2 Ağustos '03
Sayı: 30 (120)


  Kızıl Bayrak'tan
  İşbirlikçi sermaye iktidarı ABD'nin kirli savaş jandarmalığına soyunuyor
  İşbirlikçiler gençlerimizin kanını pazarlıyor!
  Sermaye devleti suç ortaklığına hazırlanıyor!
  AB uyum yasalarının gerçek yaşamda geçerliliği yok!
  Terör devletinin tahkimatı "ince" yöntemlerle sürüyor...
  Özelleştirilmesi planlanan KİT'ler en kârlı ve verimli sanayi kuruluşları...
  TEKEL işçileri özelleştirme saldırısına karşı mücadele ediyor...
  İşçi eylemlerinden...
  Deprem öldürmez devlet öldürür...
  Toplu görüşme değil toplusözleşme!..
  Avrupa Birliği daha fazla işsizlik, yoksulluk ve sefalet demektir...
  Birleşik Metal-İş genel kurulları ve metal işçilerinin görevleri/2
  Yeni bir soygun fonu: İşsizlik sigortası
  Irak direnişi emperyalist işgalcileri cephe gerisinde zorluyor
  "Yol haritası" aldatmacasıyla Filistin halkı teslim alınamayacak!
  Almanya'nın Kongo çıkartması...
  Latin Amerika: Amerikan emperyalizmi için büyüyen sorunlar
  Küba'ya boyun eğdiremiyorlar!
  Sağlık-İş Genel Başkanı'nın incileri ve sendika ağalarının gerçeği
  Faaliyetlerden...
  İşbirlikçi olmak istemedim
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Bu çürümüş köhne düzeni yıkmalıyız!

Merhaba dostlar,

Burjuvazi, egemen sınıf olmanın doğası gereği, daha fazla artı değer ve rant elde etmek için ezilen sınıfa her zamankinden daha pervasızca ve vahşice saldırıyor; yıkım programlarını bir bir hayata geçiriyor. Bugün işçilerin önemli bir kısmı bir kabulleniş ve kadere boyun eğme psikolojisi içinde yaşamaktadır.
Kölelik yasası meclisten geçeli henüz 2 ay olmasına rağmen Doğu Sanayi Sitesi’nde bile uygulamaya geçilmiş durumda. Bizzat bununla karşı karşıya kalan bir genç işçi olarak çalıştığım işletme üzerinden durumu örneklendirmeye çalışacağım.

Yoğunlaşmış saldırılarla karşı karşıya olduğumuz bu dönemde çok az tepkiyle karşılaşan patronlar artık gerçek yüzlerini ortaya sermiş durumdalar. İşe ilk başladığım gün direkt olarak “karşılıklı güven” bahanesi! ile istifa dilekçemi imzalattılar. Karşıma koyulan anlaşma metninin maddeleri ise; hafta tatillerinin haftanın istenilen bir gününde verilmesi, ödünç işçi olarak başka işyerine verilme, 8 saatlik yasal iş gününün kaldırılması, ücretsiz izin, deneme süresinini 2 ay olması gibi yeni “iş yasasıyla” gelen uygulamaları içermekteydi. İstisnasız tüm maddeler işçileri düzenin çarkları arasında biraz daha ezmekte, patronlara ise daha fazla kâr elde etmenin yolunu açmaktadır. Çalıştığımız işletme çoğu işletmede yaşanan sorunları içinde barındırıyor. İşçiler gerçekten de patron taraından sindirilmiş ve korkaklaştırılmış bir durumda. Her an her yerde gözleri patronu arıyor, işlerini kaybetme korkusuyla. Yeni işe başlayan işçilere devamlı uyarılar, işten atma tehditleri yapılıyor. Yemek sorunu, ulaşım sorunu gibi daha birçok sorun...

Bunca zorluğu iliklerine kadar hissediyor işçiler. Hepsinin yüzünde ezilmişlik çok rahat bir şekilde okunabiliyor. Genel olarak çoğunda öfke var. Bunun doğal bir sonucu olarak kısmen de olsa bir şeyler yapılması hususunda düşünceler ortaya çıkabiliyor.

Sabır taşı artık çatlıyor. İşçilerin her geçen gün biraz daha duyarlı hale geldiği, gözlerinin önündeki sis perdesinin biraz daha kalktığı açıktır. Sınıfın ve toplumun öncüleri olarak bizim görevimiz yeni yeni filizlenen kitle hareketini büyütmek, işyerlerinde bağımsız taban örgütlülüklerini oluşturmak, bu öfkeyi devrimci bir mücadeleye kanalize etmektir. Gaspedilen tüm demokratik haklarımızın mücadele edilerek alınacağını işçilere göstermeliyiz. Nihayet işçi sınıfının önderliğinde bu çürümüş, köhne düzeni tarihin kirli sayfalarına gömmeli ve onun yerine proletarya iktidarını kurmalıyız.

Marmara Sanayi Sitesi’nden genç bir işçi



Kürt sorunu ve Evrensel’in “sınırı”

Kürt ulusal hareketinin devrimci bir çizgide mücadele yürüttüğü dönemde, reformizm Kürt hareketiyle arasına belli bir mesafe koyuyordu. Bu mesafe PKK’nin çözümü tamamen düzen içi kanallarda arama yolunu tutması ile birlikte hızla kısalmaya başladı. Çeşitli ittifaklar, ulusal demokratik haklara, barış talebine tam destek, aradaki mesafeyi giderek kapattı. Hatta bu taleplere karşı özel bir hassasiyet de gelişti; anadilde eğitim, Öcalan’ın tecridi, af gibi konularda tam bir uyum ortaya çıktı.

30 Temmuz Pazar günlü Evrensel’de yayınlanan Yücel Sarpdere imzalı yazı bu yönden oldukça dikkat çekici. Yazar Kürt sorununun ABD ile değil Kürtlerle çözülmesi gerektiğini savunuyor ve etnik bir takım haklar verildiği koşullarda herhangi bir sorun kalmayacağını söylüyor:

“Kürt sorunu ABD’nin değil Türkiye’nin sorunu”, “Böyle yapmakla Türkiye emperyalizmin böl yönet politikalarına kendi eliyle güç vermiş olmuyor mu?”, “Kaldı ki Kürt hareketine asıl damgasını vuran şey, ayrılıkçılık değil, dil, kültürel vb. taleplerle sınırlı bir demokrasi mücadelesidir.” “Türkiye, başına bir kez daha çorap örüyor. Kendi Kürt’üne güvenmiyor, kalkıp Amerika’ya güveniyor! Kendi işini kendi görmüyor, al benim taşımla kafamı yar diyor.”

Bu söylenenler Türkiye burjuvazisine bir çağrıdır. Aynı zamanda ulusal soruna ne kadar sığ, çarpık ve şoven baktıklarının bir ifadesidir.

Bu söylenenler düzen cephesinden doğru olsa bile Kürt halkı açısından durum böyle midir? Böyle olmaması bir yana, bu şekilde bir benzetme yaparak yazar, Kürt halkına karşı onursal bir sorun yaratmaktadır. “Sınırlı bir demokrasi mücadelesi”! Korkulacak herhangi bir şey yoktur, sorun etnik taleplerden ibarettir, Misak-ı Milli sınırları tehlikeye girmiyor!

Denilmek istenen ve özellikle “sınırlı” kelimesinde saklı olan, esasta kimseye zararı dokunmayacak bir Kürt hareketidir. Bunları çözdüğünüzde “başınızı ağrıtan” bir Kürt sorunu da kalmaz denilmektedir.

D. Ali



Lise çalışmasının önemi...

Bence lise çalışması mücadelede belirleyici olmasa da önemli bir role sahiptir.
Çünkü insanlar çevreyi, doğayı, dünyayı ve hayatı bu dönemde tam olarak algılamaya başlarlar. İnsanlar bu dönemde kendilerini yönetenleri, dünyaya hükmedenleri sorgularlar. Şu an yaşadığımızdan farklı, tamamen eşit, ezen-ezilenin olmadığı bir dünyanın varolabileceğini öğrenmeye başlarlar. Bu yüzden lise çalışması mücadeleye katkı sağlayacak bir araçtır. Lise çağlarında insanların omuzlarına çok fazla yük binmediği için rahatlıkla zamanlarını kendilerini geliştirmeye ayırabilirler. Öğrendikleriyle kendilerini mücadeleye ve hayata daha sağlam hazırlayabilirler. İnsanın hayatında bundan fazla bilgiye açık olabileceği, bundan daha iyi çarpıklıkların üzerine korkusuzca gidebileceği bir çağın olmadığını düşünüyorum. Eğer biz insanlara bu en açk oldukları zamanda gidip bu düzenin bozukluklarını, bu hayatın daha güzel olabileceğini anlatmazsak başka ne zaman anlatabiliriz?

İnsanların kafasında anti-komünist düşünceler olacaktır. Bu normaldir çünkü ülkemizde onyıllardır anti-komünist propagandalar yapılmaktadır. Kafasında henüz hiçbir şey şekillenmemiş ve kendini tamamen derslere vermiş asosyal bir lise öğrencisine, öğretmeni; “çocuklar dünyada komünizm yoktur, zaten olamaz. Bunlar üçbeş kişinin hayalidir...” deyince, o insan komünizmi sorgulamaz, sadece onun kötü olduğunu sanır, çünkü ona bu öğretilmiştir. Bizim görevimiz elimizden geldiğince bu insanlara doğruları anlatmaktır. İnsanlara yaklaşmaktan ve tartışmaktan korkmamalıyız. Onlara öğretilmiş dogmaları yıkmak zor olacaktır, ama haklı olmanın ve gerçekleri anlatmanın verdiği güvenle insanlara yaklaşmalıyız. İnsanlara okumaları için kitap, dergi vs. verebiliriz, ama onlara kavgamızı anlatmak içi en iyi araç iletişim gücümüzdür. İnsanları etkilemenin en iyi yolu anlayabilecekleri şekilde konuşmaktır. Bu yapıldığında, bu gençler kavgamızın nedenlerini anlayacak ve yoldaşlarımız olacaklardır.

Bir liseli/İzmit