25 Ocak '03
Sayı: 04 (94)


  Kızıl Bayrak'tan
  Emperyalist savaş karşıtı mücadelenin güncel sorunları ve görevlerimiz
  Kapalı kapılar ardında hazırlıklar ve pazarlıklar kesintisiz sürüyor!
  Savaş karşıtı eylemlerden...
  TÜSİAD resmi politikayı açıkladı: Savaşa katılmamız gerek!
  Barışın güvencesi saraylar değil, sokaklardır!
  Ankara BES 1 No'lu Şube Başkanı Fikret Aslan'la savaş üzerine konuştuk...
  Dünya halkları savaşa ve saldırganlığa karşı ayakta!
  Savaşa karşı omuz omuza!
  Amerikancı medya savaş kışkırtıcılığına devam ediyor!
  AK Parti düzenin pislikleini aklamaya devam ediyor!
  Ciddiyetsizliğin son perdesi/5
  Özelleştirme emperyalizmin dünyayı köleleştirme planlarının bir parçasıdır
  Onurlu bir yaşam için mücadele saflarına!
  Tekstil-konfeksiyon işçilerinin durumu...
  Küçük-burjuva devrimciliği ve sınıf çalışması
  Emperyalist savaş ve emperyalist çıkarlar
  Sorular, sorular...
  İÜ'de bir dönemin ardından...
  İKE etkinliklerinden...
  M. Suphiler'in ruhuyla emperyalist savaşa karşı mücadele...
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Sorular, sorular...

Serhat Ararat

Gerçekliği ve onun ardındaki temel nedenleri kavramanın yolu, doğru sorular sorabilmek ve bu soruların yanıtlarını bulana veya alana kadar ısrarla bu soruların üzerinde durmaktan geçer...

İmralı gerçekliğini, İmralı merkezli gelişmeleri anlamak çok mu zor?

Bu soru çok önemli.

Neden?

Yanıtı çok basit: Çünkü İmralı ve İmralı eksenli gelişmeler, Kürtler’in düşünsel ve politik süreçlerini doğrudan etkisi altında tuttuğu ve bunu değişik yöntemlerle sürdürdüğü için!.. Başka ve yaygın deyimle, “gündemi belirlediği” için!..

Anlamak tek başına yeterli mi? Anlama eylemi somut bir tavır alma eylemi ile bütünleştirilmediğinde bu anlamanın herhangi bir anlamı olabilir mi?

Anlama, sürekli bir düşünsel eylem sürecidir! Sorular, doğru sorular da bunun motoru!

Dolayısıyla ilk algı ve kavrama ile sınırlı kalmamak, bu eylemi yaşamın diyalektiği ile paralel yürütmek gerekir... Anlama eylemini somut bir duruşa dönüştürmek ve bunu sürekli kendi içinde büyüyen sürekli bir pratik eylem çizgisine dönüştürmek devrimci politikanın temel konusudur!

“Bizde” bu birbirine sıkı sıkıya bağlı iki yan da çok eksik. Kuşkusuz eksiklik, salt zihinsel tembellikle, politik ataletle açıklanmayacak kadar kapsamlı politik, toplumsal ve sosyo-psikolojik nedenlere sahiptir.

Doğru sorular sormak, bu soruların makul yanıtlarını alana veya bulana kadar kovalamak, her şeyden önce düşünsel özgürlükle doğrudan ilişkilidir! Neden gerçekleri derinlemesine çözümlemek ve kavramak için can alıcı sorular sormuyoruz? Neden soru sorma, kafamıza yatmayan, kafamızda fırtınalar yaratan gelişmelerle ilgili sorular sormuyoruz, soru sorma cesaretini neden gösteremiyoruz?

Bu soruların yanıtları düşünsel özgürlük ve düşünsel kölelik ikileminde gizli!

Çeyrek asırlık çok yönlü bir mücadele verdik, çok ağır bedeller ödedik, sayısız deneyim kazandık, önemli bir değerler birikimine ulaştık. Ama şu soru çok önemli:

Ne kadar özgürleştik?

Eski tanrılarımızı sorgulayamıyorduk, putlarımızın önünde secdeye geliyorduk, aklımız sayısız tabu ve yasakla tutsak alınmıştı. Sonra bütün tanrıları, putları, tabuları, yasakları sorguladık; bununla yetinmedik, bu sorgulamamızı eylemli bir çizgiye dönüştürdük. Böylece belli ölçülerde özgürleştik, eleştirel aklımız daha da gelişti, aklımızın sorgulama alanı genişledi. Ancak bu, kesin ve tam bir kopuş değildi. Eleştirel aklımızın girmediği alanlar vardı, dahası yeni girilmez alanlar yarattık. Bunu “özgürleşme” adına, “Özgürlük hareketi” adına yaptık. Bu, aynı zamanda yeni tanrılar, yeni putlar, yeni tabular, yeni kültler, yeni dokunulmazlıklar yaratmak anlamına geliyordu. Bu, bir bakıma “bizim” “yeni” “Ortaçağ”ımızdı. Biraz eleştirel yetenek kazanmaya başlayan, soru sorma ve sorgulama gücü ve cesareti kazanan aklımız yeni prangalarla bir kez daha sakatlandı, özgürleşme süreci tersine çevrildi. Çok temel, çok yaşamsal sorular soramaz olduk, daha da önemlisi bu büyük bir yanılsamaydı, her gün kendini üreten bir yanılsamaydı, başta kendimizi ve tüm toplumu tutsak alan bir yanılsamaydı... Soru sormayan, çelişkili gelişmeleri ve duruşları anlamaya çalışmayan yığınlara dönüştürüldük... Ne yazık, Kuzey Kürdista’da egemen olan zihinsel ve politik pratik süreç bu... Biraz açalım mı?

15 Şubat 1999 tarihinde A. Öcalan yakalandığında hemen hemen herkes ve her çevre nefesini tutmuş gelişmeleri, onların seyrini merakla beklemeye başladı. Acaba ne olacaktı? Öcalan nasıl bir tutum alacaktı? Devletin yaklaşımı ne olacaktı? Kürt hareketinin bundan sonraki kaderi nasıl bir biçim kazanacaktı? Ve daha bir dizi soru... Kısa bir süre sonra İmralı’nın üstündeki sis perdesi aralanmaya başladı ve anılan soruların yanıtları da belirginleşti. Öcalan avukatlarıyla ve ailesiyle görüşmeye başladı, “dışarıyı” mesaj, mektup ve talimat bombardımanına tabi tuttu. Bu, ilginç, dikkat çekici ve şaşırtıcı, kuşkulu bir durumdu. Öcalan, bir kontrgerilla merkezine kapatılmasına, kesin tecrit ve denetim sağlanmasına rağmen “Partisini” yönetmeye devam ediyordu! Beyinlerde şimşek gibi çakan ve yanıtını arayan can alıcı soru şuydu:

Neden?

N-E-D-E-N?

Neden?

Bunca gürültülü bir operasyonun ilk amacı Öcalan’ı örgütünü yönetme olanak ve koşullarından yoksun bırakmak değil miydi? Ancak, İmralı’ya kapatılan Öcalan, örgütünü hemen hemen dışarıdaki gibi yönetmeye devam ediyordu. Başta bu duruma çok şaşıran, anlamakta güçlük çeken bazı Türk burjuva yazarları, “acaba bir çıkarma da İmralı’ya mı yapsak” diye gerçekleştirilen operasyona atıfta bulunuyor ve şaşkınlıklarını ironik bir dille ifade ediyorlardı?

En demokratik yönetim bile böyle bir olanağı ve ortamı sağlayamayacağına göre, neden Öcalan’ın PKK’yi yönetmesine, rapor-talimat sürecinin işlemesine izin verdiler? Neden?

PKK ve onun etkisindeki Kürtler’in dışında hemen hemen herkes bu soruyu sordu ve yanıtını vermekte de güçlük çekmedi. Ama bu soruyu sorması gerekenler ve ısrarla bunun üzerinde durması gerekenler bunu yapmadılar, bir-iki homurtunun dışında her şeye eskisi gibi sürdü. Bu soruyu sormak ve yanıtını kavramak için çok yüksek bir politik bilince ve deneyime gerek yoktu. Az çok düşünen bir beyin bu sorunun işaret ettiği gerçekliği kavramakta güçlük çekmezdi.

Açık ki İmralı’ya kapattıkları Öcalan’a partisini yönetmesine izin vermelerinin tek bir nedeni vardı: Devlet, onun gerçek iktidar gücü Genelkurmay, Öcalan’ın PKK’yi ve onun üzerinden Kürtleri yönetmesini istiyordu, çünkü, Öcalan’ı mutlak anlamda teslim almıştı, Öcalan’ın teslimiyetini PKK ve Kürtler’in teslimiyeti haline getirmek istiyordu. Bu, açık ve belgeliydi. Öcalan, devlete hizmet etmeyi bundan sonraki yaşam ve politik çizgisinin temelini oluşturduğunu sayısız kez açıklamıştı!..

Bugün ise Öcalan, avukatlarıyla ve ailesiyle görüştürülmüyor. Fakat tecride dönük kampanya ise 3 Kasım seçimlerinin hemen ardından gündeme getirildi. Bu kampanya çok demagojik, saptırmalı ve dikkatleri yanlış yönlere çekici bir tarzda sürdürülüyor. Bu saptırıcı kampanyanın birçok kuşkulu boyutu var, aydınlanması gereken bir çok yönü var. Ancak bunların üzerinde durmak bu yazımızın konusu değildir. Sorulması ve üzerinde durulması gereken soru şudur:

Daha düne kadar örgütünü yönetmesine izin veren, bunun sayısız olanağını sağlayan devlet, bugün neden tam tecridi uyguluyor? Neden? Bu tecrit hangi politik yönelimlerine oturuyor ve ne kadar sürdürülecek? Bu mutlak tecridi dün de uygulayamazlar mıydı? Dünkü yaklaşımı ile bugünkü yaklaşımı arasında bir çelişki var mı? Peki, bütün bu gelişmelerde Öcalan’ın rolü ve duruşu nedir? Öcalan devlete hizmet etmekten vaz mı geçti? Sorular daha da çoğaltılabilir, ancak gerçeklik üzerinde düşünmek ve onu bütün boyutlarıyla çözümleyip kavramak açısından bu sorular yeterlidir.

Şimdi kısa kısa yanıtlar...

Devletin Öcalan’ın örgütünü yönetmesine izin vermesi ve olanaklar tanıması ile bugün tam tecrit uygulamasını gerçekleştirmesi tutumu arasında hiçbir çelişki yoktur; aynı yaklaşımın farklı zaman ve ihtiyaçlara göre biçim kazanmasından başka bir şey değildir. Ortada bir oyun var, Kürtler ve devrimci değerleri, devrimci potansiyeli üzerinde oynanan bir oyun. Dış politikaya, ABD ile Irak savaşı ekseninde yaşanan çelişkiler konusuna kadar uzanan boyutları var. Tasfiyeciliği derinleştirme hedefiyle ilgili boyutları var...

İhanetin ödüllendirildiği görülmüş müdür? Tarih kayıtlarında böyle bir şey var mı? Öcalan ihanet etti diye, başka bir ifadeyle devlete hizmette kusur işlemedi diye devlet kendisini ödüllendirecek değildi! TC, olaya sadece dar ve basit intikam mantığı ile bakmaz, bakmıyor. Esas olarak stratejik çıkarları ve beklentileri çerçevesinde olaya yaklaşır, kısa ve uzun vadeli mesajlarını çok net vermeye özen gösterir. TC geleneksel çizgisinden taviz vermek istemediğini, bu konudaki kararlılığını kendisine yapılan bunca “hizmet”e rağmen her fırsatta kanıtlamak istiyor. Yani TC bildiğimiz TC!.. Ama İmralı Partisi KADEK ise zavallıları oynuyor... “Savaşırız ha..., sorumluluk sizde olur” gibi içi boş tehditleri tekrarlayıp duruyorlar. Utanç verici teslimiyet ve tasfiye sürecini “barış” olarak adlandırıyorlar ve suçlarınıdaha da ağırlaştırıyorlar. Oysa blöf yaptığınız TC, herşeyinizi bilmiyor mu? Beyniniz ve yüreğiniz onların avuçlarında değil mi? Sıfır iradeye sahip olduğunuzu onlardan daha iyi bilen var mı?

TC, fiziki tasfiye de dahil çok yönlü tasfiye sürecini, çürüterek, özünü boşaltarak ve bir daha ayağa kalkamayacak hallere sokarak sonuna kadar götürmek istiyor. KADEK de tüm demagojik laflarına ve kampanyalarına rağmen bu sürecin diğer bir asli unsurudur! Bu gerçeklik bu kadar basit ve yalındır! Ama gerçekliğin tümü ise çelişkili, karmaşık ve çok yönlüdür!...

Gerçekliği kavramak ve bu doğru kavrayışı ulusal kurtuluş mücadelesinin devrimci yürüyüşüyle birleştirmek çok önemlidir! Bu, öncelikle İmralı Partisi KADEK sultasından kurtulmaktan geçer! Yoksa çok yönlü tasfiye ve çöküş sürecinin önünü almak mümkün mü?