlamentoya sunduğunda, kötü ünlü Fabian lider Beatrice Webb, “sigorta projesi kapsamında yer alan ödemeleri” uygun görmediğini, çünkü devletin, “yönetimi altında bulunan paradan hiçbir kazancı olmadığını” söyleyerek saldırıya geçti. Webb’e bakılırsa, bu yasa “tembelleri işten kaytarmaya teşvik ediyordu” ve “işsizlik ve hastalık zamanlarında diledikleri gibi harcamaları için mülk sahiplerinden mülksüzlere böylesine devasa bir zenginlik transferi” mutlaka “karlılık ilkesi”ne göre düzenlenmeliydi. Yaklaşık 90 yıl sonra Blair’de göreceğimiz bir zihniyetle Webb, bir demecinde
İşçi Partisi ve işçi sınıfı


1924 İşçi Partisi hükümeti, işsiz bırakılan işçilerin haklarını tırpanlarken, “İş bulma çabalarının inandırıcılıktan uzak olduğunu” öne sürmüştü. Bu aynı yaklaşımın bugünkü adı “Üçüncü yol”dur.

1929-31 hükümeti, işsiz sayısının 3 milyona ulaşmasından ve ücretlerin düşürülmesinden sorumluydu.

1945-51 hükümeti 1920 tarihli “Olağanüstü Yetki Yasası”nı yeniledi. 1950’de bu yasaya dayanarak, liman işçilerinin bir grevini asker kullanarak bastırdı.

1974-79 hükümeti, 1976’da kamu harcamalarında büyük bir kesintiyi dayattı. Ardından, 1978-79 “Huzursuz kış”ında haklarını yeniden kazanmak için harekete geçen düşük ücretli belediye işçilerine saldırdı.

Şimdiki hükümet, Muhafazakarların çıkardığı sendikalaşmaya karşı yasaları uygulamayı sürdürüyor. “Üçüncü yol”a uygun olarak, işsizlik saldırısıyla ücretler daha da aşağıya çekilmektedir.

“yasa tümüyle yanlıştır, işten kaytarmanın nasıl önleneceği belli değil. Hükümet, iş disiplinini sağlayacak denetimden kaçıyor” buyurmuştu!

Vasıfsız işçilerin sendikalaşmaya başladığı ve güçlü bir grev hareketliliği dalgası halinde mücadeleye atıldığı 1911-13 yıllarındaki “Büyük Huzursuzluk” diye anılan günlerde, İşçi Partisi liderleri eylemleri kınamakta gecikmediler. Çağdaş İşçi Partisi’nin mimarı Arthur Henderson’un da aralarında bulunduğu parlamento üyeleri, yasadışı grev yapanların ve “kışkırtıcıların” ağır para cezalarına çarptırılmalarını öngören bir yasa tasarısı sundular. Partinin 1914 konferansında “çok sık yapılan grevler, toplum yaşamını sıkıntıya soktuğu için nefretle karşılanıyor” diyen sendikacı ve aynı zamanda parti yöneticisi JR Clynes de, Henderson gibi, İşçi Partisi’nin hangi safta olduğunu gösteriyordu.


Emperyalist savaş ve komünizme
karşı haçlı seferi


İşçi Partisi daha başlangıçta, iliklerine kadar ırkçı ve emperyalistti. Londra’da yoksulluğun artan boyutlarını gözlemleyen, İşçi Partisi’nin “düşünsel esinleyicisi” Sidney Webb, “halkının geçimini bir imparatorluk ırkına yaraşır şekilde tam ve gerçek manada sağlayamayan bir imparatorluk, ne işe yarar?” diye soruyordu. Beatrice Webb de, “büyük kentlerde kaynaşan vücudu biçimsiz aklı kıt sürülerden, vahşilik, serserilik ve suçtan başka ne bekleyebiliriz?” diyerek, kocasının şikayetlerini paylaşıyordu.

İşçi Partisi, “imparatorluk savunması” sözkonusu olduğunda hiçbir zaman tereddüt göstermedi. 1913’te Dublin işçilerinin grevinin yalıtılmasına yardımcı oldu ve işçilerin yenilmesini sağladı. 1914’te birinci emperyalist savaş patlayınca, İşçi Partisi, siperlerde ölecek asker temin etme görevini üstlendi. İşçi Partisi’nin parlamentodaki temsilcileri, 1916 Dublin Ayaklanması’nın bastırılmasına ortak olurken, liderleri Arthur Henderson, ayaklanmanın önderi James Connolly’nin idam edildiği Avam Kamarası’nda duyurulduğunda, kopan alkış tufanının başını çekiyordu. Savaştan önce, Sosyalist Enternasyonal’in 1907 Stuttgart kongresinde sömürgeler konusundaki tartışmalar sürmekteyken, Ramsay MacDonald işçileri sözde “sosyalist sömürgecilik” siyasetini savunmaya çağırıyordu. 1917 Aralığı’nda ise, partinin savaşın amaçları hakkındaki bir muhtırasında “Afrika’daki çeşitli halkların kendi çıkarlarını gerçekleştirmelerine ve kaderlerini belirlemelerine göz yumulamaz” denilerek, ezilen halklar “reşit olmayan ırklar” şeklinde tanımlanıyordu. Daha sonra, Ocak 1918’de Bolşeviklerin barış önerilerine yanıt olarak, İşçi Partisi; “hiç kimse siyah ırkların kendilerini yönetmeyi becerebileceğini öne süremez”, “yalnızca siyahların egemenliği altında bulundukları belirli devletlerin şu ya da bu bakımdan kötü olduğu iddia edilebilir ve herhangi olumsuzlukların düzeltilmesi istenebilir”, diyordu. Kısacası İşçi Partisi, asla sömürgelerin özgürlüğünden yana olmadı. Onun tek kaygısı, İngiliz İmparatorluğu’nun bütünlüğünü korumaktı.

İşçi Partisi, İngiliz emperyalizminin Ekim Devrimi’ni abluka altına almakta kullandığı çok önemli bir silahı oldu. Partinin 1918 programı ile, gevşek bir federasyondan merkezileşmiş ve ülke çapında kaynaşmış bir örgüte dönüştürülmesi, Bolşevizmin işçi sınıfının geniş kitlesi içinde kök salmasına karşı, işçi aristokrasinin güçleri örgütlemesinin ilk adımıydı. Bunu izleyen ikinci adım ise, Sosyalist Enternasyonal’in İngiliz dış politikasının bir aleti haline getirilmesi oldu.

İşçi Partisi, savaş öncesinin 2. Enternasyonal’inde ilgisiz, neredeyse silik bir üye olarak kalmıştı. Emperyalist savaş, bu durumu değiştirdi. İşçi Partisi hareketin yönetimini ele geçirdi, genel merkezini sıkı bir denetim kurabilmek için Londra’ya taşıdı ve Enternasyonal’i Sovyet devrimine saldırı ve 1919 Versay Antlaşması ile oluşturulan savaş sonrası emperyalist düzeni savunan platformu olarak kullandı.

İşçi Partisi, hükümette olduğu dönemlerde, Hindistan’daki 1928-31 büyük ayaklanmasının kanla bastırılmasını onaylarken olduğu gibi, vahşi sömürgeci politikaların bizzat uygulayıcısı oldu.

Birinci emperyalist dünya savaşı sırasında, büyük devrimci Rosa Luxemburg, emperyalist savaşı destekleyen uluslararası sosyal-demokrasiyi “kokuşmuş bir ceset” olarak nitelemişti. Bu yargı elbette doğruydu. Nedir ki İşçi Partisi, 1914’ten önce de farklı değildi, herhangi bir ilerici rol oynamamıştı ve zaten oynamaya niyeti de yoktu. Onun varlığı, devrimci sosyalistlerin dağıtılıp yalıtılmasına ve işçi sınıfının geniş kitlesinin siyasal yaşamın dışında tutulmasına bağlıydı. Yükselttiği “sömürgelere özgürlük!” şiarıyla İngiliz emperyalizmi için ciddi bir tehdit oluşturan Ekim Devrimi’nin zaferiyle birlikte, İşçi Partisi, uluslararası işçi sınıfı hareketi içinde gericiliğin temel direği haline geldi. Yani 2000 yılının İşçi Partisi ne ise, 1900’lerin İşçi Partisi de o idi.