ARSIVANA SAYFA
 
24 Haziran '00
SAYI: 23
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan...
TİS'ler ve sınıfın sorumluluğu
Tarımda yıkım programı başladı
Tüm çalışanlara işgüvencesi!
TİS sürecinde mücadeleyi yükseltelim!
İşçi sınıfı yasakları çiğneyerek grev hakkını...
Belediyelerde grev hazırlığı
Sistemli ve disiplinli bir çalışmayla başardık
İEP'in derinleşen zaafiyeti
EXSA grevi büyük bir coşkuyla başladı
Adana'da sınıf çalışmasının güncel gerekleri
Yerel sınıf çalışmasında yüklenilmesi gereken halka
Norm kadro yönetmeliği
Hazırlık öğrencileri ve yazokulu süreci
Programda tarım ve köylü sorunu/1
Polis zihniyetli bürokratları başımızdan...
Devrimci tutsaklar onurumuzdur, onurumuzu...
Hücrelere girmeyeceğiz, direneceğiz!
Yaşamın hücreleştirilme sine ve...
ABD politikasının iflası
ABD'nin yeni dış politik açılımlarının arka planı
Opel'de binlerce işçinin iki günlük grevi
Komünist militanlardan parti programı üzerine...
Burjuva basından seçmeler
Mücadele Postası
 
Tüm başlıklar






 
 
Programda tarım ve köylü sorunu/1

TKİP Kuruluş Kongresi’nin program sorunu üzerine tartışmalarının yarısına yakın bir kısmı henüz devrimci okura sunulmuş değil. Bunların doğrudan kitap olarak yayınlanması planlanıyor. Burada birkaç bölüm halinde yayınlayacağımız Tarım ve Köylü Sorunu üzerine tartışmalar da bu materyalin bir parçasıdır. Bu konu Parti Programı’nın proletarya devrimi sorunlarına ayrılan “Siyasal Bölüm”ü kapsamında tartışılmıştır.

Burada konuya ilişkin tartışmaların tümünü değil, yalnızca belirli ara bölümlerini sunacağız. Tartışmanın Komünist Enternasyonal belgeleri üzerinden başlayan ve bir dizi teorik ve programatik sorunu irdeleyen başlangıç bölümünü atlayarak, onu izleyen bölümden başlıyoruz yayına.

Bugün işçi sınıfına ve emekçilere yönelik sosyal yıkım saldırısının temel bir boyutunu, tarımsal üretimle birlikte emekçi köylülüğün de yıkıma uğratılması oluşturmaktadır. Uluslararası kapitalizmin emekçi köylülüğü perişanlık içerisinde sosyal yıkıma sürükleyen bu saldırısı, bu kırsal katmanların mücadeleye kazanılması için koşulları olgunlaştırmakta, kırsal emekçilere yönelik devrimci çalışma için elverişli bir zemin sağlamaktadır. Bu, Tarım ve Köylü Sorunu konulu tartışmaları, kısmen de olsa bir an önce yayınlama yoluna gitmemezi zorlayan önemli bir etkendir.

Devrimcilerin güncel bir sorunun teorik temellerini ve programatik çerçevesini anlamak üzere bu tartışmaları ilgiyle karşılayacağını umuyoruz.


Proletarya devrimi ve köylülük
Aykut: Orta köylülüğe ilişkin önlemler sorunu çok önemli ve devrimin kaderi bakımından çok hassas bir konu. Tüm öteki siyasal nedenlerin yanısıra, kentlerin beslenme ihtiyacını da gözeterek, bu kırsal katmana karşı dikkatli davranmak zorundayız.

Cihan: Orta köylünün sosyo-ekonomik özelliklerine ilişkin teorik gerçekler ile devrim deneyimlerine birarada baktığımızda şunu görüyoruz. Eğer proletarya partisi devrimden önce kırsal alanda az-çok başarılı bir devrimci çalışma yürütebilmişse; ya da, devrimden önce bu çalışmayı yürütmemiş olsa bile, devrimin hemen ardından, büyük kentlerde, belirleyici merkezlerde iktidarı ele geçirir geçirmez, derhal orta köylünün sorunlarına ve taleplerine doğru bir tarzda yaklaşmayı başarabilirse, bu katmanı hızla tarafsızlaştırmaması, giderek adım adım kendi yanına çekmemesi için herhangi ciddi bir neden kalmıyor.

Buna rağmen karşı-devrim, köylülüğün, özellikle de orta köylülüğün bir kesimini kullanmaya çalışacaktır ve bunda başarı da sağlayacaktır. Fakat yineliyorum; doğru bir politika izlendiği, kaba yanlışlara düşülmediği sürece, emekçi köylülüğün geniş kitlesinin bizim karşımıza geçmesi için çok fazla bir neden yok. Hele ki devrimin, iktidarı almış proletaryanın, daha ilk adımında emekçi köylülük lehine yürürlüğe sokacağı radikal önlemler demeti düşünüldüğünde.

Elbette bunları, devrimci iktidar düzeyine ulaşmış, bu gücü ve etkiyi, buradan gelen çekim merkezi konumunu kazanmış bir proletarya bakımından söylüyorum. Burada ve şu anda, devrimin o sıcak çalkantısı, ilk başarı anları üzerinden, devrimi izleyecek muhtemel bir iç savaş durumu üzerinden konuşuyoruz. Sorunu da, buradan bakarak ortaya koyuyoruz. Yoksa köylülüğün önemli bir kesimi bugün için düzenin destekçisi, burjuva gericiliğinin kitle dayanağı ve desteği durumunda. Ama büyük tarihsel dönüşümlerin gündeme geldiği safhada, kentlerde iktidarı almış proletarya doğru bir politika da izlediği takdirde, hele hele yarı-proleterler ya da tarım işçileri içerisinde devrimci uzantıları da varsa, bu sosyal katmanın devrimin karşısına geçmesi için bir neden yok. Bizim onu karşımıza almamız, karşı-devrimin saflarına itmemiz için zaten hiçbir neden yok.

Aykut yoldaş, eğer kentlerin beslenme ihtiyacını karşılayacaksak, bu sınıfa karşı dikkatli davranmamız gerekiyor, diyor. Elbette böylece çok temel bir gerçeği yinelemiş oluyor, buna karşı bir düşünce olamaz. Ama iktidarı paylaşmak bambaşka bir sorun. Bu, küçük-burjuva sosyalizminin kavrayışsızlık gösterdiği temel noktalardan biridir.

Küçük-burjuvazi her zaman yönetilen bir ara sınıf; burjuva toplumunda da, proleter iktidar koşullarında da bu böyle. Ama bunun kapitalizm ve burjuva iktidarı koşullarındaki anlamı ile sosyalizm ve proletaryanın devrimci iktidarı koşullarındaki anlamı elbette ki temelden farklıdır. İlkinde köylülük ezilen, sömürülen, horlanan, sefalet ve kültürsüzlük koşullarında sürekli yıkıma uğratılan bir sınıf. Oysa ikincisinde, sözkonusu olan devrimci bir dönüşüm ve buna önderliktir. Burada yönetilme, artık tüm olumsuz anlamlarından ve sonuçlarından arındırılmış, yapıcı ve devrimci bir eylemdir. İktidardaki proletarya, zamanla ve doğru politikalarla, emekçi köylülüğü (burada doğal olarak orta köylü katmanı üzerinden konuşuyoruz) kendine daha sağlam bir biçimde bağlamayı başarabildiği ölçüde, onu yönetim işlerine de daha etkin bir biçimde katmanın koşullarını elde etmiş olacaktır. Bunu siyasal yaşama daha aktif katılmak anlamında söylüyorum, yoksa yönetim dizginleri her zaman işçi sınıfının elinde olmak zorunda. İşçi sınıfı onu yoksul köylülerle bile bir anlamda paylaşamaz; bu tek bir sınıfın, ama tümüyle kendine özgü ve benzersiz olan, sosyalizmi inşa etme ve sürdürme yeteneğine ve kararlılığına sahip biricik sınıfın, proletaryanın iktidarıdır, öyle olmak zorundadır. Elbette bunu iktidar hegemonyası olarak anlamak durumundayız. Buna ilişkin sorunlar, iktidar sorunu, proletarya diktatörlüğü, onun somut biçimlenmesi bahsinde enine boyuna tartışıldı.

Köylü sorununda evrensel ve özgül alanlar
Tarımda kapitalist gelişmenin geleneksel köylülüğü ayrıştırıp dönüştürerek ortaya çıkardığı belli kırsal katmanlar var, bunların temel sosyal özellikleri evrenseldir. Belirli bir topluma özgü olan ise, daha çok bu katmanların somut durumu ve göreli ağırlıklarıdır. Her bir köylü katmanın somut durumunun ve özgül ağırlığının ne olduğunu anlamak için de, sözkonusu ülkenin tarımsal ilişkilerini somut olarak incelemek, böylece bu soruya somut bir yanıt bulmak gerekir. Yani, büyük kapitalist tarım çiftçilerinin ağırlığı nedir? Toprağın mülkiyet dağılımı nasıldır? Zengin köylülükten dönüşmüş yeni kır burjuvazisinin ağırlığı ve gücü nedir? Pazara üretim yapan, arada fazla sağlayan, yer yer ücretli işçi de çalıştıran modern orta köylü katmanının ağırlığı nedir? Tarım işçilerinin durumu ve ağırlığı nedir? Bir toplumun tarımını, tarımsal ilişkilerinin somut durumunu anlamak bakımından yanıtları önem taşıyan sorular ve sorunlar bunlar. Bunun ötesinde, her toplumun tarihsel ve kültürel özgünlükleri o toplumun sosyal özelliklerini ve dolayısıyla şu veya bu sınıfın sosyal davranışlarını da belli ölçülerde elbette etkilemektedir. Bununla birlikte, temel sınıfsal konumlar ve davranışlar özü itibarıyla evrenseldir.

Geleneksel köylülük ile, geleneksel ilişkilerin çözülmesi ve kapitalist ilişkilere göre dönüşmesiyle ortaya çıkan modern köylü tabakaları arasında temel bir ayrım var. Bu ayrıma, bu iki farklı tarihsel ve toplumsal duruma bir açıklama getirmiş olmak, halihazırda, program sorunları kapsamında Tarım ve Köylü Sorunu üzerine verilmiş konferansın açıklığa kavuşturmayı başardığı en önemli konulardan biridir.

Bugün bizim köylülüğümüzün sosyo-ekonomik durumunu belirleyen artık geleneksel ilişkiler değildir. Bizde, kendi içinde bir hayli ayrışıp farklılaşmış, egemen kapitalist ilişkilere göre dönüşmüş, yeni ve modern biçimler almış, pazara bağlanmış, kapitalist pazara meta üretimi yapan ve bununla geçinen bir köylülük ağırlıkta artık. Bu belirleme, Tarım ve Köylü Sorunu üzerine değerlendirmelerimizin temel eksenlerinden birini oluşturuyor. Bu böyle ise eğer, bu koşullarda, kapitalist ilişkilerin hakimiyeti altına girmiş tarımsal koşullarda, farklı köylü tabakalarının tavrı nedir, davranışları nelerdir, temel istemleri nelerdir, sorunları nelerdir, bu konudaki soruların yanıtı genel planda aynıdır. Verili bir topluma özgü noktaları da yakalamak gerekli kuşkusuz, fakat temeldeki eğilim, temeldeki sosyal konum ve davranışlar, genel planda benzerdir, yani evrenseldir. Ve bu konuda, Lenin tarafından Komünist Enternasyonal’in II. Kongresi’nin tezleri olarak genel planda ortaya konulmuş bir teorik çerçeve var ve biz de bu çerçeveyi esas almak durumundayız.

Bizde büyük ölçekli üretimin özgül ağırlığı tam nedir? Gerçekten kentlerin beslenmesinde, yani tahıl üretiminde, sebze ve meyve üretiminde, hayvansal gıda maddesi üretiminde, farklı ölçeklerdeki tarımsal üretimin rolü tam nedir? Bunu somut inceleme ve tahlil ile mümkün mertebe yakalamaya çalışmak gerekecektir.

Gündelik dilde “küçük üretici köylülük” dediğimiz tarımsal kategori, kendi içerisinde, küçük köylülük ve orta köylülük biçiminde iki ana katmana ayrılır. Bu ayrımı yapmanın, bu iki katmanı birbirine karıştırmamanın büyük bir politik-pratik önemi var. İkincisi, küçük köylü tarımı, üretkenliği son derece düşük, çok fazla artık ürün üretemeyen tarımdır. O buğday üretiyor evet, ama ürettiği buğdayın çoğunu kendisi kullanıyor, dahası bu ona bile zar zor yetiyor. Pazara tahıl sürebilenler, genellikle, nispeten geniş topraklara sahip, modern tarımsal makina ve girdiler kullanan, ücretli işçi çalıştıran, az-çok geniş çaplı tarım yapan kırsal katmanlar olabiliyor. Bu da, zengin köylü, yani yeni kır burjuvazisi ile büyük toprak sahipleri anlamına geliyor.

Türkiye’de evet, çok yaygın bir küçük ve orta köylülük var. Küçük meta üretimi Türkiye’de çok yaygın. Ama, küçük meta üretimi gerçekten pazara sürülen malın ne kadarını sağlıyor, işte bu çok tartışmalı bir nokta.
Uzmanlaşmış tarım, yani belli bir dalda, bir tarımsal üründe uzmanlaşmış tarım daha değişik bir şey. Belli bir bölgenin köylüleri hep şeker pancarı üretiyorlarsa, bunların neticede kendine ekmeklik buğday alabilmesi için de, giyim eşyası ve öteki ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için de, ürettiği şeker pancarını mutlaka pazara götürüp satması gerekiyor. Tek ürün üzerinden bir uzmanlaşmaysa bu, ya da büyük ölçüde buna dayanıyorsa, bu durumda alıcı tekellerin ve devletin dolaysız sömürüsü ile karşı karşıyadır üretici köylü. Ürününü devletin şeker fabrikalarına veriyor, devlet bir fiyat belirliyor, o fiyata uymak zorunda kalıyor. Bunun üzerinde devlet tekelinin halihazırda bir basıncı, bir baskısı var. Artı, şeker pancarını götürüp devlete pazarlayıp parasını alana kadar, bir sürü ihtiyacı var ve bunları karşılamak zorunda. Bunu ya bankadan ve varsa kooperatiften kredi, ya da tefeciden borç alarak giderebilmek durumunda. Çoğu kere bunun tefeciden ağır faiz ve ipotek karşılığı sağlandığı biliniyor. Burdan gelen faiz ve ağır tefeci yükü var. Artı, götürüp devlete satmanın güçlüklerinden dolayı, devletin alımlarını bekleyeceğine, bir an önce tüccara düşük fiyatla satmak gibi zorunlulukları var.

Bütün bunlar hep köylülüğü kazanmamızı kolaylaştıran sosyal ilişkiler. Biz bu ilişkileri değerlendirerek köylüyü devrim öncesinden kazanamazsak bile (kırsal alanda çalışmayı ihmal ettiğimizden, ya da bu çalışmada başarısız kaldığımızdan dolayı olabilir bu); iktidar olmayı başardığımızda, köylünün üzerine buradan binen bütün yükleri bir anda kaldırdığımız, bankacılara, tefecilere, tüccarlara olan bütün borçları geçersiz ilan ettiğimiz andan itibaren, köylünün çok temel çıkarlarını ilgilendirdiği için bu, onun desteğini ve sempatisini kazanmak, en azından bir hayırhah tarafsızlığını sağlamak gibi imkanımız olacak.

Ayrıca şunu da belirtmek istiyorum; Türkiye tarımında küçük ölçekli işletmeler elbette çok yaygın. Ama ben, kentlerin besin ihtiyacını ve tarıma dayalı sanayinin tarımsal girdilerini bunlardan çok, ya da en az bunlar kadar, büyük ve orta ölçekli üretim tarafından sağlandığını düşünüyorum.

Tarımda orta ölçekli işletmeler
Aykut: Türkiye’de tarımsal ihtiyacın ağırlıklı bir kesiminin orta ölçekli tarımsal işletmelerden karşılandığına ilişkin veriler zaten var. Küçüklerin zaten piyasada bir belirleyiciliği yok, aynı zamanda toplam üretim anlamında da bir darlıkları var. Ama orta ölçekli işletmeler için bu böyle değil.

Cihan: “Orta ölçekli işletmeler” dedikleri gene de kapitalist işletmelerse, sonuç değişmiyor. Bu, orta ölçekli işletme sözü, ola ki orta köylülüğü çağrıştırıyordur, kesinlik alakası yok. Orta köylü işletmeleri küçük işletme kategorisindedir. Bunlara küçük-köylü işletmeleriyle birarada yer yer cüce işletmeler bile denebilir. Oysa orta ölçekli tarımsal işletmeler, asgaride zengin köylü işletmeleridir. Bu, alt sınırdır, önemle altını çiziyorum.

Bu tür işletmeler sözkonusu olduğunda, mesele sadece toprak büyüklüğü de değildir. Burada kullanılan teknik, yatırılan sermaye, toprağın verimliliği vb. faktörler özel bir önem kazanır. Buna bağlı olarak gelir dilimi de çok önemli. Toprak büyüklüğü ölçüsünden baktığınızda orta ölçekli gibi görünen bir işletme, gelir ölçeği ile baktığınızda pekala büyük işletme kapsamına girebiliyor. Ve bir ülkede kapitalist tarımsal ilişkilerin gelişmişliği, dolayısıyla modern tarımsal tekniklerin ve üretim yöntemlerinin kullanılması ölçüsünde, toprak büyüklüğü ve buna ilişkin ölçeklerden çok gelir dilimi ölçeğine bakılır, bakılmalıdır. Buradan bakıldığında ise, bu türden orta ölçekli işletmeleri derhal kamulaştırmak çoğu durumda bir ihtiyaç haline gelebilir.

Aykut: İşte ben de sorunun buradan doğacağını düşünüyorum.

Tuna: Zengin köylülük devrimin doğrudan düşmanı. Devrimin karşısına çıkacak ve biz de onu ezmek, duruma göre de mülksüzleştirmek zorunda kalacağız, diyoruz. Orta köylülükten tümüyle ayrı bir sorun bu.

Cihan: Zaten çok zorunlu olmadıkça, ilk elden zengin köylünün malını mülkünü kamulaştırmak ya da üretimine el koymak yoluna gitmeyeceğiz, dedim. Neden? Bu konuda ilkin dünkü tartışmaları hatırlatıyorum; bu ölçekte bir üretim kamulaştırmaya çok elverişli değil, bu yalnızca bir aşırı bürokrasi üretir, demiştim. İki, kamulaştırmak yoluna gidersek eğer, sadece bürokrasi üretmekle de kalmayız; bu ölçekli işletmeleri gereğince yönetemediğimiz ölçüde, bu durum tarımsal üretimde büyük düşüşlere yol açar. Bu düşüş üretimde bir yıkımdır ve durum kentlerin beslenmesini zora soktuğu ölçüde, iktidarımızı da ayrıca zora sokar.

Bunlar zaten dünkü tartışmada önemle vurgulanan temel önemde görüşlerdi. Devrimin daha ilk adımında, yani zamansız olarak, daha çok zengin köylü işletmeleri anlamında orta ölçekli tarımsal işletmeye el koymamız sözkonusu olamaz. Çok zorunlu olmadıkça buna dokunmamak gerektiği, dün buradaki tartışmalarda enine boyuna ortaya konuldu.
Orta köylü işletmeleri içinse bu zaten hiçbir durumda sözkonusu değildir. Biz orta köylüyle siyasi nedenlerle uğraşmak zorunda kalsak bile, toprağına ya da işletmesine hiçbir biçimde el koymak yoluna gidemeyiz. Bu emekçi bir katmandır ve onunla ilişkilerimiz hiçbir durumda böyle bir biçim kazanamaz. El koyma ve benzeri tutumlar zengin köylülüğe karşı, yani eski toplumun sömürücü bir burjuva toplumsal katmanına karşı olan bir tavırdır.

Komünist Enternasyonal’in yolgösterici ilkeleri
Proleter devrimin izleyeceği iktisadi politika tartışılırken, ortaya konulan ve üzerine tartışılan üç temel ilkesinin ikisi, tam da Aykut yoldaşın kaygısını duyduğu soruna ilişkindi, bunu yeniden hatırlatıyorum. Komünist Enternasyonal Programı’nda bunun ifade edilişi şöyleydi:

Aşağıdaki nedenlerden dolayı, üretimin devletleştirilmesi kural olarak, küçük ve orta büyüklükteki işletmeleri (köylüleri, esnafı, bağımsız zanaatkarları, küçük ve orta tüccarları, küçük imalatçıları vb.) kapsamamalıdır.

Bu, proletarya devriminin izleyeceği iktisadi siyesetin üç temel ilkesinden ikincisi oluyor. Ardından bunun gerekçelendirilmesine geçiliyor ve bu konuda şunlar söyleniyor:

Birinci olarak, proletarya, sosyalist inşaya adım adım dahil edilebilecek olan ve dahil edilmesi gereken küçük üreticinin emeğinin sonucu olan mülkiyetle, sosyalizmin inşasının zorunlu bir önkoşulu olarak ortadan kaldırılması gereken, kapitalistlerin sömürüden elde ettikleri mülkiyet arasında ayırım yapmalıdır. İkinci olarak, proletarya iktidarı ele geçirdikten sonra, özellikle de diktatörlüğün ilk aşamalarında, sadece kapitalizmi ortadan kaldırmak için değil, aynı zamanda küçük ve orta büyüklükteki üretim birimlerini derhal sosyalist bir temelde örgütlemek için de yeterli bir örgütlenme yeteneğine sahip olmayacaktır.” (Komünist Enternasyonal Programı, Aydınlık Yay., s.60)

Demek oluyor ki, proletarya iktidarı istese de bu türden işletmeleri kamulaştıramayacaktır. Yanlış bir tutumun ürünü olarak kamulaştırma yoluna giderse, bu kez de yönetemeyecektir. Bu çok ağır ve hantal bir bürokrasiye yol açmakla kalmaz; hantal bir bürokrasiyle üretim yürütülemeyeceği için, yanısıra üretim kapasitesinde büyük düşüşlere, üretimde bir gerilemeye, hatta yıkıma da yol açar. Bu üretici güçlerde de bir yıkım anlamına gelir ve buradan kaynaklanacak sosyal, siyasal problemlerle de yüzyüze bırakır proletarya iktidarını.

Devam ediyorum: “Bu küçük birimler (özellikle köylü işletmeleri), üretim ve bölüşümün genel sosyalist örgütlenmesine ancak adım adım ve bunların her yoldan kolektifleştirilmesi için proletarya devletinin sistemli ve kapsamlı yardımlarıyla dahil edilecektir. Bu birimlerin iktisadi faaliyetlerini şiddet yoluyla ortadan kaldırmak için yapılacak her girişim ve zora dayanan her türlü kolektifleştirme girişimi sadece olumsuz sonuçlar verir.

Bu, Engels’ten beri çok önem verilen, çok temel önemde görülen bir yaklaşım tarzı. Görüldüğü gibi burada bir problem yok. Bunu izleyen üçüncü ilke ise, kamulaştırılmayarak sahiplerinin yönetimine bırakılacak olan bu işletmeler ile, sanayiyi, maliyeyi ve iktidarı elinde tutan proletarya iktidarı arasındaki ilişkilerin esaslarına ve sorunlarına ayrılmış. Dahası, gerçekte birinci ilke de tartışmakta olduğumuz soruna ilişkin, zira orada şöyle deniliyor:

Toprak üzerindeki özel mülkiyetin tamamen ortadan kaldırılması ve bütün toprakların devletleştirilmesi, geniş köylü tabakaları arasında özel mülkiyet ilkesinin çok derin köklere sahip olduğu en gelişmiş kapitalist devletlerde bir çırpıda tamamlanamaz. Bu ülkelerde toprak ancak adım adım bir dizi geçici tedbirle devletleştirilebilir.

Demek oluyor ki, her üç ilke de, tam da Aykut yoldaşın kaygısını duyduğu soruna ilişkin. Dolayısıyla böyle bir kaygı tümüyle yersiz. Tam tersine, iktidarın alınmasıyla birlikte, orta köylülüğü üretimini arttırmaya teşvik edecek, onu bu konuda heveslendirecek politikalar izleyeceğiz. Önemli olan onun tarımsal üretimi sürdürmesidir, önemli olan onun kentlere tahıl ve gıda maddeleri, tarımsal sanayiye hammadde üretmesidir. Mesele onun orada ne kadar biriktirdiği değildir. Mesele, kentlerin beslenmesini ya da tarımsal ürüne dayalı sanayilerin hammadde ihtiyacını güvence altına almaktır. Bizim için en öncelikli sorun bu olacaktır, politikalarımızı da ilk adımda bu kaygı yönlendirecektir. Bu, gerçekte bir iktidar kaygısıdır, zira kentlerin ekmeksiz ve yiyeceksiz kalması devrimin ilk elden karşılaşabileceği en hayati sorunlardan biridir.

Devrimin çalkantısı ve kitlelerin devrimci inisiyatifi
Aykut: Peki yoldaş, bu süreçte, devrimin ilk elden alması gereken tedbirler çerçevesinde düşünüldüğünde, bu tür işletmelerde çalışan tarım işçisi dediğimiz kategoriye (ki sonuçta bu proletaryanın bir parçasıdır) ilişkin hangi önlemler alınacak? Bunlara ne vaadediyoruz?

Cihan: Sanayi işçisine ne vaad ediyorsak aşağı yukarı onu.

Aykut: Aynısını vaad ediyoruz, ama burada yine de sorun var gibi. Devrimden sonra, kırda zorunlu olarak ilk elden orta ölçekli işletmelerin tasfiye olmamasından dolayı, bunun ordaki proletaryaya bir yansıması olacaktır. Bir takım tedbirlerle, ücret olsun, sigorta hakkı olsun, ordaki tarım proletaryasının haklarının korunmasını biz mutlaka gözeteceğiz. Ama orda hala bir sınıf egemenliği var.

Cihan: Kimin sınıf egemenliği var ki?

Aykut: Orta ölçekli işletmeleri elinde tutacak olan kır burjuvazisinin, iktisadi sömürü anlamında.

Cihan: Bu, orta ölçekli üretim devrimin başlangıç adımında sadece tarımda değil, sanayide de belli sınırlar içinde kalacak. Sanayideki orta ölçekli üretime ilk elden uyguluyacağımız tedbirler nelerse, orta burjuvazinin palazlanmasını engelleyecek iktisadi politikalar, başta artan oranlı vergi uygulaması olmak üzere, uyguluyacağımız politikalar neyse, aynı politikalarla orta ölçekli tarımsal işletmelerini de denetim altına alacağız. Bu, birinci nokta.

İkincisi, orada üretimin tam da burada çalışan işçiler tarafından sıkı denetimi gündeme gelecek. Ve, o an için işletmenin sahibi bir patron görünse bile, o işletmede çalışan işçiler gerçekte toplum düzeyinde yöneten konumuna yükselen sınıfın bir parçasıdırlar, demek ki egemen sınıfın bir parçası olarak davranma olanaklarına sahipler ve kuşku duyulmasın ki öyle davranacaklardır.

Bu çok ilginç bir olay gibi görünüyor, ama aynen de böyle olacak. Kaldı ki bu, başlangıç dönemine, devrimin o ilk adımlarına ilişkin bir durum. Orada çalışma saatleri ve koşulları, ücret düzeyi vb. proletarya iktidarının iradesine tabi olacak, üretimin girdisinin, çıktısının denetlenmesi vb., işletmede çalışan işçilerin sıkı kontrolünde olacak, başka türlüsü düşünülemez. Epeyce şey ve üstelik temelden değişecek, değişmiş olacak. Herşey bir yana, yineliyorum, iktidar ilişkilerinin temelden değiştiği, proletaryanın kendi devrimci egemenliğini kurduğu bir tarihi-toplumsal ortamdır sözkonusu olan. Bu koşullarda işletmesine geçici olarak el konulmamış bulunan patronun hangi sınıf egemenliğinden nasıl sözedilebilir?

Konumuz olan tarımsal işletmelere gelince. Mesela zengin köylülük sözkonusu olduğunda, biz genel çerçeveye ilişkin bir takım noktaları bugünden belki belirleriz, ama uygulamada bunlar çok karmaşık biçimler alacak. Öyle olacak ki, zengin köylü toprağını 5-10 işçisini çalıştırarak mı işletiyor, biz tutup o tarımsal işletmeyi onlara devretmek yoluna da gidebiliriz. Kamulaştırmıyoruz dikkat ederseniz, zengin köylü mülkiyeti, zengin köylü işletmesi üzerinde çalışan emekçilerin tasarrufuna geçiyor yalnızca. Bir tür kooperatif işletme haline getirilir. Rusya’da bu kendine özgü bir takım biçimler alıyor. Bizde de kendi özgü biçimini yaratır. Burada en hassas noktalardan biri, tam da, mücadele içerisinde ayağa kalkmış, kendini bulmuş çalışan emekçi kitlelerin inisiyatifine güvenmektir.

Nadir: Toplumun altüst olduğu, büyük bir altüst oluşun yaşadığı dönemde, bu sorunlar çok büyük ölçüde kitlenin kendi inisiyatifi ile, merkezi otorite henüz kontrol etme imkanı dahi bulamadan çözülmüş bir biçimde iktidarın karşısına gelmiş oluyor.

Cihan: Tabii, biz sonuçta sadece bir şeyleri onaylamak zorunda kalacağız birçok durumda. Zaten bir şeyleri onaylamak üzerine ilginç bir tarihi belge üzerinde de duracağım birazdan. Bu, çok önemli bir nokta. Devrimin genel sarsıntısı içerisinde sınıf mücadelesi kırlara taştı ve bir zengin köylünün toprağı üzerinde çalışan 5-10 işçi, yanaşma, uşak vb. çiftliğe el koydular. Bu durumda biz aman koyma, bizim politikamız zengin köylüye dokunmamayı gerektiriyor mu, diyeceğiz. Bizim için önemli olan, o 5-10 emekçinin desteğini almaktır. Buradaki devrimci kitle inisiyatifini ölçüsüz ve kuralsız bir anarşiden çok, devrim içinde kendini bulan, olgunlaşan kitlelerin devrimci yaratıcılığı ve isabetli çözümler ortaya çıkaran sağduyusu olarak anlamak gerekir. Ve elbette proletarya iktidarı bunu hep doğru bir çizgide yönlendirmeyi ve kontrol etmeyi başarabilecektir, başarabilmek durumundadır.

Sadece zengin köylü işletmeleriyle ilgili de değil bu sorun. Gelişmiş bir takım tarımsal işletmeleri, kapitalist işletmeleri üzerindeki araçlarla birlikte işçiler kendi kooperatif işletmelerine dönüştürmeye de kalkabilirler. Tarım işçilerinin henüz politik olarak, sınıf bilinci olarak olgunlaşmamasından gelen, biraz köylü zihniyetini korumasından gelen durumlar da sözkonusu olabilir.

Ekim Devrimi’nin ilk önlemlerine bakıyoruz; “Sovyet çiftlikleri haline getirilmesi ya da üzerinde çalışan emekçilere bırakılması”, diyor. Böyle durumlar da ortaya çıkabilir. Sosyal sınıflara karşı tavır ve politikalarımızın esasları dışında, tarımsal alana ilişkin uygulamalar büyük ölçüde bizim irademiz dışında gelişecektir ve tercihlerimizi aşacaktır. Deyim uygunsa, biz sadece gerçekleşmiş olana mühürü basmakla, yani buna yasal bir temel hazırlamakla yetineceğiz. Ama zaman içerisinde bilinçli politikalarla olayı devrimci proletaryanın denetimine almaya ve sosyalist inşanın genel çıkarlarının ve gereklerinin gerektirdiği çizgide ilerletmeye de çalışacağız.

Köylülük, devrim, karşı-devrim...
Alman devrimlerinin ortaya çıkardığı bazı sorunlar da var. Ben bir proleter devrimin orta köylünün çıkarlarına hiçbir biçimde dokunmadığını, dokunmayacağını, dahası proleter devrimin ilk elden alacağı tedbirlerin orta köylüyü birçok bakımdan da rahatlatacağını söyledim. Ama, önemli olan orta köylünün bunun farkında olması ya da proleter devrimin ilk uygulamalarıyla bunu görebilmesi. Oysa o devrim anında bunun seri bir biçimde başarılmasının sanıldığı kadar kolay olmadığı da bir gerçek. Tersine, devrim daha bunu başaramadan, karşı-devrim köylülüğü devrime karşı aktif bir güç olarak kazanmayı da başarabilir.

Bauer’in verdiği bilgiler doğruysa, bu Avusturya devrimi sırasında da yaşanmış. Kırsal alanın egemen sınıfları köylülük üzerindeki, özellikle orta köylülük üzerindeki ideolojik, politik, örgütsel denetimlerini kullanarak anında bu katmanları proleter devrim karşına çıkarmak yoluna gidebiliyorlar ve bunda oldukça büyük bir başarı da sağlıyorlar.
Bu doğruysa eğer, bu durum, köylülüğün bir bütün olarak, üstelik bir devrim anında, proleter devrimin, kentlerin, sanayi işçilerinin karşısına dikilmesi, sadece, işçi sınıfı partisinin devrime hazırlık süreci boyunca kırsal alanları tümüyle ihmal ettiğini gösterir. İkinci Enternasyonal partilerinde genelde durumun bu olduğunu biliyoruz. Bunlar üzerinde Tarım ve Köylü Sorunu konulu konferansta genişçe duruldu. Böyle bir ihmalin olduğu bir durumda ise, geçtik orta köylülükten, küçük köylü de, hatta tarım proleterleri de basbayağı karşı devrimin yedekleri haline gelirler. Nitekim, Rosa Luxemburg, AKP’inin kuruluş kongresinde program üzerine yaptığı konuşmasında, sürmekte olan Alman devrimi üzerinden, halihazırda bu katmanlar karşı-devrimin denetimindedir, diyor.

Neden burada tarım ve köylü sorunu üzerine bu denli enine boyuna konuşup tartışıyoruz? Neden kitap hacimlerini dolduracak kadar bu meseleler üzerine fikir ortaya koymaya çalışıyoruz? Elbette ki devrime hazırlık sürecinde, kırsal alandaki çalışmayı gereğince ciddiye almak için. Tarım işçileri şahsında, yarı-proleter konumundaki yoksul köylülük şahsında, emekçi küçük-köylülük içerisinde, kendimize şimdiden bir toplumsal destek oluşturmak için ve bu toplumsal dayanaklardan, onların kırsal alanda oluşturduğu etki alanından da yararlanarak, orta köylülüğü hayırhah bir tarafsızlığa çekebilmek için. Bizim tarım ve köylü sorununu ortaya koyan ve gerekçelendiren teorik-programatik çabamız zaten bunu anlatmaya çalışıyor ve bunu gerçekleştirebilmeyi amaçlıyor.

Eğer proleter devrim bu alanı ihmal ederse, burası yarın karşı devrime bir dayanak, bir üs olarak hizmet görecek, proleter devrimin karşısına çıkacaktır. Ve bu durumda devrim büyük ihtimalle yenilgiye uğrayacaktır. Finlandiya devrimi bundan dolayı yenilgiye uğradı. İşçiler kentlerde iktidarı tam olarak aldılar; ama ülke kırsal bir ülkeydi, kır nüfusu ağırlıklıydı; Fin burjuvazisi ve toprak sahipleri, köylünün gücüne dayanarak kentlerin işçi devrimini ezdiler. Aynı şey Macar devriminde yaşandı. Belki Bavyera Sovyetleri’nde böyle bir durum yaşanmadı, ama en azından kent işçileri kırlardan alabilecekleri destekleri alamadıkları ölçüde güçsüz kaldılar ve kolayca yenilmelerinin nedenlerinden biri de kuşkusuz budur.

Tarım ve Köylü Sorunu incelenirken o kadar tarihsel deneyime niçin değinildi, bunlar neden genişçe irdelendi? Çünkü, denildi, İkinci Enternasyonal oportünizmi, köylülüğü küçümsemeyi, köylülüğün emekçi katmanlarını küçümsemeyi, kırsal alanı küçümsemeyi marksist olmanın bir kriteri saydı, bu nedenle de buraları neredeyse tümden ihmal etti. Buraları ihmal edince de, proleter devrim daha peşinen zayıf ve zaaflı gelişti, dahası kırsal alanda kendi karşısında güçlü bir karşı-devrimci ordu bulabildi.

Neden İkinci Enternasyonal oportünizmi bu noktada özellikle eleştiriliyor? Neden bir Avusturya deneyimi üzerinde, bu konu üzerinde özellikle duruluyor? Neden iktidar gibi ciddi bir sorunu olan bir partinin tarım ve köylü sorununu ihmal edemeyeceği özenle ve döne döne belirtiliyor? Tüm bunların nedeni bu açıklamalar temelinde yeterince açık olmalı.

Bir başka noktaya geçiyorum. Mesele yalnızca kırsal alanda karşı devrimin kendisine dayanak olarak kullanacağı sosyal katmanları kazanmak ya da tarafsızlaştırmak meselesi de değil. Daha bir de kentlerin beslenmesi diye bir sorun var. Kentlerini besleyemeyen bir devrim bizzat kentlerde muhalefetle karşılaşır. Kentlerdeki çalışan yığınlara ekmek sağlayamayan bir devrim, bu nedenle kendi toplumsal tabanının çözülmesiyle yüzyüze kalır, kendi desteklerini zaafa uğratır. Ama, ona yiyecek sağlamanın yolu da, bir kez daha kırsal alanda toplumsal dayanaklara sahip olmaktan, artı hayırhah bir tarafsızlığa çekilebilecek kırsal katmanların varlığından geçer.

Emekçi köylülük içerisinde devrimci çalışma
Bunlar, Tarım ve Köylü Sorunu konulu konferansta çok ayrıntılı olarak ele alınıp irdelenen sorunlar. Tam da bu nedenle, biz kırsal çalışmayı bugünden gündemimize almak zorundayız. Bu, hiç de sanayi proletaryası içerisindeki çalışmamızı zayıflatmaz. Kentlerde kullandığımız kadroları götürüp kırda istihdam etmemizi de gerektirmez. Devrimci sosyalist etki genel bir politik etkidir, bu kıra da yansır bir biçimde. Nasıl ki, bizim genel çıkışımız anında üniversiteye bir biçimde yansıyorsa ve biz bu güçleri öğrenci gençlik çalışması içinde, yani kendi alanlarında değerlendiriyorsak, devrimci sınıf hareketi ve parti büyüdükçe, kırsal alanlar üzerinde de, kentlere bitişik kırsal çevrelerde de etki alanları, sempati alanları yaratacaktır. Ve biz bu sempati alanlarını belli politikalarla yönlendirerek, partinin kırsal alan çalışmasını ve etkisini şimdiden geliştirmeye bakmak durumundayız.

Kentlerde gelişen devrimci mücadelelerin kırsal alanları nasıl etkilediğini biz ‘70’li yıllarda gördük. Kentlerdeki sınıf mücadelesi yansımalarını, etkisini geniş çaplı olarak kırsal alanda buldu. Öte yandan, bu ülkenin ‘60’lı yıllarına bakıyoruz, kırsal küçük üreticiler tekellere, devlete karşı mücadelelere daha o yıllardan giriyorlar. Bu mücadelelere karşı bizim tavrımız ne olacaktır, bunu zaten tartışacağız. Tarım ve Köylü Sorunu üzerine konferansın ikinci bölümü sunulmuş olsaydı, tartışılmış da olacaktı. Daha bir de toprak sorunu var, yani tarımsal küçük üreticilerin tekellerin sömürüsüne karşı mücadelesinin ötesinde, bir de köylünün toprak talebi ve özlemi içerisinde olduğu alanlar var. Buradaki toprak açlığına hitap edeceğiz, vb.

Devrim aşamasına gelmiş toplumlarda, kırsal alanın hala da bir uyuşukluk içerisinde kalakalacağını düşünmek için hiçbir neden yok, hele bizim gibi bir ülkede bu hiç olmaz. ‘60’lı ve ‘70’li yıllar bunu somut olarak gösterdi. Bunlar devrimci yükselişler dönemiydi; bu devrimci yükselişlerin kırsal alanda kendi izdüşümünü bulabileceğini, bize ‘60’lı ve ‘70’li yılların deneyimi açıkça gösterdi. Ama özellikle ‘70’li yılların devrimci akımları, köylü katmanlarının sorunlarına doğru bir yaklaşım ortaya koyamadılar. Genel ve beylik toprak devrimi lafı burada çok fazla bir şey ifade etmiyordu.

‘60’lı yılların solcuları bu konuda daha ileri bir noktada idiler, hiç değilse kırsal küçük üreticilerin talepleri, küçük üretici mitingleri, ortaya çıkardıklar bir takım talepler etrafında, bir politik mücadele örgütleme pratiği ortaya koyabildiler. Doğru politik yaklaşım değilse bile, hiç değilse isabetli pratik hareket noktaları yakaladılar.

Küçük üretici köylülerin somut istemlerine yaklaşım sorununu, tarımsal eylem programını tartışırken ele alacağız. Ben ara bir not olarak şunu da eklemek istiyorum. Türkiye’de sanayinin tarımsal girdi ihtiyacının, kentlerin besin ihtiyacının büyük ölçüde küçük ölçekli işletmelerden karşılandığı iddiasına da çok fazla inanmamak gerekir. Pazarlanabilir tarımsal üretimin en büyük bölümünün tarım burjuvazisinin, büyük toprak sahiplerinin ve kır burjuvazisinin elinde olduğu bir gerçektir.

Öte yandan mesele tarımsal üretimden de ibaret kalmıyor. Bu tarımsal üretimin bir de pazarlanması diye bir sorun var ve bu da burjuvaziye geniş bir etkinlik alanı sağlıyor. Üreten emekçi köylülük oluyor da, ona tüccarlar el koyuyorlar, onu tekeller bir biçimde ucuza kapatıyorlar, bir de böyle bir alan var. Bir tefeci-tüccar alanı ile tekellerin malları ucuza kapatması sorunu var. Bir takım tarım satış kooperatifleri var, bunlar büyük tarım burjuvazisinin etki ve denetim alanları, onların kullandığı kapitalist şirketler.

Dolayısıyla, köylülüğün çıkarları ile kesişeceğimiz epeyce bir alan var. Tarımsal ürünü emekçi köylülük üretebiliyor, ama kendisi pazarlayamıyor. Bu önemli bir alan. Üretilen ürünlerin bozulmadan pazara zamanında ulaştırılması gerekiyor.

Aykut: Ege’de borsa ajanları var, bunların depoları var. Yaptıkları şey, dönemsel olarak daha fazla kâr yapabilecekleri tarımsal üretimi alıp depolarına yığmak ve çeşitli alanlara pazarlayarak büyük vurgunlar vurmak...

Cihan: Bu çok önemli bir alan. Tarımsal ürün sanayi ürününe benzemez. Bir küçük zanaatçı balta üretir, 1000 balta üretir, baltalar bekler bir kenarda, çürümez, bozulmaz... Ayrıca pazar kentte olduğu için pazarlamasında da bir güçlük yoktur. Tarım böyle değildir, Antalya’nın sıcağında ürettiğin domatesi üç günde pazara yetiştiremezsen, o mal çürür. Onu alıp depolamak, hızla pazara yetiştirmek gerekir. Bunlar başlı başına sorunlar ve örgütlenmemiş bir küçük üretici köylülük bu konuda bir şey yapabilecek durumda değil. Bu konuda tümüyle sermayeye bağımlı, tüccara ve büyük tekellere bağımlı.

(Devam edecek...)