25 Ocak '03
Sayı: 04 (94)


  Kızıl Bayrak'tan
  Emperyalist savaş karşıtı mücadelenin güncel sorunları ve görevlerimiz
  Kapalı kapılar ardında hazırlıklar ve pazarlıklar kesintisiz sürüyor!
  Savaş karşıtı eylemlerden...
  TÜSİAD resmi politikayı açıkladı: Savaşa katılmamız gerek!
  Barışın güvencesi saraylar değil, sokaklardır!
  Ankara BES 1 No'lu Şube Başkanı Fikret Aslan'la savaş üzerine konuştuk...
  Dünya halkları savaşa ve saldırganlığa karşı ayakta!
  Savaşa karşı omuz omuza!
  Amerikancı medya savaş kışkırtıcılığına devam ediyor!
  AK Parti düzenin pislikleini aklamaya devam ediyor!
  Ciddiyetsizliğin son perdesi/5
  Özelleştirme emperyalizmin dünyayı köleleştirme planlarının bir parçasıdır
  Onurlu bir yaşam için mücadele saflarına!
  Tekstil-konfeksiyon işçilerinin durumu...
  Küçük-burjuva devrimciliği ve sınıf çalışması
  Emperyalist savaş ve emperyalist çıkarlar
  Sorular, sorular...
  İÜ'de bir dönemin ardından...
  İKE etkinliklerinden...
  M. Suphiler'in ruhuyla emperyalist savaşa karşı mücadele...
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 

Ciddiyetsizliğin son perdesi/5

Reformist solla ortak zeminde buluşma

Parlamento seçimleri, ciddi bir siyasal partinin düzen karşısındaki yerine olduğu kadar, onun tüm öteki partilerle ilişkilerine de önemli açıklıklar getirebilen temel önemde bir siyasal olaydır. Bu, devrimci olmak iddiası taşıyan partiler için özellikle geçerlidir. Zira burjuva politikası, doğası gereği, tümüyle kitlelerin aldatılmasına, bu çerçevede yalana, demagojiye ve binbir türlü oyuna dayanır ve seçimler döneminde bu özellik kendini daha kaba ve belirgin bir biçimde gösterir. Seçim başarısı elde etmek üzere her türlü oyuna başvurmak; gerçek programını ve politikasını olduğu kadar niyetlerini ve hesaplarını da gizleyerek ya da bir yana bırakarak, ilkesizce her türlü ilişkiye girmek burjuva politikası için mübah sayılır.

Ciddi ve tutarlı devrimci partiler içinse durum temelden farklıdır. Onlar seçim dönemlerinde kitlelerin karşısına programatik amaç ve hedefleriyle çıkarlar, kitlelere temel ve güncel sorunlara ilişkin bakışlarını ve çözümlerini sunarlar. Duruma göre kurabilecekleri seçim ittifaklarının bunu karartmamasına, kendi konumları ve kimlikleri konusunda kitlelerde herhangi bir yanlış izlenim yaratmamasına, onlara en ufak bir yanlış mesaj vermemesine de özel bir dikkat gösterirler. Devrimci bir parti için seçimler ve parlamento alanındaki mücadele devrime, devrimci sınıf mücadelesinin genel gidişine ve çıkarlarına tabidir. Kurabileceği seçim ittifakları da kesin olarak buna uygun olmalı, bu ilkesel amaca hizmet etmelidir. Parlamento hakkında en ufak bir yanılsama yaratmak bir yana, onun içyüzünün ve gerçek işlevinin teşhiri, kurulacak bir seçim ittifakının da olmzsa olmaz koşulu olmalıdır.

Hiçbir geçici güncel hesap veya kaygı, bu ilkesel tutumun önüne geçemez, bu tutumdan ayrılmada ifadesini bulacak bir oportünizmi mazur gösteremez.

Bu çerçevede 3 Kasım seçimleri, tüm sol siyasal çevreler için olduğu kadar MLKP için de önemli bir siyasal sınavdı. Yine de bunun MLKP için apayrı bir anlamı ve önemi vardı. Zira bu onun 3. kongresi sonrasında karşı karşıya kaldığı ilk önemli siyasal sınavdı. Seçimlerde alınacak tavır ve girilecek ilişkiler, İmralı sonrası gelişmelerin değerlendirildiği bu üst parti platformunda belirginleşen yeni eğilim ve yönelimler konusunda, herkese daha somut ve kesin bir fikir verecekti.

MLKP’nin 3 Kasım seçimleri sınavını nasıl verdiği bugün artık bilinmektedir. O, reformist-parlamentarist solla aynı blok içinde yer almak doğrultusunda açık ve net bir tercih ortaya koymuş, daha en baştan bu niyet ve hedefle hareket etmiş, en son ana kadar da bunun için didinip durmuştur. Ancak kendisini aşan nedenlerden dolayı fiilen bu blokun dışında bırakıldıktan sonradır ki, sözüm ona bağımsız bir platformla ortaya çıkma yoluna gitmiştir. Bu durumda bile reformist-parlamentarist blokla kendi arasına herhangi bir ilkesel ve politik sınır çizmekten özenle kaçınmıştır. Bu kaçınma nedensiz de değildir. Zira seçimlerden önce olduğu kadar seçimlerden sonra da bu blok içinde yer almak onun için değişmez bir hedef olarak kalmıştır. Nitekim bu platformun dışında bırakılmasını seçimlerden önce olduğu kadar sonra da sorun etmiş, bunun müseibi olarak gördüğü partilere bu sınırlar içinde eleştiriler ve sitemler yöneltmiştir.

Bu durumda önemli olan, onun reformist blok içinde yer almak niyet ve çabasıdır. Bunun fiilen gerçekleşmemiş olması, bu niyet ve çabada ifadesini bulan politikanın ilkesel ve politik anlam ve önemini hiçbir biçimde ortadan kaldırmamaktadır. Reformist DEHAP blokunu oluşturan tüm partiler yılların liberal sol partileri olduğuna göre, bunların devrimle, devrimci amaç, hedef ve değerlerle yakından uzaktan en ufak bir ilgileri kalmadığına göre, MLKP’nin bunlarla aynı platformda yer almak yoluna gitmesi ancak kendisindeki çok köklü tutum ve konum değişikliği sayesinde olanaklı olabilirdi. İşin aslında da bütünüyle bu sayede olanaklı olabilmiştir.
İşte bu temel önemde olgu, bizi bir kez daha, üstelik bu kez artık Kürt hareketinin kuyruğunda sürüklenmeyi de aşan bir çerçevede, bugünkü MLKP gerçeği ile yüzyüze bırakmaktadır.

Reformist blokun fikir babaları ve ilk girişimcileri

Öncelikle 3 Kasım seçimleri sürecinde olayların nasıl seyrettiğini dolaysız ve tartışma götürmez tanıklıklarla somut olarak görelim.

21 Eylül 2002 tarihli 27. sayısında ESP’nin “İttifak ve Gerçekler” başlıklı açıklamasına yer veren Atılım’ın konuya ilişkin haber-yorumundan şunları öğreniyoruz: “ESP, gündemde henüz ilerici, devrimci güçlerin ittifağı söz konusu değilken bazı devrimci çevrelerin yanı sıra HADEP, EMEP, ÖDP ve TKP ile görüşmelere başladı.”

Sözü edilen “bazı devrimci çevrelerin” kimler olduğunu, bu görüşmelerin usulen yapılmış olmak dışında bir ciddiyeti bulunup bulunmadığını hala da bilmiyoruz. Ama ortada henüz hiçbir ittifak görüşmesi yokken, ESP adına liberal solun tüm temsilcileri ile bir seçim bloku oluşturmak üzere görüşmelerin yapıldığını böylece öğrenmiş oluyoruz. Bu açıklamayı yapanlar bunda bir sorun görmek bir yana, böyle bir şeyin öncüsü olmayı övünç vesilesi haline bile getirebiliyorlar. Daha sonra DEHAP çatısı altında gerçekleşen reformist bloku ortaya çıkaran sürecin ilk adımlarının bizzat kendileri tarafından atıldığını döne döne vurguluyorlar ve böyle bir blokun dışında bırakılmalarının akıl dışılığına buradan giderek de vurgu yapıyorlar.

Aynı konuda, “Yeniden Atılım Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Çiçek”ten şunları öğreniyoruz: “... Aslına bakarsanız, doğrudan ve düpedüz böyle bir blokun oluşması çalışmasının ilk adımlarını ESP attı, bunu övünmek için söylemiyorum. Daha SDP kurulmamıştı henüz, EMEP ile HADEP arasında bu tür görüşmeler yoktu henüz. TKP ile ÖDP ile de aralarında görüşmeler yoktu henüz. ESP temsilcileri bütün bu partilere seçimlerde anlamlı bir ittifakın nasıl olabileceğini, hangi içerik ve işlev kapsamında olabileceğinin teklifini götürdü ama böyle bir eğilim ortada henüz yoktu. Sonradan oluşturulması çok güzel bir şey. Ama nasıl oluyor, içerisinde SHP’nin olmadığı bir ittifakta yer almaya hazır olduğunu açıklayan ESP bu blokta niye yer almadı? Neden bu bloku uranlar ESP’nin bu blokta yer almasını sağlayamadılar, niye böyle bir kuvvet bölünmesi oldu? Bunun herhalde ciddi ve inandırıcı bir açıklamasının olması gerekir.” (Özgür Radyo’nun 11 Kasım 2002 tarihli haber metninden.)

“Yeniden Atılım Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni”, reformist partiler eksenine dayalı böylesi bir blok için ilk düşünce ve girişimlerin ESP’den geldiğini, ESP temsilcilerinin “bütün bu partilere seçimlerde anlamlı bir ittifak” kurmak üzere ilk önerileri götürdüğünü, sonuçta böyle bir ittifakın gerçekleşmiş olmasının “çok güzel bir şey” olduğunu söylüyor ve tüm bu emeklerine rağmen fiilen blokun dışında bırakılmalarına sitemler yağdırıyor.

Düşünün ki tüm bunlar, kaba reformist kimliği daha en baştan belli ilkesiz DEHAP blokunun, seçim sürecinde sergilediği ölçüsüz parlamentarist yaygaralarıyla iyice rahatsız edici bir görünüm kazandığı bir evrenin ardından söylenebiliyor. Fakat bizi burada şimdilik bu değil, reformist partiler eksenine dayalı bir seçim ittifakı çizgisinin bizzat ESP tarafından gündeme getirilmiş olması ve “Yeniden Atılım Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni”nin seçim sonrasında bile bu çizgiyi ve onun gerçekleşmiş biçimi olarak DEHAP blokunu bu denli kesin sözlerle olumlaması/savunması ilgilendiriyor. Burada DEHAP blokuna politik içerik ve amaçlar yönünden bir itiraz yok. Blokun ilkesizliği, kaba reformist kimliği, gizlemek ihtiyacı duymadığı gibi sol üzerinden yeni bir tasfiyeci cereyana da dönüşt¨rmeye çalıştığı parlamentarizmi, bütün bunlar ESP’yi, Atılım’ı ve onun genel yayın yönetmeni “gazeteci Çiçek”i rahatsız etmiyor. Onlar için tek sorun kendilerinin, üstelik onca istek ve emeklerine rağmen, bu blokun dışında bırakılmış olmalarıdır. Tek itiraz/eleştiri noktaları, ESP’nin fiilen bu blokun dışında kalması/bırakılmasına, bundan doğan “kuvvet bölünmesi”nedir.

ESP blok içinde yer almak istedi,
fakat dışında bırakıldı!

“Yeniden Atılım Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni”nin seçimlerden sonra dile getirdiği bu görüşler, daha seçimler öncesinde ESP ve Atılım tarafından kamuoyuna yapılan temel önemde açıklamalarda da aynı açıklıkla yer almaktadır. Atılım, ESP’nin “İttifak ve Gerçekler” başlıklı açıklamasını konu alan haberini, şu alt spotla sunuyordu: “ESP’nin Emek, Barış ve Demokrasi Bloku’nda yer alamaması, söz konusu ittifakın bileşenlerinin politik ciddiyetten uzak olmaları nedeniyledir.” Blok dışında kalmasının ESP’nin iradesi ve tercihi dışında ortaya çıkan bir durum olduğu, özellikle öne çıkarılmış bu vurgu üzerinden daha ilk adımda dikkatlere sunuluyor. Bu önemli nokta, Atılım’ın aynı sayısının başyazısında ayrıca vurgulanıyor. “Politik Ciddiyet ve Sorumluluk” başlıklı başyazıdan okuyoruz:

“Karayalçın ile anlaşılamayacağı kesinlik kazandıktan sonra, Emek, Barış ve Demokrasi Bloku ile ESP’nin ittifak yapması beklenen bir gelişmeydi. Tamamen olanaklı görünen bu ittifakın sağlanamamış olması, açıklama ve izah gerektiren, gerçekten düşündürücü bir durumdur. Ama öyle görünüyor ki, blok ya da bloku oluşturan partilerin her biri, sorumluluğunu taşıdıkları bu durumu açıklama gereği bile duymuyorlar. Oysa HADEP ve EMEP’in bu konuda kendi tabanlarına ve kamuoyuna açıklayacakları bir şeyleri olmalıdır.” (Sayı: 27, 21 Eylül 2002)

Yorum gerektirmeyen bu sözlerden çıkan sonuç, politik içerik ve amaçlar yönünden “tamamen olanaklı görünen” bir ittifakın, tümüyle, öteki partilerin sorumsuzluğunu yansıtan pratik nedenlerden dolayı gerçekleşmemiş olmasıdır. ESP’nin sözü geçen açıklaması bu sonucu ayrıca ve tam da bu biçimiyle özetliyor: “Sonuç olarak ESP’nin ittifakın dışında kalması sorumluluğu, bloku oluşturan gruplara aittir. ESP bu durumun ortaya çıkmasından sorumlu değildir.”

Bütün bunlardan sonra sıra, kendi iradesine ve tercihine rağmen ESP’nin neden blok dışında bırakıldığına geliyor. Buna ilişkin bilgiyi de yine dolaysız tanıklarla görelim. “İttifak ve Gerçekler” başlıklı ESP açıklamasından okuyoruz:

“SHP ve ÖDP’nin ittifakta yer almayacağı kesinlik kazanmasının ardından, bu kez ittifak adına EMEP devreye girdi. EMEP yöneticileri tarafından, ‘Tamam, artık SHP tamamen çekildi. Ama biz de listeleri oluşturduk. Siz de sıra yer tartışması yapmadan gelin bu ittifakta yer alın’ biçiminde bir görüş ESP’ye bildirildi. ESP bu tür bir öneriyi ciddiyetten uzak bulduğunu belirterek, ‘Bağımsız adaylık başvurusu yapılan illerdeki adaylarımız listelerden gösterilsin. Bizi ittifaka dahil etme çabanız anlamlı bir biçimde teklifinize de yansısın’ talebi görüşmecilere bildirildi. Fiili olarak eşit bir taraf olduğunun kabul edilmesini isteyen ESP, somut olarak da iki kişinin listelerin ilk sıralarında gösterilmesini önerdi. Makul ve mütevazi bu öneriye ittifakın yanıtı ‘Üç ilde en alt sıralarda yer açabiliyoruz’ biçiminde oldu. ESP ittiak yetkililerine, ‘Bizim kimseye yamanmak gibi bir niyetimiz yok. Karayalçınlar’ı kazanmak için gösterdiğiniz emeğin binde birini bile devrimci, ilerici güçleri birleştirmeye harcamadınız’ eleştirisini yönelterek, sunulan gayrı ciddi öneriyi kabul etmeyeceğini bildirdi.” (Atılım, sayı: 27, 21 Eylül 2002)

Atılım’ın konuya ilişkin başyazısı ise gelişmelere ilişkin olarak şu bilgiyi veriyor:

“Karayalçın ve SHP ile flörtten vazgeçildiği taktirde ESP’in blokla seçim ittifakı kurmaya hazır olduğu bilindiği için, ESP bloka katılmaya çağrıldı. Fakat çağrı sahiplerinin gerekli ciddiyet ve sorumluluktan yoksun oldukları çok geçmeden bir kez daha açığa çıktı. Fiilen eşit bir taraf olarak kabul edilmesi gereken ESP, blok içinde kendi aralarında anlaşmış tarafların politik keyfiyetinin muhatabı yapıldı. ESP bloka katılmaya çağrılıyor, ama YSK’ya başvurmuş bulunan ESP adaylarına listelerde yer açılmasına yanaşılmıyordu.”
Bütün bu açıklamaların ışığında son derece açık bir tablo ile yüzyüzeyiz. Başlangıçta ESP’nin blok dışında kalması, yalnızca “Karayalçın ve SHP ile flörtten” dolayıdır. (Bu kadarlık bir muhalefetin hiç değilse başlangıçta EMEP’ten de geldiğini biliyoruz). Bundan vazgeçildiği bir noktada ise ESP için, birlik yapılacak muhataplar ve politik platform yönünden artık geriye bir sorun kalmıyor. Tüm sorun, düzenlenmiş bulunan listelerden ESP’ye hiç değilse iki kişilik bir yer açılmamasından doğuyor. Bu yapılabilse, ESP ve Atılım payına ortada hiçbir sorun kalmayacak, liberal solla reformist temellere dayalı bir seçim ittifakının önündeki tüm engeller aşılmış olacak. Ama işte bu yapılmıyor ve böylece ESP, çok arzuladığı, dahası kendini fikir babası ve ilk girişimcisi saydığı reformistDEHAP blokunun dışında, kendi tercihine rağmen bırakılmış oluyor.

Devrimci olmak iddiası taşıyan, birlik kongresi belgelerinde ve onu izleyen ikinci kongresinde (Ağustos 1997) “reformistleri de içeren bir ‘genel sol birlik’ önerisini” kesin bir dille reddeden, bunu reformizmi güçlendiren ve burjuvaziye yarayan bir tutum ve politika olarak mahkum eden bir hareketin (ki bunun üzerinde ayrıca duracağız), yıllar sonra kalkıp reformistlerle aynı blok içinde yer almayı bu denli olağan bir durum sayması, başlı başına önemli bir olaydır ve nereden nereye gelindiği konusunda dolaysız bir fikir vermektedir. Düşününüz ki 3 Kasım sürecinde sözkonusu olan, (2. Kongre belgelerinin ifadesiyle) devrimcilerin yanısıra “reformistleri de içeren” bir “genel sol birlik” bile değildir. Sözkonusu olan, tümüyle reformistlerden oluşan, bütün bir ruhu, amacı ve hedefleri bakımından parlamentarizme endeksli bir ilkesiz libera birliktir. Ve birileri, işte böyle bir birlik içinde yer almak için yanıp tutuşabiliyorlar. Blokun bayağı parlamentarizmi kendini seçimler sürecinde tüm açıklığı ile ortaya koyduktan sonra bile kalkıp hala, bizi neden dışında bıraktınız, böylesi bir “kuvvet bölünmesi”ne neden yolaçtınız, bunun izahını nasıl yapacaksınız diye sitemkâr sızlanmalarda bulunabiliyorlar.

Bu davranış, ikinci kongreden üçüncü kongreye uzanan süreç içinde sözkonusu harekette yaşanan değişimi de tüm açıklığı ile gözler önüne seriyor. Kuyrukçu liberal sürüklenme ile açık bir hesaplaşma yaşamayanlar, PKK’nin burjuva reformist bir çizgiye kaydığı bir dönemde bile ondan kopamadıkları gibi, onun üzerinden artık reformist solun geriye kalanını da kendileri için olağan ve öncelikli müttefikler olarak görmeye başlıyorlar. Seçimler gibi önemli bir siyasal olay vesilesiyle kitlelerin karşısına onlarla birlikte çıkmakta hiçbir sakınca görmüyorlar. Onları bundan ilkesel ya da siyasal engeller değil, fakat tümüyle, zaman sıkışıklığından giderilemeyen liste pazarlıkları alıkoyabiliyor.

Liste pazarlığı anlaşmazlığından
sözde “ilkesel” ayrılığa...

Bu pazarlıklara ilişkin gelişmelerin perde arkasını ise SDP Merkez Yürütme Kurulu üyesi Veysi Sarısözen’in tanıklığından dinleyelim:

“Ayın 11’ine kadar bu arkadaşlar (SHP’liler) devamlı gittiler ve geldiler. O nedenle ESP’li arkadaşlarımızı istikrarlı bir şekilde çağırma şartlarına biz kavuşamadık. Çünkü 11 Eylül günü, listelerin Yüksek Seçim Kurulu’na verileceği gün, yeniden bir SHP delegasyonu geldi ve 24 seçilecek yeniden razı olduklarını söylediler, bu yeniden kabul edildi, artık son gündü. Ve listeler bekletildi, saat 14.30’da kabul ettiler, saat 15.45’de tekrar vazgeçtiler. Bu kargaşa içinde blokun iç gerilimi olağanüstü artmıştı, özellikle ESP’li arkadaşlarımızın en son geldikleri sırada, orada çok keskin tartışmalar yapılıyordu. Yani artık bırakalım Blokun genişlemesini, blokun devamı bile tehlikeye girmişti. Çünkü HADEP’in iç gerginliği maksimum düzeye varmıştı. Şimdi bunu şunun için söylüyorum;çok daha dikkatli işler yapabilirdik belki ama bu blokun genişlemesini önleyen faktör bu ÖDP-SHP-HADEP arasındaki ilişkide Karayalçın ekibinin oynadığı roldür. Bu hareketin içinde istikrarsızlığa, zaman kaybına ve bloku genişletme yönünde pozitif adımlar atmasını engelleyen neticeler doğurdu.” (Özgür Radyo’nun 11 Kasım 2002 tarihli haberinden. Tüm alıntılardaki anlatım bozuklukları orijinal metinde.)

Veysi Sarısözen’in tanıklığı, sol ve hatta sosyalizm adına büyük misyonlar bahşedilen blok gerçeğinin perde gerisindeki ilkesiz kokuşmuşluğuna ışık tutuyor. Liste pazarlıklarında anlaşma sağlansa, blok bir anda Karayalçın’ın SHP’sini de içeren ve artık onun damgasını taşıyan bir yapı kazanacak, böylece ilerici sol bir kimlikten bile geriye eser kalmayacak. Ne uğruna peki? Elbette ne pahasına olursa olsun parlamentoya kapağı atma uğruna! Sonuçta bunun olmaması, DEHAP blokunu oluşturanlardan dolayı değil, fakat tümüyle Karayalçın ekibinin yan çizmesinden dolayıdır.

Bu beklenmedik yan çizme, kenarda bu çirkin pazarlıkların sonucunu bekleyen ESP’nin, bu ilkesiz blokta gönlü rahat bir biçimde yer alması gibi hayırlı bir sonuç yaratıyor. Ama bu kez de zaman sıkışması nedeniyle listelerde yeni düzenlemeler yapmanın güçlüğü bir soruna dönüşüyor. Veysi Sarısözen’in resmettiği tabloya dönelim: Tarih 11 Eylül, listelerin verileceği son gün. Pazarlıklar son saatlere kadar sürüyor. Bu pazarlıklar sürerken de “ESP’li arkadaşlarımız” yedekte bekliyor. SHP ile pazarlıkların boşa çıkması durumunda, kendilerinin önü açılacak, bloka dahil edilecekler. SHP “saat 15.45’de tekrar vazgeç”ince ESP için nihayet gün doğuyor. Ama bu kez de listelerde yeni düzenlemeler için zaman tükenmiş oluyor; zira listelerin birkaç saat içinde Yüksek eçim Kurulu’na teslim edilmesi gerekiyor. DEHAP bloku bileşenleri “ESP’li arkadaşlarımız”dan anlayış bekliyorlar. Ama ESP’nin hesapları da parlamentoda koltuk sahibi olmaya çıktığı için, anlayış yerine öfkeli bir tepki ve “ilkeli” bir ayrılıkla karşı karşıya kalıyorlar. Ortadaki durum komikliği ölçüsünde çirkindir ve utanç vericidir.

DEHAP bloku bileşenlerinin SHP ile pazarlıklar üzerinden yansıyan bu bayağılık tablosunun bir kenarında, bu bekleme odası olsa bile, “ESP’li arkadaşlarımız” duruyor. Gelin görün ki onlar, salt saatlerle ölçülebilen bir zaman sıkışması kendilerine seçilebilir yerden iki aday gösterme olanağı vermedi diye son anda blok saflarında yer almaktan vazgeçtiler. Bununla kalsa iyi, daha bir de bundan pek inandırıcı duran bir “ilkesel ayrılık” nedeni çıkardılar.

Parlamenter hesaplar uğruna
temel ilkelerin feda edilmesi

Ortak seçim platformu, bunun ilkesel ve politik çerçevesi üzerinde anlaşıp da aday sıralaması üzerinden doğan bir anlaşmazlığı “ilke ayrılığı” olarak sunmak olacak şey değilmiş gibi görünüyor, ama aynen de olmuş bulunuyor. Yine tanıklıklara başvuralım.

Liberal solun tüm bileşenlerini kapsayan bir sol blok fikrinin ilk kendilerinden çıktığını ve buna yönelik ilk görüşmelerin de kendileri tarafından gerçekleştirildiğini ESP, Atılım ve “gazeteci Çiçek”in açıklamalarından öğrenmiş bulunuyoruz. İlk fikir ve girişimlerin sahipleri olarak, kurulacak ittifakın ilkesel ve politik çerçevesine ilişkin ilk öneriler de doğal olarak kendilerinden gelmiş olmalıdır. Bunun gerçekte de böyle olduğunu, Atılım’ın 21 Eylül 2002 tarihli haber-yorumundan öğreniyoruz:

“ESP, gerçekleştirdiği sayısız görüşmede ortaklaştırılmış siyasal bir program etrafında sol bir ittifakın zeminini tartıştı. 16 Eylül günü bir açıklama yapan ESP, bu tartışmalarda;

‘1- İttifakın siyasal içeriğinin antifaşist, anti şovenist ve ilerici temellere dayandırılmasına ve ittifak adına yapılan açıklamaların bu programa bağlı kalmasına, katılımcı parti ve çevrelerin kendi özgür ajitasyonlarını yapmasına olanak tanınmasına,

‘2- İttifak ilişkisinin siyasal bir zeminde sürdürülmesine ve bu amaçla oluşturulan komisyon ve koordinasyonlarda ESP’nin de yer alması gerektiğine,

‘3- İttifakın seçim eksenli ve meclis hedefli olması nedeniyle bileşenlerin belirli sayıda temsilcinin ‘seçilebilecek yerlerden’ aday gösterilmesi gerektiğine’ dikkat çektiğini belirtti.” (“İttifak ve Gerçekler”, sayı: 27)
Burada ilk dikkati çeken nokta, “ittifakın siyasal içeriği” konusunda ESP tarafından sunulan çerçevedir. ESP, ittifakın “antifaşist, anti şovenist ve ilerici temellere dayandırılması”nı öngörüyor. Fakat nedense burada emperyalizm karşıtlığına, yani anti-emperyalist ilkeye yer verilmiyor. Nedenini tahmin etmek güç değil herhalde. Ne de olsa “seçim eksenli ve meclis hedefli” bu ittifakın ekseninde HADEP (bunu Kürt oyları olarak da anlayabilirsiniz) var, o olmazsa ESP’nin tanımladığı “eksen” ve “hedef” bir anda tüm anlamını yitirecek. Ama aksilik bu ya, HADEP’inse emperyalizme karşı olmak gibi bir sorunu yok. Tersine, kendisi gönülden bir AB savunucusudur ve ABD’den önemli beklentileri vardır. Öylesine ki, bölgeye yönelik bir ABD müdahalesinden Kürtler için hayırlı sonuçlar umacak kadar Amerikancıbir konumdadır. Türk devletiyle ABD arasındaki savaş pazarlıklarının yarattığı tedirginlikle şimdilerde söylem bir parça değişmiş gibi görünse de, bu yanıltıcı olmamalıdır. ESP’nin bu “ilkeler”i ileri sürdüğü dönemde, HADEP’in ağzından ABD’ye ve genel olarak emperyalizme karşı bir söz duymanın olanağı yoktu. KADEK Başkanlık Konseyi ise aynı dönemde ABD’nin statükoyu yıkarak böleye demokrasi ve özgürlük getireceğini söyleyecek ve bu çerçevede bölgeye bir ABD müdahalesini destekleyecek kadar ipin ucunu kaçırmıştı.

Pek gerçekçi olan, aynı anlama gelmek üzere, oportünizm batağına batmış bulunan ESP temsilcileri, bütün bu gerçekleri pek iyi bildiklerindendir ki, pazarlıkları daha baştan çıkmaza sokmamak için gerekli özeni gösteriyorlar. Emperyalizme karşıtlığı usulca ittifakın siyasal çerçevesinin dışına çıkarıyorlar, yerine kendi başına hiçbir anlam taşımayan “ilerici” ibaresini iliştirerek. Bunu nasıl bir dönemde yapıyorlar? İç ve dış tüm gelişmelerin en dolaysız bir biçimde emperyalizm sorununa endekslendiği bir dönemde! Emperyalizme karşı çıkmadan devrimci olmak bir yana, “ilerici” olmanın bile olanaksızlaştığı bir dönemde! İnanılır gibi değil, ama aynıyla vaki.

Buradaki oportünizmin ne türden bir hesaba ve ikiyüzlülüğe dayandığını görebilmek için, liste pazarlıklarının anlaşmazlıkla sonuçlanmasının ve dolayısıyla blokla seçim ittifakının suya düşmesinin ardından yapılan tanımlara bakalım bir de. Atılım’ın sözü edilen başyazısından okuyoruz: “Görüldü ki; antifaşist, antiemperyalist, antişovenist seçim ittifakı Emek, Barış ve Demokrasi Bloku’nun sorumsuz ve ciddiyetsiz tutumu nedeniyle baltalanmıştır.” (21 Eylül 2002). Daha önce “İttifakın siyasal içeriğinin antifaşist, anti şovenist ve ilerici temellere dayandırılması” gerektiğini savunanlar, pazarlıklar boşa çıkanca, bir anda bunu emperyalizme karşıtlığı da kapsayacak tarzda genişletiyorlar. Bunu yaparken, sanki çerçeve zaten önden de buymuş gibi bir dil kullanmayı da ihmal etmiyorlar. Hokkabazlık birileri için adetabir siyaset yöntemi halini almış durumda, bu eleştiri boyunca bunun çok sayıda örneğini görmüş bulunuyoruz.

“Tüm tarafların mecliste temsili”
ya da ilkelerin bayağılaştırılması

İlginç olan ve oportünizmin ölçüsüz bayağılığını gözler önüne seren asıl önemli noktaya geliyoruz. İttifakın siyasal içeriğini, bu çerçevede emperyalizme karşıtlık ilkesinin bir yana bırakılmasını sorun etmeyenler, tutup ESP’ye seçilebilir yerden iki adaylık yer açılmamasını sorun edebiliyorlar. Bu konu üzerinden yankıları 3 Kasım sonrasına yansıyan fırtınalar koparabiliyorlar. Reformist muhataplarını bol keseden ciddiyetsizlikle suçlayanlar, bir kaşık suda fırtınalar koparan bu davranışlarıyla, asıl kendilerinin gülünç derecede bir ciddiyetsizlik içinde olduklarını farkedemiyorlar bile.

Öyle ya, madem ittifakın siyasal içeriği üzerinde anlaştınız, bu durumda öteki herşeyin sizin için tali olması gerekmez miydi? Önemli olan siyasal çerçeve, buna dayalı siyasal hedefler ve kaygılar değil midir? Atılım’ın başyazısında iddia edildiği gibi, eğer “böyle bir ittifak, faşist MGK diktatörlüğüne karşı özgürlük mücadelesinin gelişimine hizmet edecek”se, bu durumda sizin de iki koltukla parlamentoda temsil edilip edilmemenizin ne önemi var? Nitekim soruna böyle bakan birçok irili ufaklı sol çevre, değil “seçilebilir yerler”, listelerin altında bile yer almadıkları halde, DEHAP blokunu canı gönülden destekleme yoluna gitmişlerdir.

ESP çizgisindekiler bunu yapmamışlardır; çünkü onlar için önemli olan, ittifakın siyasal içeriğinden çok mecliste koltuk sahibi olmada “eşitlik”tir. Bunun için gerekirse siyasal içerikten taviz vermeye hazırdırlar (nitekim anti-emperyalizm ilkesini bir yana bırakarak bunu yapmışlardır da), fakat liste sıralamasından taviz vermeleri kesinlikle mümkün değildir. Böyle bir taviz vermektense, “tüm tarafların mecliste temsili ilkesi”nden vazgeçmektense, ittifaktan çekilmeyi yeğlemişlerdir. İlkeli olmak adı altında ilkelerin bayağılaştırılması diye buna denilir herhalde.

Bunu böyle yapanların, dizginlenemeyen bir öfkeyle blokun öteki mensuplarını, “ESP’nin parlamenterizm ve yasalcılıkla gözleri kararmış muhatapları” olarak suçlamaya kalkmaları ise işin artık komediye varan tarafıdır. “Parlamenterizm ve yasalcılık”, başta HADEP olmak üzere blok bileşenleri için bir kusur değil, benimsenmiş ve oturmuş olağan bir kimliktir artık. İllaki bir sorundan söz edilecekse bu, ESP gibi devrimci olmak iddiası taşıyan bir oluşumun neden kendine böyle “muhataplar” seçmiş olmasında aranmalıdır. Asıl göz kararması buradadır ve bu gerçekten de, tamı tamına “parlamentarizm” le kafayı bozmuş olmada ifadesini bulmaktadır. Açıklamalarına “Seçim listesi birliği değil, politik ittifak” gibi pek devrimci ve ilkeli görünen arabaşlıklar koyanlar, bu arabaşlık altında anti-emperyalist ilkeyi güme götürenler; ne hazinir ki, politik ittifak sağlanmış bulunduğu halde tam da “seçim listesi birliği” sağlanamadığı için, tutup gerisin geri ittifakı bozmuşlardır.

Bu sonuç şaşırtıcı da değildir, zira aynı arabaşlık altına sıralanan üç temel maddeden üçüncüsü tamı tamına şöyledir: “3- İttifakın seçim eksenli ve meclis hedefli olması nedeniyle bileşenlerin belirli sayıda temsilcinin ‘seçilebilecek yerlerden’ aday gösterilmesi gerek”ir.

Bu herşeyi, gerçek anlayış ve hesapları, tüm açıklığı ile ele vermektedir. Bu konuda sözü uzatmayacağız. Şu kadarını söyleyelim; gerçek devrimciler, hiçbir seçim ittifakını “seçim eksenli ve meclis hedefli” kurmazlar. Hedef seçim ortamını ve olanaklı olursa eğer parlamento kürsüsünü de kullanarak kitleleri devrime yöneltmek, devrimci sınıf mücadelesini geliştirip güçlendirmektir. Her devrimci seçim ittifakı da kesin olarak bu hedefe tabi olmalıdır. Bunun karşısında “meclis hedefli” bir seçim ittifakı ise tamı tamına reformist-parlamentarist bir konumu ve tutumu ifade eder. Örneğin EMEP için durum tamı tamına budur. Üç maddelik önerilerinin üçüncüsü açık-seçik biçimde gösteriyor ki, ESP için de durum tamı tamına budur. “Bileşenlerin belirli sayıda emsilcinin ‘seçilebilecek yerlerden’ aday gösterilmesi” şeklindeki “ilkesel” zorunluluk da buradan doğmaktadır. Tıpkı, bu gerçekleşmeyince, ittifaktan “ilkeli” bir ayrılık yolu tutulmasının da buradan doğması gibi.

“ESP’nin parlamenterizm ve yasalcılıkla
gözleri kararmış muhatapları”!

ESP’de temsil edilen siyasi çevreyi herkesten önce liberal solla bir blok kurmaya yönelten etken, hiç de öyle “faşist MGK diktatörlüğüne karşı özgürlük mücadelesinin gelişimi” gibi pek devrimci duran kaygılar değil (liberal sol ekseninde bu tür bir “mücadele” ummak gerçeklerle alay etmektir), fakat tümüyle HADEP eksenli böyle bir blokun “barajları patlatma”sı inancıdır. Bu inanç başta Ecevit olmak üzere devlet eliyle epey önceden pompalandı ve kamuoyu yoklamaları ise bunu sürekli canlı tuttu. Öyle anlaşılıyor ki ESP bu “tarihi fırsat”ın dışında kalmak istemedi. Kürt hareketinin kuyruğunda sürüklenmeyi yılların temel karakter özelliği haline getirenler, onun eteğine yapışarak meclise girmek hevesine kapıldılar ve bunu herkesten çok yılların kuyrukçuları olarak kendileri i&ccedi;in bir hak saydılar.
Bu uğurda ilkeler bir kalemde bir yana bırakıldı. ÖDP’den EMEP’e ve SİP-TKP’ye kadar tüm liberal solun kapısı tek tek çalındı. Umutların bağlandığı asıl kapı olan HADEP içinse olmayacak fedakarlıkların en büyüğü yapıldı, anti-emperyalist ilke kabaca hasıraltı edildi. Maceranın seyrini ve hazin sonunu ise artık biliyoruz. Bunca çaba ve fedakarlığa rağmen sonuç alınamayınca da, Atılım, o hep andığımız başyazısı üzerinden, daha düne kadar kimlerle yürümek istediğini unutma pişkinliğini göstererek, şu pek devrimci platformu ilan ediverdi:

“ESP, sosyalizm perspektifiyle ezilenlerin devrimci birliğini, bağımsız devrimci sosyalist adaylar etrafında örmeye devam edecektir. ESP, ezilenlerin özlemlerini dile getirecek; parlamenter alıklığa meydan okuyacak, seçimleri devrimci amaçlarla kullanacak; bütün gücüyle kitleleri özgürlük ve sosyalizm bayrağı altında örgütleme hedefine bağlı olarak çalışacaktır. İttifak arayışı çaresizliğin değil, daha güçlü bir antifaşist dalganın yaratılma amacının ifadesiydi. Bu gerçekleşmemiş olsa bile ESP kendi kuvvetleriyle bu dalgayı yaratma ve büyütme yeteneği ve azmindedir.”

Bu sözlerden yansıyan, sayısız çelişkinin yanısıra korkunç boyutlarda bir samimiyetsizliktir. İşte bu sözlerdeki samimiyetsizliği kendiliğinden açığa vuracak birkaç sıradan soru: Hedefleriniz bu denli devrimciydi de, bu hedeflere ulaşmada imkan olmak bir yana ancak handikap olacak olanlarla işiniz neydi peki? “Parlamenter alıklığa” böylesine karşıydınız da, kimliği ve yönelimi tümüyle bu olanların kapısını niye çaldınız? “Parlamenter alıklığa meydan okuyaca”ğınızı söylüyorsunuz da, salt liste anlaşmazlığını nasıl oluyor da öteki bakımlardan oluşmuş bir ittifakı terketmenizin biricik nedeni haline getirebiliyorsunuz? “ESP’nin parlamentarizm ve yasalcılıkla gözleri kararmış muhatapları”ndan sözediyorsunuz da, tutup böyleleriyle (üstelik “seçim eksenli ve meclis hedefli” bir ittifak yoluyla!) “daha g&uul;çlü bir antifaşist dalganın yaratılma”sını ciddi ciddi nasıl umabildiniz?

Bu sorular daha da uzatılabilir. Fakat bu kadarının bile Atılım’ın ilkesizliği ölçüsünde samimiyetsiz konumunu göstermeye yettiğine inanıyoruz.

Geçmeden hatırlatmış olalım. Listelerin seçilebilir yerlerinden kendilerine yer bulamayanların bu pek soylu öfkesine bakıp da onların reformist DEHAP blokunu artık yerli yerine oturttuğunu sanmamak gerek. Bu durumun vehametini gözden kaçırmak olur. Hayır, seçimlere yönelik hesapları çerçevesinde büyük bir hayal kırıklığına uğramış ve dizginlenemeyen bir öfkeye kapılmış olsalar da, ESP-Atılım temsilcilerinin aklı fikri blokta olmaya devam etmiştir. “Yeniden Atılım Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni”nin 3 Kasım seçimlerini izleyen tartışmalar sırasında söylediklerine dönüp bakarsanız, durumun tamı tamına bu olduğunu yeterli açıklıkta görebilirsiniz. Kaldı ki kendisine “Bundan sonra DEHAP karşısındaki tutumunuz ne olacak?” şeklinde net bir soru sorulmuştur ve o da bunu aynı netlikte yanıtlamıştır:

“Ben Atılım Gazetesi’nin genel yayın yönetmeni olarak Atılım adına şunu söylerim, biz eşit haklar olduğu koşullarda bu blokta yer alırız. Eşit haklarımızın kabul edildiği koşullarda bu blokta yer alırız.” (Özgür Radyo’nun 11 Kasım 2002 tarihli haberinden.)

Bu samimi açıklamayı şaşırtıcı bulmuyoruz. Atılım çizgisinin reformist sola yönelmesi ve onunla bir blok kurmaya çalışması elbetteki dar seçim hesaplarından öte bir anlam taşımaktadır. Bu, bu çizgideki tasfiyeci sürüklenişin ve çürümenin vardığı yerdir. 3 Kasım seçimleri bunun kendini en kaba biçimde dışa vurmasına vesile olmuştur. Fakat böylece de bir yol açılmıştır, bundan böyle artık o yoldan yürünecektir. Reformist sola ilişkin olarak Birlik Kongresi ile 2. Kongre belgelerinde, üstelik stratejik çizgi çerçevesinde ve ilkesel düzeyde dile getirilen herşey gelinen yerde artık anlamını yitirmiştir. Ortada artık yeni bir durum, bunda ifadesini bulan yeni bir kimlik ve buna uygun düşen yeni yönelimler vardır. Devrimci eleştirinin basıncı bu yeni yönelimde bazı yalpalamalara, görüntüyü kurtarmaya yönelik manevralara belki ylaçabilir, ama sonucu esası yönünden değiştirmez. Bu köklü tutum değişikliğine bir kez gidilmiştir ve ondan dönüş, artık MLKP’nin kendi iradesini aşmaktadır.

(Devam edecek...)



Sağındakinin boşalttığı yeri doldurarak
daha da sağa kayma

Geleneksel sol akımlar hakkında yukarıda dile getirilen genel yargının ışığında, seçimlerle birlikte ortaya çıkan sol hareket tablosuna kabaca bir göz atalım.
ÖDP, devrim ve sosyalizmle tümüyle söylem düzeyinde kalan duygusal bağlarını da kopararak kendini artık sosyal-demokrat solun bir parçası olarak gören bir noktaya gelmiştir ve kendince onun sol kanadı olma misyonuna soyunmaktadır.

EMEP, içinde yılların gizli özlemi olarak saklayıp biriktirdiği parlamentarist arzu ve hevesleri, DEHAP Bloku’nun oluşumuyla birlikte artık kendinden geçerek ve adeta kusarak açıkça dışa vuruyor.

ÖDP’den zorunlu kopuşlarına “devrimci” bir kılıf geçirmeye çalışan Kurtuluş ağırlıklı liberal çevreler, reformist DEHAP Bloku içindeki yerleriyle gerçek konumlarını tartışma götürmez bir açıklıkla gözler önüne sermiş oluyorlar.

Halkçı demokratından troçkistine ve TKP artıklarına kadar irili ufaklı pek çok çevre, grup, dergi çevresi vb., ideolojik ilkesizliğe ve programatik belirsizliğe dayalı reformist DEHAP Bloku’nu coşkuyla karşılıyor ve hararetle destekliyor.

Temel siyasal sorunların üzerinden atlayarak rejimin tepkisine neden olabilecek hemen her konudan özenle uzak duran SİP-TKP, tam da bu nedenle düzen çevreleri ve medyası tarafından ÖDP’nin kuruluş dönemindekine benzer türden bir ilgi ve kayırmaya konu olmayı, bu utanılacak durumu tutup sol çevrelere “etki ve saygınlık” göstergesi olarak pazarlayabiliyor.

İmralı sürecinin başlıca kurbanı Atılım çevresi, reformist DEHAP Bloku’ndan ideolojik-programatik nedenlerle değil de, HADEP ve EMEP’in SHP ile yürüttükleri sancılı diplomasi sürecinin aday kontejanını yeniden düzenlemeyi olanaksız kılacak bir zaman sıkışması yaratmasından dolayı, yalnızca ama yalnızca bu pratik güçlükten dolayı ayrı düşebiliyor.

Bir de siyasal ilginin yoğunlaştığı bir dönemde boykotçuluğu edilgenlik ve eylemsizlik haline getirenlerin; bir yandan güya kitleleri “devrime çağırmak” gibi “zor bir yol” seçerlerken öte yandan oy vereceklere de tutup reformist DEHAP Bloku’nu adres olarak gösterenlerin durumu var. Fakat herşeye rağmen hala da ayrı bir yerde durmaya çalıştıkları için şimdilik onları burada konu dışı tutalım.

Bu tablo, aynı zamanda, sağındakinin daha da sağa kayarak boşalttığı yeri kendi sağa kayışıyla dolduran bir sol hareket tablosu da vermektedir bize. Bir örnek: ÖDP’den boşalan yeri dolduran EMEP’in boşalttığı yer adım adım MLKP tarafından doldurulmaktadır. Halihazırdaki biçimsel görüntünün aksine, bugünün MLKP’si ile ‘90’lı yılların ortasındaki EMEP arasında pek az fark vardır.

(Seçimler ve Sol Hareket/Tasfiyeci Sürecin Yeni Aşaması,
SY Kızıl Bayrak,
Sayı: 86, 23 Kasım 2002)



3 Kasım seçimleri ve solda iki çizgi

Politik edilginlik anlamına gelen ve fiilen reformist DEHAP Bloku destekçiliğine varan boykotçu tutumu bir yana bırakırsak, sol hareket son seçimlerde iki ana çizgi tarafından temsil edildi. Bunlardan ilki esas temsilcisini ve eksenini DEHAP Bloku’nda bulan reformist-parlamentarist çizgi, ikincisi ise TKİP tarafından temsil edilen devrimci sınıf çizgisidir.

Seçimlere kendi adlarına katılsalar da ÖDP, SİP-TKP ve ESP, DEHAP Bloku’nun temsil ettiği çizgi ile aynı kategorinin içindedirler. Bu parti ve çevrelerin 3 Kasım seçimlerinde DEHAP Bloku içinde yer almamaları ilkesel ve programatik değil fakat tümüyle özel nedenlere ya da SİP-TKP örneğinde olduğu gibi geçici kaygılara bağlı pratik bir sonuç olmuştur.

Blok’un oluşum sürecine baştan itibaren katıldıkları halde son anda farklı nedenlerle dışında kalan ÖDP ve ESP için bu durum yeterince açıktır. Karmaşık diplomasi hesapları ve oyunları süreci tıkamasaydı ÖDP gerçekleşecek ittifakın temel bileşenlerinden biri olacaktı. Aynı şekilde, Blok’un milletvekili listelerinde iki adayına “seçilebilir yerlerden” yer açılabilseydi (son ana sıkışan diplomasi trafiği buna zaman olarak elverebilseydi), ESP de Blok bileşenleri arasındaki yerini almış olacak ve “ezilenlerin bağımsız platformu” üzerine sonradan edilen onca keskin lafın herhangi bir anlamı ve değeri de kalmayacaktı.

Geriye rantiye kafasıyla TKP adına sarılan ve seçimleri bundan en iyi şekilde yararlanmanın vesilesi olarak değerlendiren SİP kalıyor ki, onun da gerçekte bu türden bir bloka yatkınlığını ‘95’teki 20 Aralık seçimlerinde yaşanan benzer bir reformist blok deneyiminden zaten biliyoruz. (3 Kasım öncesinde EMEP’lilerin yaşadığı türden bir parlamentarizm heyecanını o günlerde SİP’liler yaşıyordu.)

Sözü edilen iki çizgi ilkesel, programatik ve politik planda birbirine taban tabana zıttır. DEHAP Bloku’nun temsil ettiği çizgi, seçim sürecinde barajın mutlaka aşılacağı yanılsamasının da verdiği heyecanla kabaca dışa vurulduğu gibi, devrim perspektifiyle ve devrimci iktidar yönelimiyle uzaktan yakından herhangi bir ilişkisi bulunmayan reformist-parlamentarist bir çizgidir. Bu çizgide temel amaç ve kaygı, kitlelerin oy desteğini alarak parlamentoda bir güç olmak ve bu gücün olanaklı kıldığı sınırlar içerisinde kitleler lehine bazı demokratik ve sosyal kazanımlar elde etmektir. Barajın aşılacağı inancının ısrarlı bir tutumla “iktidar yürüyüşü” olarak tanımlanması, parlamentoya bir grup sokabilmenin “tarihi bir dönüm noktası” olacağı ve Türkiye’de artık “tümüyle yeni bir dönem”n başlayacağı iddiaları vb., bu burjuva parlamentarist yaklaşımın kaba yansımaları olmuşlardır.

İlhamını ‘60’lı yıllardaki TİP deneyiminden ve günümüz Latin Amerikası’ndaki bazı reformist sol deneyimlerden alan bu reformist çizgi parlamentarizmi esas alır ve öteki herşeyi buna tabi kılar. Buna seçim başarısızlığının ardından şimdilerde bir kazanım ve teselli unsuru olarak sunulan eylemli kitle desteği de dahil. Parlamentarizmin ayırdedici özelliği, parlamento dışı mücadeleyi ve bu arada kitle eylemlerini reddetmek değil, fakat bunları parlamenter amaç ve hedeflere tabi kılmaktır. Reformist DEHAP Bloku’nda da gördüğümüz tamı tamına budur. Nitekim Blok’un 3 Kasım sonrasına ilişkin çalışma ve mücadele planı, göze batan bir ortak tutumla, önümüzdeki yerel seçimler ve çok geçmeden gündeme gireceği umulan yeni bir erken genel seçime göre, buna endeksli olarak tanımlanmaktadır.

Seçimlerde TKİP tarafından temsil edilen devrimci sınıf çizgisi ise bunun tam karşıtıdır. Devrimci sınıf çizgisi doğası gereği devrimci hedef ve amaçlara dayalıdır; kullanacağı mücadele araç ve yöntemleri de bu çerçevede yerini ve anlamını bulur. Devrimci sınıf çizgisi devrimi şaşmaz bir hedef olarak alır; sınıfın ve emekçi kitlelerin devrimci bilincini ve eylemini bu doğrultuda geliştirmeye çalışır. Bu çizgi burjuva legalitesinin araç ve imkanlarını kullanmayı, bunun bir parçası olarak seçimlere katılmayı ve parlamento kürsüsünden yararlanmayı tümüyle devrimci amaç ve kaygılara tabi kılar; bu çerçevede burjuva legalitesinden en iyi, en etkin, amaca en uygun biçimde yararlanmaya çalışır. (Son seçimlerde bu çizginin somutlanmış biçimi olarak ortaya çıkan BDSP deneyimi, sınırlı gü&ccedi; ve imkanlara rağmen, ilke planında bunun nasıl yapılabileceğinin son derece başarılı bir örneğini sunmuştur.)

(Seçimler ve Sol Hareket/Tasfiyeci Sürecin Yeni Aşaması,
SY Kızıl Bayrak
, Sayı: 86, 23 Kasım 2002)