8 Mart '03
Sayı: 09 (99)


  Kızıl Bayrak'tan
  Emperyalist savaşın faturasını onlara ödetmek ve hesap sormak için mücadeleyi yükseltelim!
  Savaşı engelleme görevi aksatılmamalıdır!
  Emperyalist savaş bahanesiyle demokratik haklar gaspediliyor, devlet terörü tırmandırılıyor
  Savaş çığırtkanlarının "ulusal çıkar" yalanı
  Ordu Pentagon'un, ekonomi İMF'nin emrinde!
  Yeni bir tezkere hazırlanıyor!
  ABD'nin Kürt kartı...
  1 Mart eylemi üzerine...
  1 Mart mitingi ve sendikalar
  1 Mart mitingi ve gençlik...
  Emperyalist-siyonist saldırganlığa karşı bölge halklarıyla dayanışmayı yükseltelim!
  Partiyi her alanda ve her açıdan güçlendirmek için!..
  "Emperyalistler, işbirlikçiler 6. Filo'yu unutmadık!.."
  Beytepe'de 1 Mart çalışması ve eyleme katılım
  ODTÜ'de 1 Mart eylemine yönelik çalışma
  Eylem ve etkinliklerden...
  Emperyalizme uşaklığın utanç fotoğrafı
  8 Mart etkinliklerinden...
  Cenevre'de emperyalist savaşa karşı yürüyüş...
  Cezayir'de iki günlük genel grev
  Tezkerenin reddi ve Güney Kürdistan...
  İnsan haklarına aykırı eğitim mi?
  Geleceği olan bir pazar: Savaş
  Doğan medya neden savaş istiyor?
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
ABD’nin Kürt kartı...

ABD’nin Irak’taki bir takım gruplarla ilişki içerisinde olduğu, Saddam rejimini devirdikten sonra bunlar üzerinden bir yönetim oluşturmayı planladığı biliniyor. Bu çerçevede Talabani ve Barzani yönetimindeki Kürt grupları da ABD planının bir parçası.

Talabani ve Barzani Amerika’nın himayesinde bir Kürt devleti kurmak istiyorlar. ABD ise kendi denetiminde olduğu sürece bir Kürt devleti projesine cepheden karşı çıkmıyor. Hatta zaman zaman Kürtler’i bu konuda adım atmaya teşvik ettiği, ölçülü bir biçimde onlardan yardımını esirgemediği de biliniyor.

ABD elindeki bu Kürt kartını son haftalarda sadece Saddam rejimine karşı değil, aynı zamanda Türkiye’ye karşı da kullanmaya çalışıyor.

Bu boşuna bir çaba değil kuşkusuz. Her zaman söylediğimiz gibi Türkiye, Amerikan emperyalizmine göbekten bağımlı bir ülke. Türkiye’nin dış politikasının esasları Beyaz Saray’dan belirleniyor. Irak söz konusu olduğunda Türkiye’nin ABD politikalarından bir parça ayrıldığı tek konu, denilebilir ki Kuzey Irak’ta kurulacak bir Kürt devletidir. Kendi hakimiyetini tanıdığı sürece ABD’nin Ortadoğu’nun bu bölgesinde kurulacak bir Kürt devletine itirazı yoktur. Oysa Türkiye, Kuzey Irak’ta kurulacak bir Kürt devletini kendi varlığına karşı açık bir tehdit saymaktadır. Kürt devletinin kurulmasını doğrudan bir “savaş sebebi” sayacağını açıkça ilan etmiştir.

Türkiye’nin bu politikası iki tarafa da mavi boncuk dağıtan ABD açısından duruma göre bir zorluk alanı ya da avantaj haline gelebilmektedir. Son gelişmeler ABD’nin Türkiye’ye karşı elindeki Kürt kartını belli bir ustalıkla kullandığını göstermektedir.

Kuzey Irak’ta son günlerde yaşanan bir takım gelişmeler tam da bununla ilgilidir. İlkin iki hafta önce muhalefet grupları ABD’nin himayesinde bir toplantı yaptılar. Bu toplantı sonucunda Türkiye’nin desteklediği Türkmenler muhalefet yönetiminden dışlandı. Hemen ardından Barzani ve Talabani’nin güçlerini birleştirerek Yüksek Liderlik Birliği’ni oluşturdukları haberi geldi. Son olarak da Barzani’nin denetimindeki Erbil kentinde en az 50 bin kişinin katıldığı büyük bir gösteri yapıldı. Bu gösteride Türkiye protesto edildi, Türk bayrakları yakıldı. Tam da bu sıralarda ABD Genelkurmay Başkanı Mayers bir açıklama yaparak, Türkiye’yle ya da Türkiye’siz ABD’nin kuzeyden bir cephe açmaya kararlı olduğunu açıkladı.

Elbette ki bütün bu gelişmelerin arkasında bir biçimde ABD vardı. Tezkere meclise gelmeden önceki günlerde ABD’nin Kürt kartını kullanmaktaki amacı daha çok Türkiye’ye “siz razı olmazsanız ben de Kürtlerle işbirliği yaparım” mesajını vermekti.

Fakat tezkere meclisten döndükten sonra hedefte Türkiye hükümetinden ziyade tezkereye ret oyu veren AKP-CHP milletvekilleri ve savaşa karşı çıkan halk vardı. Bu noktada Türkiye’deki savaş isteyen sermaye sınıfının ve onun borazanı medyanın Kuzey Irak’taki gelişmelere içten içe sevindikleri; bu gelişmeleri yeni bir tezkerenin, dolayısıyla Türkiye’nin savaşa katılmasının olanağı olarak değerlendirdikleri söylenebilir.

Daha çok bu nedenle savaş yanlısı medyada tezkerenin reddi yüzünden Türkiye’nin Kuzey Irak’a giremeyeceği, Irak Kürtleri’nin bundan cesaret aldıkları fikri işlendi. “Kürt devleti kurulabilir. Hatta Kürt devleti ABD’nin tam desteğinde olursa Türkiye ile Amerika bölgede karşı karşıya gelirler.” Günlerdir kamuoyuna bu mesaj verilmeye çalışıldı. Genelkurmay Başkanı’nın son açıklamasındaki “umuyorum ki Amerika ile karşı karşıya gelmek zorunda kalmayız” anlamında sözleri de, savaşa karşı çıkanları Irak Kürtler’i üzerinden hizaya getirme, savaş politikalarına yedekleme amacına dönüktü.

Türkiye’de sermaye sınıfı dışında toplumun hemen tamamı emperyalist savaşa karşı. Hükümeti ve ordusuyla Amerikancı yönetim tüm çabasına rağmen halkı bu savaşın gerekliğine inandıramadı. Son denedikleri yol, savaşta Amerika’ya destek verilmesi karşılığında yüklü bir miktarda para alınacağı, bu paranın ekonomide rahatlama sağlayacağı yalanlarından medet ummaktı. Bu taktik ters tepti. Kan pazarlığı emekçi yığınların tepkisini çekti. Bu düşkünlük ve onursuzluk nedeniyle savaşa, ABD’ye ve onunla pazarlıkları yürüten AKP hükümetine karşı tepkiler daha da güçlenip yaygınlaştı.

Şimdi görünen o ki, Türkiye burjuvazisi de ülkeyi savaşa sokmak için ABD’nin elindeki Kürt kartından medet umar duruma gelmiştir. O nedenle, yeni tezkere gündeme geldiğinde “Türkiye’ye dönük Kürt devleti tehdidi”nin savaşa girmenin en temel gerekçesi olarak sunulmasına şaşırmamak gerekir.



CHP redciliği savaş karşıtlığı değildir...

Şovenist kışkırtmacılık barışın değil
savaşın yolunu açar

Tezkerenin reddi nasıl ki Türkiye’nin bu savaşa katılmayacağının güvencesi değilse, CHP’nin bu oylamadaki redcilik tavrının da savaş karşıtlığı ile uzaktan yakından bir ilgisi bulunmuyor.

CHP diyor ki; Amerikan askerini almayalım ama Türk askerini gönderelim. Asker gönderilmesini istediği yer komşu bir ülkenin toprakları. Üstelik bu, emperyalist kudurganlığın bugünkü hedefi konumunda bir komşu. Saldırının her an başlayabileceği ihtimali karşısında tetikte, cevap vermeye hazır durumda. Hem de sadece devlet örgütü ve gücüyle değil, halk olarak toptan bir hazırlık, bir hassasiyet had safhada. Savaş bir kez başladığında ülkesine kasteden düşmanın nereden geldiği ve kim olduğu artık anlamsızlaşır. Emperyalist işgal saldırısına uğramış bir ülke insanı için savaş, artık son derece haklı, meşru, daha ötesi bir varlık-yokluk sorunudur.

Siz böyle bir ortamda, bu koşullar altındaki bir ülkeye asker göndermekle emperyalist saldırıya eklemlenmek dışında hiçbir şey yapmış olmazsınız. Dolayısıyla o halktan buna denk düşen yanıtı da alırsınız. Emperyalist işgalcilere nasıl muamele gösteriyorlarsa, doğal olarak size de aynı muameleyi göstereceklerdir. Bu, sorunun bir yanı.

Diğer yandan, Amerikan emperyalizminin, siz tümüyle onun emri altına girmediğiniz sürece, kendi talan sofrası olarak gördüğü bir bölgeye girmenize izin vermesini bekleyemezsiniz. Eğer Irak’ın parçalanması ve yağmalanması planlarının içinde, kendine bağımlı bir “bağımsız Kürt devleti” projesi de varsa ve yarın (zaten tüm altyapısı bugünden hazırlanmış olan) Kürt devleti ilan edilirse, aynı “yiğitliği” sürdürebilecek, yani “milli menfaatleriniz” için ABD ile savaşmayı göze alabilecek misiniz? Mazlum Kürt halkına karşı gösterdiğiniz kabadayılığı efendinize karşı da gösterebilecek misiniz? Bu soruların yanıtı, devlet açısından da, devlet partisi CHP açısından da olumsuzdur.

Dün de böyle olmakla birlikte, Türk ordusunun Kuzey Irak’ta varlığı bugün çok daha fazla Amerikan onayı ve desteğine bağlıdır. Bu, bu kadar açık olduğuna ve CHP kurmayları da aptal olmadığına göre, tutumlarının bağlanabileceği tek yorum, savaşa katılmanın gerekçesini pekiştirmek olabilir:

Devlet partisi CHP aslında halkımızla aynı fikirde, yani savaşa karşıdır. Öyle ki, tezkereyi bile engellemiştir. Ne var ki ona göre, “milli menfaatlerimiz” savaşın dışında kalmamıza imkan tanımamaktadır. Eğer Türkiye bu savaşı karşıdan izlerse bölünme tehlikesi büyüktür. Kuşkusuz bunu da göze alamayız. Yani, istemesek de savaşmak zorundayız. Yani, Amerika için değil, kendimiz için... İşte kitlelerin “Amerikan askeri olmayacağız!” şiarıyla yükselttiği savaş karşıtlığına CHP cephesinden hazırlanan tuzağın açılımı bundan ibaret.

Çünkü CHP herkesten daha iyi biliyor ki, Türkiye’de, savaş gibi son derece hassas, önemli ve temel bir konuda karar verme yetkisi hükümet ve TBMM gibi “gelip-geçici” kurumlara bırakılmaz. Çok daha tali konularda bile söz ve karar yetkisini elinden bırakmayan MGK, hiç kuşkusuz, savaşa ilişkin kararı da çoktan vermiş durumdadır. Hükümete ve meclise düşen, hep olageldiği gibi, bu karara siyasi bir kılıf giydirmek ve siyasal sorumluluğunu üstlenmektir. Konu gündeme geldiği günden itibaren süregiden görüşmelerin, yapılan hazırlıkların, değişik biçimlerde ortaya konan tutumların da gösterdiği gibi, karar savaşa katılma yönündedir. Sokaktaki vatandaşın bile görebildiği bu açık beyanın CHP kurmayları tarafından görülmeme ihtimali düşünülemez. Aynı ihtimal dışılık, CHP’nin devlet (MGK) ararlarına aykırı davranabilmesi konusunda da geçerlidir.

Dikkat edilirse, CHP’nin savaşa ilişkin tüm iddiaları, tüm söylemleri generallerinkiler ile paralel gitmektedir. Bu açıklama ve ithamların merkezini, Kürt düşmanlığı üzerine inşa edilmiş azgın bir şovenizm oluşturur. CHP’nin barış savunuculuğu da, savaş borazanlığı da aynı argümanlarla yüklüdür. Aslında, barış yanlısı demagojilere CHP ideolojisinde tek bir görev yüklenmektedir; şoven saldırganlığına perde işlevi görmesi.

CHP generallerle ve tüm faşist, gerici partilerle bir ağızdan, Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurulma ihtimalini “savaş gerekçesi” saydığını ilan ediyor. Bunun anlamı son derece açıktır. Kürt sorunu varlığını koruduğu sürece CHP’nin barıştan yana olması ihtimal dışıdır. Çünkü sorun çözülmediği sürece Kürt devleti kurulma ihtimali de varlığını koruyacaktır. Dolayısıyla CHP olsa olsa savaş kışkırtıcısı ve örgütleyicisi olabilir.