ARSIVANA SAYFA
 
2 Aralık '00
SAYI: 45
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Devrimci tutsaklara kitle desteği, emekçi kitlelere devrimci direniş ruhu
“Öleceğiz ama hücrelere girmeyeceğiz!”
“Zaferi biz kazanacağız!”
“Eylemlerimizi daha da yükseltmeliyiz!”
Ölüm Orucu’nun direniş ruhu miting alanına taşındı
İşçi ve emekçiler olarak devrimci tutsakları hücrelere attırmayacağız!
Devrimci tutsakları öldürtme sahip çık
F tipi cezaevleri kabul edilemez
Kamu bankalarının yağma ve tasfiyesi
TEKEL işçisi eylemde!
TEKEL’in özelleştirilmesine karşı barikat örelim!
“Zafer direnen emekçinin olacak!”
Zindandan mektup var
Sınıf çalışmasının güncel sorunları
Birleşik Metal-İş 15. Genel Kurulu
Sendikal tıkanıklık soyut çağrılarla değil, somut adımlarla aşılabilir
Teslimiyet platformunun samimiyet sınavı
Partili kimliği özümsemeli, partiyle daha üst düzeyde bütünleşmeliyiz
Bölge halklarına karşı saldırı üssü olmayı reddedelim!
Kıbrıs sorununu Kıbrıs halkları çözebilir
Arjantin’de İMF paketine karşı 36 saatlik genel grev
Kavgayı her alanda büyütelim!
Hücrelere geçit vermeyeceğiz!
“Kırılacağız ama bükülmeyeceğiz!”
Ulucanlar’da SAG’dan Ölüm Orucu’na geçiş etkinliği
Haberimiz var!
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Devrimci tutsaklara kitle desteği,
emekçi kitlelere devrimci direniş ruhu...



Devrimci tutsakların hücre saldırısına karşı başlattıkları Süresiz Açlık Grevi’nin Ölüm Orucu evresi birinci haftasını doldururken, 25 Kasım’da, eyleme destek amacıyla düzenlenen miting Ankara’da yapıldı.

İçeriği gözönüne alındığında ve devrimci hareketlerin kortejlerindeki sayısallığın sınırlılığı hesaba katıldığında, mitingin oldukça kitlesel geçtiğini söylemek gerekir. Katılım konusunda 5 ile 7 bin arasında değişen sayıların telaffuz edildiği miting, dışarıdaki mücadelenin esasta tutsak yakınları üzerinden yürüdüğü bir sürecin ardından, nihayet, gelişmelerin toplumdaki etkilerinin belirli yanlarının açığa çıkmasına vesile oldu. Ve görüldü ki, hücre saldırısı karşısında devrimci tutsaklar (genelde devrimciler) yalnız/yalıtılmış değildir. Ve bu, devrimci hareketlerin bu mücadeledeki tüm eksik ve zaaflarına rağmen böyledir.

Bilindiği gibi, faşist devlet hücreler konusundaki “kararlılığını” her vesileyle ortaya koymaktan, hücre karşıtı mücadeleyi olanca şiddetiyle ezmeye çalışmaktan hiç geri durmadı. İçerde devrimci tutsaklar, dışarıda tutsak yakınları sistemli bir terör ve katliam politikasına maruz tutuldular. Ulucanlar’dan bu yana aksaksız sürdürülen bu kaba şiddet tutumuna, belki ilk kez 25 Kasım eyleminde ara verildi. Miting, hiçbir saldırıya uğramadan başladı ve bitti.

Kuşkusuz böyle bir tutum değişikliği, devletin hücre politikasında bir değişikliği ya da yumuşamayı anlatmıyor. Olsa olsa durumu dikkatle izleyip değerlendirerek yeni taktikler geliştirmek gibi bir “artniyet” dışında nedeni olamaz bu tavır değişikliğinin. Nitekim, mitingin hemen ardından ilk değerlendirmelerin sonuçlarını Adalet Bakanı’nın ağzından dinledik. Bu zat, bir ayı aşkın bir sürenin ardından, sanki o gün duymuş gibi, devrimci tutsakların açlık grevi eylemi konusunda ilk kez konuştu. Bu tür eylemler F tipi konusundaki kararlılıklarını etkilemezmiş... Ancak, sistemin miting değerlendirmesi, elbette, bu, basit kararlılık gösterisi tümcesinden ibaret değildir. Kaldı ki, bakanlık adına böyle bir resmi açıklamanın yapılmak zorunda kalınması, aylardır titizlikle sürdürülen suskunluk fesadının resmi çevrelerde nihayet kırılması anlamına gelmektedir ve bu yeni zindan direnişinin bir başka önemli başarısıdır.

Mitingten sonraki günlerde başlayan ve halen sürmekte olan kimi gelişmeler, devletin yeni taktiklerine giderek daha fazla ışık tutmaktadır. Kimi baro yöneticilerinin Adalet Bakanı ile yaptığı görüşmenin açıklaması (henüz Bakan tarafından teyit edilmemekle birlikte), bir grup Faziletli milletvekilinin Ulucanlar’daki Ölüm Orucu eylemcilerini ziyareti ve çıkıştaki açıklamaları, bir aydın grubunun, KESK’in de içinde bulunduğu bazı sendika ve DKÖ’lerin açıklamaları gibi gelişmelerin bir cephesinde, sistemin yumuşama görüntüsü yaratma çabası yatmaktadır.

Özellikle Baro’dan yapılan açıklamaya bakılırsa, Bakanlık güya diyalog yanlısıdır. Sorunu (yani Ölüm Orucu eylemini) fazla büyütmeden çözmek istemektedir. Peki devlet cephesinden bu niyeti ortaya koyacak nasıl bir adım sözkonusudur? Yine Baro yönetiminin açıklamasına göre, prosedür tamamlanmadan hücrelere sevk gerçekleştirilmeyecekmiş!.. Bu konu, fazla zaman geçmeden Bakan Türk’ün ağzından şu ifadelerle açıklandı: Şu anda hücrelere sevk sözkonusu olmadığına göre, cezaevlerindeki eylemler gereksiz ve anlamsızdır. Yani, hele bir hücrelere götürelim, eylemlerinizi orada ya da tam o sırada yaparsınız!..

İşte hepsi bu. Yani, niyet konusunda devlet cephesinde yeni bir şey yok. Ancak, niyet bazında söze dökülmemekle birlikte, gelişmeler karşısında yeni bir takım girişimlerin daha başlatıldığı da ortadadır. F tipi cezaevlerinin yeni reklam kampanyası gibi; MİT açıklamaları, emniyet genelgeleri, Amerikan usulü yeni ceza yasası söylentileri gibi...

Elbette ki bu gelişmelerin tümünü hücre saldırısı ve buna karşı mücadeleye endekslemek ya da ona bağlamak gerekmiyor. Yükselen sınıf ve kitle hareketi (ki hücre karşıtı mücadele ve onun bugün kalbinin attığı eylem olan yeni zindan direnişi de bunun bir parçasıdır) başta olmak üzere düzenin sıkıntısını artıran ve hesaplarını tekrar tekrar gözden geçirmek zorunda bırakan toplam durumun zorlamasıyla ortaya atılmaktadır, bu sözde demokratik açılım söylentileri. Gene de, bu demokratikleşme saldırısının tüm muhatapları (öncelikle de devrimci hareket) atılan yemden uzak durmayı, kalıcı-köklü kazanımlar elde etmeden mücadeleyi gevşetmemeyi başarabilmelidir.

Devrimci hareket tarafından dikkatle ve adım adım izlenmesi/ değerlendirilmesi gereken cephenin birisi düşmansa, diğeri de sınıf ve kitle hareketidir. Sadece bu harekete karşı genel görevler nedeniyle değil, özel olarak SAG ve ÖO eylemlerinin başarısını güvenceye almak için de, hareketteki yükseliş gerektiği şeklinde değerlendirilebilmelidir. Örneğin; cezaevlerindeki hunhar katliamların, tutsak yakınları üzerindeki akılalmaz terörün karşısında, baştan beri tam bir ölü tepkisizliği içindeki kimi sendika ve partilerin, bugün birden bire uykudan uyanıp sorundan haberdar oldukları, hücrelere karşı oldukları yönünde açıklama yapmaları nedensiz değildir. 25 Kasım mitingi göstermiştir ki, gelişmelerin dışarıdaki etkisi suskunluğu sürdürebilmelerine artık imkan vermemektedir. Bir emek örgütü olan sendika ve DKÖ’lerin, emekten yana olduğunu iddia eden partilerin yöneticileri, 25 Kasım mitinginde, sadece devrimcilerin değil, kendi tabanlarının sesini duymuş ve bu sese daha fazla kulak tıkayamayacaklarını farketmiş durumdadırlar. Elbette onların bugünkü “cesaretinin” arkasında tabanlarında yükselen hak ve özgürlük talebi ile bunların eylemli ifadeleri de durmaktadır. Ancak, onlar çok iyi biliyor ki, hak ve özgürlükleri için ayağa kalkan kitlelerin eylemini devrimcileştirmek kolay, bunun karşısında durmak ise zor ve risklidir. Reformistler durumdan ders çıkarmış ve F tipine karşıt açıklamalara imza atmış bulunuyor. Bu bürokratların korkusu ya da amacı ne olursa olsun, bu açıklamaların eylemli kitle üzerinde yaratacağı etki yeterince değerlendirilebilirse eğer, yükselen kitle hareketinden hücre karşıtı mücadeleye ihtiyaç duyulan kan aktarılabilir, kitle desteği güçlendirilebilir. Aynı şekilde, devrimci tutsakların ölümüne direniş ruhu emekçi kitle eylemlerine taşınabilir, kitle hareketinin devrimcileşme ihtiyacı karşılanabilir.

Sürecin yüklediği görevlerin bu iki yanı, aslında tek ve aynı faaliyetin iki alana da etkisinden başka bir şeyi anlatmıyor. Yani, sözkonusu olan katlanan görev ve sorumluluklar değildir. Sadece, sürdürülmekte olan faaliyetin sürecin ihtiyaçlarına uygun biçimde örgütlenmesidir gerekli olan. Elbette yoğunlaşan bir süreci karşılayacak faaliyetin de ona denk bir yoğunluğa ulaştırılması gerekecektir. Ayda yılda bir yapılan mitinge müdahale ile haftada, hatta günde bir yapılan mitinge-eyleme müdahalenin aynı yoğunlukta bir faaliyetle karşılanamayacağı ortadadır. Bu açık. Fakat işin bu yanı, yükselen kitle hareketinin sunduğu bir avantaj olarak görülüp değerlendirilmek durumundadır.

Özelde Ölüm Orucu’ndaki devrimci tutsaklarla dayanışma, genelde hücre karşıtı mücadelenin dışarıdaki ayağını örgütleme faaliyeti, yükselen kitle hareketi ortamında çok daha rahat sürdürülebilmekte ve daha hızlı sonuç alınabilmektedir. Günlerce ve kapı kapı dolaşmayı, hatta gözaltı ve işkenceyi göze alarak dağıtılmaya çalışılan aynı miktarda materyal, bugün, bir kitle eyleminde ve birkaç saat içinde dağıtılabiliyor. Aynı ortam, devrimci propaganda ve ajitasyonun her tür araç ve yöntemi için de benzer avantajlar sağlamaktadır. Bu avantaj, sadece hücre karşıtı mücadelenin kitlelere maledilmesi için değil, ama, kitlelerin taleplerini kazanımı konusunda sisteme karşı uyarılabilmeleri için de değerlendirilebilmelidir.

Yukarıda, sistemin yeni açılımlarının yükselen sınıf ve kitle hareketini dizginlemeye dönük amaç taşıdığından da sözetmiştik. Kitle hareketinin devrimcileştirilmesi, esas olarak, taleplerinin devrimcileştirilmesi anlamına gelmekle birlikte, onları elde etme biçimi de önemlidir. Ve bugün, yeniden harekete geçen kitlelerin yükselttiği talepler neyi içerirse içersin, onları elde edinceye kadar direniş ruhunu kitlelere taşımak gerekir. Bu konuda da, mücadele içindeki kitlelerin önünde, devrimci tutsakların Ölüm Orucu Direnişi gibi bir devrimci eylem örneği durmaktadır. İşçi ve emekçilere, bu yiğit önderleri gibi savaşmanın ve kazanmanın yolu gösterilmelidir.