25 Ocak '03
Sayı: 04 (94)


  Kızıl Bayrak'tan
  Emperyalist savaş karşıtı mücadelenin güncel sorunları ve görevlerimiz
  Kapalı kapılar ardında hazırlıklar ve pazarlıklar kesintisiz sürüyor!
  Savaş karşıtı eylemlerden...
  TÜSİAD resmi politikayı açıkladı: Savaşa katılmamız gerek!
  Barışın güvencesi saraylar değil, sokaklardır!
  Ankara BES 1 No'lu Şube Başkanı Fikret Aslan'la savaş üzerine konuştuk...
  Dünya halkları savaşa ve saldırganlığa karşı ayakta!
  Savaşa karşı omuz omuza!
  Amerikancı medya savaş kışkırtıcılığına devam ediyor!
  AK Parti düzenin pislikleini aklamaya devam ediyor!
  Ciddiyetsizliğin son perdesi/5
  Özelleştirme emperyalizmin dünyayı köleleştirme planlarının bir parçasıdır
  Onurlu bir yaşam için mücadele saflarına!
  Tekstil-konfeksiyon işçilerinin durumu...
  Küçük-burjuva devrimciliği ve sınıf çalışması
  Emperyalist savaş ve emperyalist çıkarlar
  Sorular, sorular...
  İÜ'de bir dönemin ardından...
  İKE etkinliklerinden...
  M. Suphiler'in ruhuyla emperyalist savaşa karşı mücadele...
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Tekstil-konfeksiyon işçilerinin durumu ve
Reha Tekstil deneyimi

Konfeksiyon-tekstil iş kolunda 2.5 milyon işçi çalışmaktadır. İşçilerin yalnızca 100 bini 3 konfederasyonda örgütlüdür. Son on yılda konfeksiyon işçilerinin sendikalaşma ve hak alma mücadelesi sırasında, Uzak Doğu Tekstil (Yeni Bosna ), Cemtaş ve Cengiz Tekstil (Esenyurt) gibi işyerleri kapandı. Ünlü Tekstil (Demirkapı), İmteks (Yenibosna), Öztek (Kağıthane), Sunteks (Merter), Reha Tekstil (Ümraniye) gibi işyerlerinde yüzlerce işçinin çıkışı verilerek ya da işyeri taşınarak sendikalaşma ve hak alma mücadelesi bastırıldı.

Bu deneyimler sırasında sendikacıların tutumu her zaman patronlardan yana oldu. Patronların verdiği kadarıyla hak almaya razı oldular. Her fırsatta “ülke ekonomisini, yaşanan şartları ve işsizliği” öne çıkarttılar. Sendika bürokratlarının bu deneyimlerden çıkarttıkları sonuç ise örgütlenmekten kaçma, “konfeksiyonlarda örgütlenmeme” biçiminde olur.

Sendikal örgütlenme kamu işyerlerinde (Sümerbank, Çukobirlik), büyük işletmelerde (Altınyıldız, Bahariye, İGS vb.) ve iplik, kumaş gibi mal üreten sanayii fabrikalarında (Bossa, Hasköy Yün İplik) var. Bu işyerleri daha çok sermaye ve kalıcı yatırımlar gerektiriyor. Bu işyerlerinin patronları işçilerle pazarlık yapmak zorunda kalabiliyorlar, kolayca kaçma olanakları yok. Bu işletmelerdeki işçiler çoğunlukla Türk-İş’e bağlı TEKSİF Sendikası’nda örgütlüler.

Dolayısıyla tekstil işkolunu, konfeksiyon ve konfeksiyon dışında üretim yapan işyerleri şeklinde ayırmak gerekir. Konfeksiyon işkolunda çalışma şartları daha ağır, örgütlenme daha zor, patronlar son derece baskıcı, sendikalara (üstelik bugünkü sendikalara bile) tahammül etmiyorlar. İşçilerin fazla seçenekleri yok, üç sendika sektörde tekelleşmiş durumda.

Konfeksiyon işçileri “serbest piyasa ekonomi”sinin mağdurları

Konfeksiyon işyerlerinin büyük bir bölümü esas olarak “ihracata dönük” çalışıyor. İhracat pazarında marka olarak değil de fason olarak çalışmaları, bu işyerlerinin düşük kâr oranlarıyla üretim yapmalarına yol açıyor. Düşük kâr oranı ise işçi maliyetlerinin düşürülmesi yoluyla dengeleniyor. Bu nedenle ağır çalışma koşullarında çalışan işçi kesimlerden biri de konfeksiyon işçileridir.

İhracata yönelik fason bir işyeri açabilmek için çok büyük sermayeye gerek de yoktur. Örneğin tekstil işkolunun diğer alanları (iplik, kumaş vb. üreten işyerleri) karşılaştırıldığında daha az sermaye gerekiyor. Çoğunlukla kiralanan bir işyeri ve kiralanan makineler (leasing) sayesinde 200-500 kişinin çalıştırılacağı bir işyeri açmak mümkün. Cengiz Tekstil bunun bir örneğidir.

Konfeksiyon patronları, çoğunlukla işi sanayicilik olmayan, konjonktürel olarak konfeksiyona yönelmiş kişilerdir. Özellikle Turgut Özal’ın liderliğini yaptığı liberal ekonomi modeli, ihracata yönelik sanayileşmeyi temel alıyordu. Türkiye sanayisinin tekstil ağırlıklı oluşu (ihracatın %25’ini oluşturuyor), bu işkolunda ihracat patlamasına yol açtı. Şahinler Holding bunun tipik örneğidir.
12 Eylül şartlarında, işçi haklarının yokedilip ücretlerin dondurulduğu koşullarda, tekstil işkolunda büyük kârlar elde edildi. İşveren kesiminin en barbarları bu kesimin temsilcileri oldu. Örneğin Halit Narin 12 Eylül’ün ardından “Bugüne kadar işçiler güldü, artık gülme sırası bizde” diyerek, 12 Eylül darbesiyle açılan yeni dönemi tanımlamış oluyordu.

Vurgunculuğun desteklendiği, işçi haklarının baskı altına alındığı yıllarda, Özal’ın “ben zenginleri severim” diyerek sermaye sınıfına veya bu sınıfa yükselmek isteyen kesimlere destek verdi. Bu koşullarda, sadece sermaye kesimlerinin değil, 10-15 yıl önce küçük bir atölyesi olan veya mesleğinde usta olan bir ya da birkaç kişinin biraraya gelmesiyle başlayıp zaman içinde Abbate, Ravelli, Colins gibi firmaların büyük bir işletme haline gelmesi mümkün oldu.

Konfeksiyonda çalışma koşulları

Konfeksiyon işkolunda yaşanan sorunların başında, işçi ücretlerinin düşüklüğü ve çalışma şartlarının kötü, özellikle mesailerin zorunlu oluşu geliyor. İşçilerin çoğunluğu köy kökenli. İşçilikleri ve İstanbul’a gelişleri son derece yeni. Son 10 yıl içinde makinaci olmuşlar. Yaş ortalaması 16-30 arasında. Bu özellikler bölgeden bölgeye değişse bile Esenyurt, Altınşehir, İkitelli, Ümraniye, Sarıgazi ve Sultanbeyli bölgelerinin işçileri, yukarıda saydığımız ortak özellikleri taşıyorlar.

Bu işçiler, sanayi işçisinin kararlı ve disiplinli davranma özelliklerine olduğu kadar, sınıf bilincine de uzaklar. Din hayatlarında oldukça etkili. Aile bağları (kadın-erkek ilişkileri) son derece katı. Başta genç kadın işçiler olmak üzere, genç erkek işçileri de kapsayan bir aile ve çevre baskısı söz konusu. Evli işçiler de ailelerinden bağımsız bir davranış gösteremiyorlar. Bu nedenle de konfeksiyon işçileri, sınıfın en genç ve dinamik, aynı zamanda en geri bilinç ve örgütlenme düzeyine sahip kesimi.

Konfeksiyon patronları işçilerin bu özelliklerini çok iyi değerlendiriyor. İşçilerin en temel haklarını vermiyor. Örneğin sigorta primleri ödenmiyor. 45 saatlik çalışma haftasına ve yıllık 270 saat olan mesai kuralına uyulmuyor, mesailerin hesaplanmasından ücret ödemelerine kadar birçok parasal konuda, işçi aleyhine uygulamalar var. Bunlara ek olarak ustaların baskısı, görev dışında işlerde çalıştırılma (angarya) ve aşağılanma yaşanıyor.

İşçilerin birçoğu yaşadıkları sorunlara tepki gösterseler bile, genellikle iş değiştirmeye yöneliyorlar. Bu sorunların çözümü için birleşip örgütlenmeyi mümkün görmüyorlar. Bunun birçok nedeni var: Öncelikle birbirlerine karşı güvensizlik yaşıyorlar.

İşçilik geçmişlerinin birkaç yılla sınırlı olmasının yanı sıra aile büyükleri arasında işçilerin olmaması veya olsa bile kendileri gibi deneyimsiz olmaları konfeksiyon işçilerinin sınıf mücadelesinin araç ve yöntemlerini (grev, komite, yürüyüş, yasal haklar, sendikalaşma, işgal, vb.) tanımalarını ve kullanmalarını engelliyor .

Tabii ki, daha uzun yıllar işçilik yapmış olanlar arasında, başarısız mücadele deneyimlerine sahip olan işçiler de var. Başta sendika yöneticilerine olmak üzere, mücadeleye olan güvensizlikleri de genç işçilere bir geleneğin aktarılmasını mümkün kılmıyor.

Konfeksiyon işçilerinin temel işçi haklarını kullanma ihtiyacını duymaları, ücretlerin gecikmesi, zamların verilmemesi veya düşük tutulması koşullarında gündeme geliyor. Bu durumlarda ise, patronun ikna edici açıklama yapması halinde, tepkilerini geri plana atabiliyorlar. Eğer patron, işçilere açıklama yapmak yerine baskı uygulamaya kalkarsa ya da onları küçümser tarzda bir yol izlerse tepkiyle karşılaşıyor. Bu tepkiler genellikle bireysel düzeyde oluyor. Örneğin ücretini yükseltmek isteyen işçinin ilk aklına gelen mesaiye kalmak oluyor. Kendi ücretini yükseltmek istediğinde ise bunu, diğer işçi arkadaşının yüksek ücret almasıyla karşılaştırma temelinde yapıyor. Patronlar da ücret farkını kullanarak işçileri bölüyor. İşçinin aklına daha sonra işini değiştirmek geliyor. İşyerini terkedip, başka işyerinde daha iyi ücrete çalışmayı deniyor. Ekonomik kriz koşullarında bu seçenek de son derece zayıf.

Reha Tekstil deneyimi:
Yarınlarımız için geçmişten ders alalım

Reha Tekstil’de haksızlıklar bir günde başlamadı. Bizim bildiğimiz ilk işçi tepkileri büyük depreme kadar gidiyor. Daha sendikalı olamadan önce, 1999 yılında yaşanan ve onbinlerce kişinin ölümüne neden olan depremin ardından meydana gelen artçı depremler büyük panik yaratmaktaydı. Bazı artçılar gerçekten korkutucuydu. Bu depremler sırasında işçileri çalıştırmak isteyen idareye karşı ilk tepkiler saat 9’dan 10’a kadar çalışmamak şeklinde oldu.

2000 yılında Kurban Bayramı ayın 10’nuna geliyordu. Patron aylıkları bayram ertesinde, ayın 15’inde vermek istedi. Bunun üzerine işçiler çalışmayarak eylem yaptılar. Bu sayede arife günü aylıklar alındı. Bu olay iki kez tekrarlandı. İkisinde de işçiler çalışmayarak ücretlerini alabildiler.

Tuvaletlerin yasaklandığı, su içmeye bile izin verilmediği, zamların %5’lerde kaldığı veya verilmediği, çıraklara küfür ve baskının yaşandığı, hatta bıktırıcı müziklerin kafa şişirdiği günler yaşandı. Bu olaylar işçiler arasında birlik olma ve sendikalaşma fikrini doğurdu. 2000-2001 yılı örgütlenmeyle geçti. Yaklaşık bir yıl kahve toplantılarıyla örgütlenme çalışmaları yapıldı. Sendikal çalışma bilinçli işçilerin önderliğinde çok gizli biçimde sürdü. Bu gizlilik sayesinde sendikalaşma başarılı oldu. Sendikal çalışma üyelik bittikten sonra açığa çıktı.

Patron 2001 yılının 11 Mayıs’ında 7 işçiyi krizi bahane ederek işten attı. 320 işçi atılan arkadaşlarına sahip çıktı ve 14 Mayıs günü iş yavaşlatarak bu durumu protesto etti. Mesai saati 19:00’a kadar uzatıldı. Servis çağırılmadı ve yemek verilmedi. İşçiler tek tek patronun odasına çağırıldı ve sendikaya karşı uyarıldı. Patron şalteri indirip bütün işçileri çıkardığını söyledi, sonradan şalteri açtı. İşçilerden sendikalı olanlar-olmayanlar diye ayrılmalarını istedi. Bütün işçiler sendikalı olmak istediğini bildirip sendika tarafına geçti. Patronun bütün bu çabalarına rağmen, işçiler mesailerinin bitmesi gereken saatte işi bitirerek işten ayrıldılar. Atılan işçiler de işyeri önünü terketmeyerek, iş çıkışına kadar beklediler.

Sonraki gün işçiler işyerine alınmadı. Böylece 320 işçi üç gün sürecek olan bahçe eylemine başladı. Eylemin ikinci günü DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi geldi. Patronla yaptığı görüşmelerin ardından, tüm işçilerin 28 Mayıs gününe kadar 25 günlük yıllık izine çıkartıldığını, patronla anlaşıldığını ve sorun olmadığını açıkladı. İzin dönüşü patron 216 işçinin işten çıkarıldığını duyurdu. 6 ay içerisinde işler açılırsa işe alacağına dair noterden kağıt gönderildi. Ancak işlerin açılmasına rağmen işçileri işe almadı.

Yasalar da patronlardan yana. Patronun yasaya uymaması halinde ödeyeceği ceza, işçi başına yalnızca 500 bin lira. Milyon ya da milyar değil! İşçiler 216 arkadaşını hiç unutmadı. Patronun bu davranışları işçilerin sendikalı olmasını içine sindiremediğini gösteriyordu. “Sendika bu işyerine giremez” deyip duruyordu ve bu fikrini hiç değiştirmedi.

İşçiler sendikanın “216 işçi çıksın sendika da girsin” kararını içlerine sindiremediler, ama olayı sessiz karşıladılar. İşçiler arasında bilinçli kesim azdı ve mücadele için hiçbir hazırlık yoktu. Örneğin bu örgütsüzlüğün bir ifadesi olarak, bahçede geçen üç gün boyunca bile ciddi maddi sorunlar yaşandı. İzin sürecinde 70 işçinin katıldığı bir piknik yapıldı. Katılanların çoğu işe geri alınmadılar. Çıkarılan işçiler, çıkarılmayanlardan fabrikada mücadeleyi sürdürmelerini istediler.

Böylece Reha Tekstil’de sendikal çalışmaya başladık. O günden sonra idarenin çıkardığı sorunların arkası hiç kesilmedi.

Sendikalı olmanın bedelleri

Patronun sendikayı kabul etmediğini temsilcilere karşı tutumu anlatıyordu. Kendisine karşı “sömürü” kelimesini kullandığı için, bunu bahane edip, ilk baş temsilcimizi işten çıkardı. Daha sonra, patronun sözleşmeye uymasını sağlamak için, Cuma günü verilmesi gereken aylıklarımızın Pazartesiye bırakılmaması ve mesai ücretlerinin ödenmesi için başarılı eylemler düzenlendi, toplu olarak mesailere kalınmadı.

Bu eylemlerin ilkinde yalnız sendika üyesi olanlar, ikincisinde de bütün işçiler birlikte hareket ettiler. Patron tepki gösterdi ve ilk eyleme katılan 6 arkadaşı işten attı. Bu eylemler sırasında sendikayla işçiler arasında tartışmalar oldu. Aslında 216 işçinin çıkışını kabul ettikten sonra patrona verilen diğer tavizler hiç sayılır. Sendika ilk tavrını devam ettirdi. Sendikanın çalışmaları patronun iznine bağlandı. Konfeksiyonlarda sendikanın ağırlığı patronun iki dudağı arasında. Yasalar da hiçbir güvence sağlamıyor. En küçük bir sorun “işyerini kapatırım” tehdidiyle karşılık buluyor.

İşçiler ise sendikalı olmanın farkını yaşamak istiyorlar. Sendikasızken yapılmayan baskıların sendikalaştıktan sonra yapılmaya başlaması moral bozucu oluyor. Örneğin mesai paraları zamanında ödenmedi, işçi çıkartılması keyfiyete kaldı. Bir işçinin çıkartılması önlenmeye çalışıldığında “fabrikayı kapatırım, sendikalıları çıkartırım” tehdidiyle karşılık veriliyordu.

İşçiler sessiz kaldıkça patron daha çok taviz istedi. Nitekim, bir süre sonra 15 işçi sözde verimsiz oldukları için çıkarılmak istendi. Daha sonra iki işçi ve baştemsilci aynı gerekçeyle çıkarılmaya çalışıldı.

Aynı zamanda sendikanın eğitimcisi ve genel başkanı ile toplantı yapıldı. Üretim artışı için çalışma istendi. DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, kasıtlı işçi çıkarılması halinde bizzat kendisinin gelip eylem başlatacağını “şerefi ve namusu” üzerine yemin ederek söyledi.

Bu toplantının ardından ne oldu? Önce ihtar verildi, ardından çıkış listesi hazırlandı. Sendika ve işyeri temsilcileri hiç dikkate alınmadan işyerinde üretimi düzenlemek, işçi çıkarmaya kalkmak, sendika-patron ilişkilerini bozmak demekti. İş barışı, üretim ve kaliteden sözeden patron, “objektif” davranan sendikanın desteğiyle işçilerden fedakarlık beklediğini açıkladı. Oysa patron sözleşmeyi uygulamıyordu. Neyin karşılığında fedakarlık yapılacak? İşyerinde sendikasız, sigortasız işçi varken, mesailer ödenmezken, askere giden veya evlenen işçilerin tazminatı taksitle ödenirken fedakarlık olabilir mi?

Sendika bürokratlarının ihaneti

Haziran-Ağustos 2002 arası süreçte uzun bir sessizlik dönemi yaşandı. Patron hedeflediği işçileri çıkartamadı. Bu sessizlik sürecinde patron ile sendika yöneticileri gizli bir protokol imzaladılar. Bu protokolle işçilerin sözleşmeyle kazandığı ekonomik haklar ellerinden alındı. Yıllık enflasyon oranındaki zam, son 6 aylık enflasyon oranına çekildi. % 42’lik rakam %8’e düştü. Sendikacılar toplu işçi çıkarılmasına onay verdiler.

Bu süreçte işçiler daha kararlı bir şekilde hak arayacaklarını ortaya koydular, hem patrona hem de sendika yöneticilerine tepki gösterdiler. Patrondan ve sendikacılardan hesap sordukları eylemlere rağmen, işçilerin gücü patron-sendikacılar-polis işbirliği karşısında yetersiz kaldı.

Sonuçta 135 işçi çıkarıldı, işçilere tazminatları sendikanın protokolü yüzünden %8 üzerinden ödendi. İşçiler iş ve toplusözleşme hakları için 13 gün süren bir mücadele verdiler. İşyerini terk etmediler, iki kere sendikayı basıp sendikacılardan hesap sordular. İşçiler bu mücadele sırasında sendika bürokrasisi, polis ve patronlar hakkında net bir fikre sahip oldular. İşçilerin birliği sağlandığında patrona ve sendika bürokratlarına geri adım attırmanın mümkün olduğu görüldü. Ancak bir işyeri düzeyinde sermaye cephesini (patron-sendika bürokrasisi-polis) geriletmek mümkün değil. Ancak teslim olmamak mümkün.

Reha Tekstil işçileri, sermaye cephesi karşısında teslim olmadılar. Ellerinden geleni yaptılar. Direndiler ve bu direniş sayesinde tazminatlarını alabildiler. Patrona bedel ödettiler.

DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, “40 yıldır sendikacıyım, böyle bir şey yaşamadım” demek zorunda kalmıştır. Patronun eski iş kalitesini ve iş kapasitesini yakalayabilmesi içinse daha uzun zaman gerekecektir. İşçiler ise eylemlerinden ve birlikte hareket etmekten memnunlar. Eylemlerinden pişman değiller. Tek pişmanlıkları, sendikacılara en başta güvenmiş olmalarıdır.

Reha Tekstil eski işyeri temsilcisi