ARSIVANA SAYFA
 
24 Haziran '00
SAYI: 23
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan...
TİS'ler ve sınıfın sorumluluğu
Tarımda yıkım programı başladı
Tüm çalışanlara işgüvencesi!
TİS sürecinde mücadeleyi yükseltelim!
İşçi sınıfı yasakları çiğneyerek grev hakkını...
Belediyelerde grev hazırlığı
Sistemli ve disiplinli bir çalışmayla başardık
İEP'in derinleşen zaafiyeti
EXSA grevi büyük bir coşkuyla başladı
Adana'da sınıf çalışmasının güncel gerekleri
Yerel sınıf çalışmasında yüklenilmesi gereken halka
Norm kadro yönetmeliği
Hazırlık öğrencileri ve yazokulu süreci
Programda tarım ve köylü sorunu/1
Polis zihniyetli bürokratları başımızdan...
Devrimci tutsaklar onurumuzdur, onurumuzu...
Hücrelere girmeyeceğiz, direneceğiz!
Yaşamın hücreleştirilme sine ve...
ABD politikasının iflası
ABD'nin yeni dış politik açılımlarının arka planı
Opel'de binlerce işçinin iki günlük grevi
Komünist militanlardan parti programı üzerine...
Burjuva basından seçmeler
Mücadele Postası
 
Tüm başlıklar






 
 
ABD’nin yeni dış politik açılımlarının arka planı


ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Richard Boucher, Washington’un dış politikasında bazı terminolojik değişimlere gitmeyi uygun gördüğünü açıkladı. Böylece yıllardır “terörist”, “terörizmi destekleyen” ya da “çakal” devlet olarak anılan ve Washington’un her türlü yaptırımına maruz kalan İran, Irak, Libya, Suriye, Kuzey Kore, Küba ve Sudan, sadece “kaygı kaynağı” teşkil eden devletler kategorisinde yer alacaklar. Oysa birkaç hafta önce Bill Clinton, Avrupa ülkelerini ve Rusya’yı dolaşarak, ABD’nin pek uzak olmayan bir gelecekte sözkonusu devletlerden gelebilecek can alıcı bir tehlike ile karşı karşıya kalabileceğini ve “nükleer savunma kalkanı” projesinin ne kadar gerekli olduğunu açıklamıştı.

Başka göstergelerle bir arada düşünüldüğünde, böyle bir değişikliğe gidilmesinin Bill Clinton’un Avrupa gezisinin ardından yaşanması dikkate değer. Zira, bu terminoloji değişikliğinin yanısıra, ABD Kuzey Kore’ye yönelik yaptırımcı politikasında bir gevşemeye gitmeyi de uygun gördüğünü açıkladı. Bunun üzerine basın ajansları, birbirleriyle kıran kıran bir rekabet içinde bulunan Pepsi Cola ve Coca Cola firmalarının yükledikleri kamyonların Kuzey Kore sınırına üşüştüklerini ve bu ülkenin pazarına dalmak için Washington’un yeşil ışığını beklediklerini bildiriyorlar. Yine aynı zaman zarfında, New York Times gazetesi aracılığı ile, piyasaya Miloseviç’e ilişkin bir ABD senaryosu sürüldü. Aynı şekilde, İran rejiminin Birleşmiş Milletler Örgütü Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından Ortadoğu’daki barış sürecini desteklemeye, Hizbullah örgütüne baskı yapmaya davet edilmesini, ABD’nin bir inisiyatifi olarak algılamak gerekiyor.

Washington’un kısa bir zaman zarfında ardarda verdiği bu sinyaller, elbette tek bir amaca hizmet ediyor. Ama, aynı birçok hedefi ilgilendiren bir tavır değişikliği, ister istemez sorunun güncel boyutunu tali konuma düşürüyor ve arka planını sorgulamayı gerektiriyor. Çünkü, ABD’nin pek sevdiği ve sistematik bir biçimde kullandığı “terörist devlet” temasından aniden vazgeçmesi, Kuzey Kore’ye yönelik jesti, Kofi Annan üzerinden İran’da Ortadoğu sorunu için yardım talep etmesi ve Miloseviç hakkında piyasaya dedikodu düzeyinde haber sürülmesi, birbiriyle yakından bağlantılıdır.

ABD’nin bu tavır değişikliğinin kuşkusuz ciddi gibi görünen, ama aslında tali olan nedenleri mevcuttur. Örneğin her iki Kore arasındaki tarihi zirve, ABD’nin Kuzey Kore’ye yönelik katı politikasında ısrar etmesini gereksizleştirdiği ileri sürülüyor. Elbette bu yaklaşımın bir rasyonalitesi var. İran’da Hatemi’nın önderliğindeki liberal akımın yaşadığı düzenli güçlenme seyrine Washington’un destek vermek istediği ve dolayısıyla bir açılımı doğallaştırdığı iddia ediliyor. Bu da doğrudur. ABD’nin Hafız Esad’ın ölümü ile birlikte yeni Şam yöneticilerine olumlu bir mesaj vermek istediği, ilerde rejimin üzerinde nüfuz yaratmanın olanağını elde etmeye çalıştığı söyleniyor. Bunun da Washington açısından akılcı bir yatırım olduğu inkar edilemez.

Ama, aynı anda piyasaya sürülen bu jest yığını mevcut uluslararası koşullarla ve yaşanan ya da yaşanmaya gebe olan sorunlarla bir arada değerlendirildiğinde, ortaya çok farklı bir tablo çıkmakta, konunun çerçevesi farklı bir düzeye oturmaktadır. Bu tabloda ABD’nin bir başkanlık seçimleri kampanyası içinde oluşunun yeri yoktur.

‘90’lı yıllar ABD emperyalizminin dünyanın her yerinde ve her alanda dilediği gibi at oynattığı, varolan mevzilerini pekiştirdiği, yenilerini kazandığı, kısacası dünya üzerinde tahakküm kurduğu bir dönem oldu. Bu sürecin ayrıntılarına değişik vesilelerle döne döne değiniyor ve bir gün kapanmasının kaçınılmaz olduğunu özellikle belirtiyoruz. Rusya artık ABD’ye karşı tok konuşmaya, en azından protokol düzeyinde inisiyatifli davranmaya başladı. Gerisi gelecektir. Daha şimdiden içinde birçok yeminli ABD uşağının yer aldığı Bağımsız Devletler Topluluğu üyeleri Kremlin’de Putin etrafında kenetlenme eğilimi gösteriyor, “nükleer savunma kalkanı” projesi konusunda Rusya’nın yanında yer aldıklarını belirtiyorlar. Çin Halk Cumhuriyeti aynı konuda Rusya’nın tavrını desteklediğini çok net bir biçimde ifade etti. ABD’nin sataşmaları ve küstahlığı, nesnel olarak, bu iki ülke arasındaki dayanışmayı derinleştirecektir. Bill Clinton’un son Avrupa gezisinde, batı Avrupa ülkelerinin eli kolu bağlı bir biçimde ABD’nin dümen suyunda yüzmekten yana olmadıkları ve onun vesayetinden kurtulmak için fırsatı kolladıkları görüldü. Ortadoğu sorununda ABD’nin içinde bulunduğu çıkmaz ve yol açtığı tepkiler, tüm karmaşıklığıyla gündemde.

Kısacası, ‘90’lı yıllara damgasını vurmuş olan ABD yayılmacılığı tıkanmış, tek kutuplu bu süreç tanık olunan biçimi ile kapanmış bulunuyor. Ve üstelik ABD’nin saldırganlığına ve egemenliğine dünyanın birçok yerinde, aynı anda, son derece diplomatik biçimler altında ve henüz mütevazi bir tarzda da olsa tepkiler gelişiyor. Washington’un ‘90’lı yıllarda sürdürdüğü saldırgan politikada ısrar etmesi, ilk işaretleri alınmaya başlayan bu tepkileri körükleme ve süreci hızlandırma riskleri taşıyor. Bu nedenle ABD elde ettiği kazanımlarını korumak, uç vermeye başlayan tepkileri yatıştırmak için taktik değiştirmek zorunda kalıyor.

Dolayısıyla, amaç Kuzey Kore’ye Coca Cola satmak değil, özellikle son dönemde iki Kore arasındaki ilişkilerin düzelmeye başlamasının ardından, Güney Kore’de ABD askeri işgaline karşı hızla gelişen muhalefeti yatıştırmaktır. Miloseviç’in sürgün senaryosu da aynı endişe kategorisine giriyor. ABD Kosova’nın kendisi için ateşten bir gömleğe dönüşmesinin dehşeti içinde. Başını NATO güçlerinin çektiği işgal koalisyonu bir bataklığa saplanmış durumda. Dün Hitler’le eşanlamlı anılan Miloseviç rejiminin toptan imha edilmesi gerektiği savunuluyordu, bugün basın aracılığı ile Miloseviç’in sürgün olmasının pekala bir çözüm teşkil edebileceği salık veriliyor, yarın daha farklı bir reçete de sunulabilir. Amaç mevcut aşamada kamuoyunu değişik olasılıklara alıştırmaktır. Ama nihai hedef, Kosova’nın işgal güçleri için bir Güney Lübnan’a dönüşmesini engellemektir. Sözünü ettiğimiz diğer örnekleri de aynı şekilde açımlamak mümkündür. Kısacası, ABD’nin, basında bir cümle ile geçiştirilen, bu terminoloji değişikliği politikasının gerisinde, mevcut uluslararası statükoyu koruma yatıyor.