ARSIVANA SAYFA
 
2 Aralık '00
SAYI: 45
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Devrimci tutsaklara kitle desteği, emekçi kitlelere devrimci direniş ruhu
“Öleceğiz ama hücrelere girmeyeceğiz!”
“Zaferi biz kazanacağız!”
“Eylemlerimizi daha da yükseltmeliyiz!”
Ölüm Orucu’nun direniş ruhu miting alanına taşındı
İşçi ve emekçiler olarak devrimci tutsakları hücrelere attırmayacağız!
Devrimci tutsakları öldürtme sahip çık
F tipi cezaevleri kabul edilemez
Kamu bankalarının yağma ve tasfiyesi
TEKEL işçisi eylemde!
TEKEL’in özelleştirilmesine karşı barikat örelim!
“Zafer direnen emekçinin olacak!”
Zindandan mektup var
Sınıf çalışmasının güncel sorunları
Birleşik Metal-İş 15. Genel Kurulu
Sendikal tıkanıklık soyut çağrılarla değil, somut adımlarla aşılabilir
Teslimiyet platformunun samimiyet sınavı
Partili kimliği özümsemeli, partiyle daha üst düzeyde bütünleşmeliyiz
Bölge halklarına karşı saldırı üssü olmayı reddedelim!
Kıbrıs sorununu Kıbrıs halkları çözebilir
Arjantin’de İMF paketine karşı 36 saatlik genel grev
Kavgayı her alanda büyütelim!
Hücrelere geçit vermeyeceğiz!
“Kırılacağız ama bükülmeyeceğiz!”
Ulucanlar’da SAG’dan Ölüm Orucu’na geçiş etkinliği
Haberimiz var!
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Kıbrıs üzerine emperyalist hesaplar ve yoğunlaşan rekabet...

Kıbrıs sorununu Kıbrıs halkları çözebilir


Son birkaç haftadır Kıbrıs sorununda yoğun ve önemli gelişmeler yaşanıyor. AB’nin Türkiye’nin ev ödevini içeren KOB’da (Katılım Ortaklığı Belgesi) Kıbrıs sorunun çözümünü kısa vadeli yapılacaklar arasına alması, KOB’un açıklandığı gün BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın iki toplumlu federal bir çözümü içeren planı açıklaması, tansiyonu yükseltti. Türk devleti, AB’nin tam üyelik sürecini zora soktuğunu, Kıbrıs’tan ödün vermeyeceklerini ifade eden tehdit yüklü mesajlar verdi. Elbette tehditlerini AB’nin karşı çıkışları üzerine geri almak zorunda kaldı. Ancak Türk devleti sadece tehditlerle yetinmeyerek, Denktaş’ı New York’ta süren dolaylı görüşmelerden çekti. Bu karar ise ABD ve AB’nin sert tepkileriyle karşılaştı. Gelinen yerde henüz taraflar yeni adımlar atmış değiller. AB ve BM tutumundan geri adım atmazken, Türk devleti üstüste yapılan MGK toplantılarıyla bir eylem planı hazırlamaya çalışıyor. Ama Türk devletinin hiçbir eylem programı AB ve ABD’yi geri adım atmaya zorlayamaz. Türk devletinin isteklerine ulaşması ancak daha farklı sorunlar üzerinden verilecek ödünlerle mümkün olabilir. Daha önce de benzer krizler, karşılıklı restleşmeler ve koparılan ödünlerle sona erdirilmişti. ABD ve AB zaten Kıbrıs sorunu üzerinden çıkışları hep, Türk devletini daha farklı cephelerden ödünlere zorlayabilmek için yaptılar. Sonuçta başarılı da oldular.

Kıbrıs sorunu alışılageldik türden restleşmelerin dışında giderek daha farklı bir mecraya girmiş görünüyor. Bu, Türkiye’nin AB ile girdiği yeni ilişki düzeyi, ABD ve AB’nin Ortadoğu, Kafkaslar ve İç Asya’ya dönük stratejik hesapları ve bu düzlemde yoğunlaşan mücadeleler tarafından karakterize olmaktadır.

Bilindiği gibi, Kıbrıs sorunu Türk devletinin dış politikada kendine özgü inisiyatif kullandığı tek alandır ve bugün bu inisiyatif Türk devleti üzerinde ağır bir yük haline gelmiştir. Türk devleti zaman zaman entegrasyon, konfederasyon vb. kendince çözüm planları hazırlasa bile, bunların AB ve ABD’den daha fazla ödün kopartmak ve pazarlık gücünü korumak dışında bir anlamı yoktur. Türk devletinin ABD politikalarıyla uyumlu dış politikasında, Kıbrıs çok daha tali plandadır. Temel çıkarlar çerçevesinde pazarlık gücünü artıracak bir unsurdur sadece Kıbrıs.

Türkiye dış politikasında Kıbrıs sorunu, temelde AB’ye üyelik ve Ege sorununda bir basamak işlevi taşımaktadır. Eğer AB tam üyelik yolunda somut adımlar ve Ege sorununda Türk tezlerine uygun belli adımlar atılırsa, Kıbrıs sorununun ABD ve AB’nin belirleyeceği çerçevede çözülmemesi için bir neden kalmayacaktır. Bu nedenle Kıbrıs Türk devleti için olmazsa olmaz sorunlardan biri değildir. Türk devleti temel çıkarları üzerinden belli kazanımlar sağladığı koşullarda, Kıbrıs çok rahat bir biçimde “feda” edilebilecektir.

Türkiye ve Güney Kıbrıs’ın AB’ye üyelik süreçlerinin başlatılması, görünürde sorunu daha karmaşık bir hale getirmiştir. Bugüne kadar soruna ilişkin görüşmeler ABD’nin inisiyatifinde yürüyordu. Ancak yine de ipler tümüyle ABD’nin elinde değildi. Kuşkusuz Türk devletinin ipleri ABD’nin ellerindeydi, ancak Yunanistan’ın ‘74 sonrasında AB’ye girmesiyle ABD’nin Yunanistan üzerindeki inisiyatifi zayıflamıştı. Bu nedenle ABD her iki tarafın çözüm planlarına belli bir mesafeyle yaklaşıp, tarafları uzlaştırmak için çaba gösteriyor gibi görünse de, gerçekte sorunun taraflar arasında çözümü yönünde ısrarcı da değildi. Türkiye’nin ABD çıkarlarının basit bir taşeronu olarak AB kapılarını zorlaması ve bu yönde belli adımların atılması ile beraber, ABD’nin sorunun çözümü yönünde çabaları da belli bir ısrar ve yoğunluk kazanmıştır.

ABD’nin BM eliyle, AB’nin ise KOB belgesi yoluyla attığı adımlar, esasında bu iki emperyalist odak arasındaki kızışan rekabetin ifadesidir. ABD dayatmalarla bir yandan Türkiye üzerindeki iplerini sağlamlaştırmakta, diğer yandan Kıbrıs sorunu üzerindeki inisiyatifi AB’ye bırakmamaya çalışmaktadır. AB ise, üyelik süreciyle beraber Türkiye üzerindeki ABD denetimini, yanısıra ABD’nin Kıbrıs üzerinden ortaya koyduğu inisiyatifi zayıflatmaya çalışmaktadır. Sürecin nasıl ilerleyeceği şimdiden kestirilemez. Ancak, emperyalistler arasındaki iç çelişkilerin giderek yoğunlaştığı ve karşılıklı kozların sistematik hamleler biçiminde kullanıldığı açık bir gerçektir.

Kıbrıs üzerinden yükselen tartışma ve gerilimler, emperyalist gerici çıkarların perdelenmesinden başka bir işlev taşımamaktadır. Bunun için Kıbrıs halklarının iradesi yok sayılmakta, gerici hesapların dolgu malzemesi olarak kullanılmaktadır.

Emperyalistler ve sorunda taraf olarak görünen devletlerin gerici çıkarları için üzerinde tepindikleri bir adadır Kıbrıs. Bunun faturası Kıbrıs halklarına, aralarına düşman tohumları ekilerek, sefalet ve yıkım derinleştirilerek ödettirilmektedir.

Dolayısıyla emekçi halklar için Kıbrıs sorunu, emperyalistleri ve gerici kukla rejimleri adadan kovma sorunudur. Bu sorun, emekçi halkların özgür iradelerini birleşik ve örgütlü bir tarza ortaya koymalarıyla çözülebilecektir.





15 Temmuz ‘99’da TRT tarafından AÜ SBF Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Dr. Melek Fırat ile yapılan röportaj bugünkü gelişmelere açıklık getirdiği için, belli bölümlerini yayınlıyoruz...

“Kıbrıs konusunda Türkiye’nin net bir iradesi yok”


Soru: Kıbrıs konusunda tarafların tutumu nedir? Kim neyi savunuyor?

Dr.M.Fırat: Tarafların tutumu sürekli değişme halinde. Taraf derken Kıbrıs Rum Kesimi, KKTC, Türkiye, Yunanistan, Avrupa Birliği ve ABD, benim açımdan taraflar. Kıbrıs Türkleri konfederasyon istiyor. Önce entegrasyon dedi, ancak bunun çok yanlış anlaşılacağını gördü, bu tezini şimdi konfederasyona çevirdi. Kıbrıs Rum tarafı federasyon isteğinde devam ediyor, bir değişiklik yok. Ama o federasyonda federal devletin yetkilerinin ağırlıkta olduğu bir federasyon istiyor. Yani Türk tarafının istediği federasyondan nitelik olarak da farklı bir federasyon. Türkiye ve Yunanistan açısından zaten sorun farklı, onların çözümü Kıbrıs konusunda değil. Türkiye ve Yunanistan’ın tezleri kendi ulusal çıkarlarının doğrultusunda savunduğu tezler. O yüzden de Türkiye’ye baktığımız zaman Kıbrıs konusunda ne istiyor diye, Türkiye’nin net iradesi yok. (...) Konfederasyonun arkasındayım diyor, ama ne olur dersen, spekülatif biçimde konuşacağım, ama Eylül ayındaki gelişmelere bağlı olarak değişecek. Yani AB’nin verdiği ödün, ABD’nin verdiği ödün, Türkiye’nin Kıbrıs Türk tarafına yaptığı baskının yönünü değiştirecek.

Soru: Yani Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne aday olması, Kıbrıs konusunda ödün vermesiyle mi mümkün diyorsunuz?

Dr. Fırat: Kıbrıs konusunda Türkiye’nin alacağı tutum Ege’deki gelişmelere ve hatta AB ile ilişkilerindeki gelişmelere bağlı. Yani Türkiye hiçbir zaman Ege ve AB ile ilişkilerinin önüne Kıbrıs’ı geçirmez. Kıbrıs için tam tersi bir görüntü var, ama o doğru bir görüntü değil bence. Ege ve AB ile ilişkilerde olumlu yönde bir gelişme olması halinde, Türkiye Kıbrıs konusunda daha fazla fedakarlık yapar. (...)

Soru: Türkiye ile KKTC’nin entegrasyona gitmesinin ne gibi etkileri olabilir?

Dr. Fırat: Entegrasyonun artık çok sözünü etmiyoruz. Bu kelimeyi bir kere kullandık, o da AB-Rum ilişkilerine endekslenmiş olarak. Hala da kullanıyorlar, onun dışında entegrasyon kabul edilmez. Çünkü entegrasyon kuzey enosisin kabul edilmesi manasına gelir ki, bunu kabul ettirebilmek çok zordur. Türkiye bunu AB’e karşı bir koz olarak kullanıyor. Zaten Kıbrıs sorununun çözümü olmadan da Rum Kesimi’nin AB’ye entegrasyonu zor görünüyor.

Soru: ABD Kıbrıs konusunda son zamanlarda neden bu kadar atağa geçti?

Dr. Fırat: Bu ABD’nin dünya konjonktüründe üstlendiği rolün bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Yani kendisine bir rol biçmiş durumda. O rolü de şöyle biçiyor: yeni dünya düzeninin neredeyse BM kadar güçlü devleti olarak ortaya çıkıyor. Kuralları kendisi koyuyor ve kendisini o kuralları uygulayıcısı haline getiriyor. Bunun sonuçlarını da askeri gücünü kullanarak çeşitli yerlerde gösterdi. Bosna’da, Kosova’da, Irak’ta gösterdi. Kıbrıs’ta böyle bir askeri güç uygulayamaz. Ne Türkiye’ye uygulayabilir, ne Yunanistan’a uygulayabilir. 1974’den sonra, özellikle Yunanistan Avrupa Birliği’ne üye olduktan sonra, Yunanistan üzerinde böyle bir gücü kalmadı eskisi gibi. Şu anda Türkiye üzerinde gücü var. Dolayısıyla Ortadoğu’ya çok yakın olan bir bölgede, Türkiye gibi bir müttefikinin karışmış olduğu sorun yaşanan bir bölgede, bu sorunu çözerek kendi egemenliğini bir kez daha kanıtlamak istiyor. Bu çok net. Ama başarır mı, onu zaman gösterecek.

Soru: Sizce Kıbrıs konusunda ABD’nin kafasında belirginleşmiş herhangi bir formül var mı?

Dr. Fırat: ABD’nin kafasında eskisi gibi bir çözüm olamaz, çünkü Yunanistan üzerindeki eski denetimini kaybetmiş durumda. Yunanistan AB’ye üye olduktan sonra bütün yönelimlerini AB’ye çevirdi ve ABD’nin Yunanistan üzerindeki etkisi ve baskısı azaldı. Dolayısıyla iki tarafa bir çözüm empoze edebilecek durumda değil. (...)

Soru: Peki S-300 krizi sizce neden patlak verdi?

Dr. Fırat: O dönemde biliyorsunuz sınır olayları da oldu. Bu karşılıklı olarak iki tarafın güç gösterisidir. Yoksa Yunanistan ile Kıbrıs Rum Kesimi arasındaki askeri işbirliği, Türkiye ile KKTC arasındaki askeri işbirliği her iki tarafca da bilinir ve bunlar eğer Türkiye ve Yunanistan’ın çıkarına ciddi bir tehdit olursa, onun sonuçları zaten çok ciddi olur. Onun sonuçları askeri müdahalelere gidiyor, savaşa gidiyor. Onun dışında geri adım atılıyor. Sonuç itibariyle 1950’lerden beri bu krizler devam eder. Türkiye ile Yunanistan bu krizlere çok alışkındırlar, biribirlerine karşı hangi noktaya kadar gidileceğini, hangi noktada geri adım atılacağını Yunanistan da bilir, Türkiye de bilir. Onun için de normal kriz süreci içinde çok istisnai birşey olmazsa küçük sorunlarda taraflardan biri her zaman geri adım atar. Bunun istisnası nedir? Bunun istisnası 1974 harekatı. 74’te de çok olağanüstü bir durum vardı. (...) Onun sonucu da bir çatışma yaşandı. Bunun dışında iki ülkenin de bürokrasisinde siyasiler birbirlerini çok iyi tanırlar ve ciddi bir savaşa, krize yol açacak süreci yaşatmazlar birbirlerine.
(...)