25 Ocak '03
Sayı: 04 (94)


  Kızıl Bayrak'tan
  Emperyalist savaş karşıtı mücadelenin güncel sorunları ve görevlerimiz
  Kapalı kapılar ardında hazırlıklar ve pazarlıklar kesintisiz sürüyor!
  Savaş karşıtı eylemlerden...
  TÜSİAD resmi politikayı açıkladı: Savaşa katılmamız gerek!
  Barışın güvencesi saraylar değil, sokaklardır!
  Ankara BES 1 No'lu Şube Başkanı Fikret Aslan'la savaş üzerine konuştuk...
  Dünya halkları savaşa ve saldırganlığa karşı ayakta!
  Savaşa karşı omuz omuza!
  Amerikancı medya savaş kışkırtıcılığına devam ediyor!
  AK Parti düzenin pislikleini aklamaya devam ediyor!
  Ciddiyetsizliğin son perdesi/5
  Özelleştirme emperyalizmin dünyayı köleleştirme planlarının bir parçasıdır
  Onurlu bir yaşam için mücadele saflarına!
  Tekstil-konfeksiyon işçilerinin durumu...
  Küçük-burjuva devrimciliği ve sınıf çalışması
  Emperyalist savaş ve emperyalist çıkarlar
  Sorular, sorular...
  İÜ'de bir dönemin ardından...
  İKE etkinliklerinden...
  M. Suphiler'in ruhuyla emperyalist savaşa karşı mücadele...
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
TÜSİAD resmi politikayı açıkladı:
Savaşa katılmamız gerek!

Düne kadar hep bir ağızdan “bölgemizde savaş istemiyoruz...” diye söze başlıyorlardı. TÜSİAD da bunların başında geliyordu. Ezilen kesimler başta olmak üzere hükmettikleri toplumun ezici çoğunluğu emperyalist savaşa karşıydı çünkü. Dahası efendi Bush’la yürütülen pazarlıkta ne kopartırsak kârdır anlayışının bir gereğiydi bu riyakârlık. Uşak da olsalar bugüne dek pazarlığın selameti için kendilerini naza çektiler. Oysa daha en başından Irak saldırısına destek sözü verdiler, ABD’nin yanındayız dediler. 11 Eylül vakasını “dünya bizi anlayacak, Türkiye’nin önemi artacak, çok kazanacağız” diye sevinçle karşıladılar.

Savaş hazırlıklarının tamamlandığı bugün bile, Türkiye’yi yönetenlerin hiçbiri kararın siyasal sorumluluğunu üstlenmek istemiyor. Ordu ile hükümet bu konuda ilk günden beri karşılıklı salvolar yapıyorlar. Diplomatik kurnazlıklarla bezeli bir sürtüşme bu.

Oysa 3 Kasım seçimleri, savaşın siyasal sorumluluğunu sırtlayacak bir meclis, bir hükümet oluşturmak için sahnelendi. İktidar sahipleri, başta da ordu ve TÜSİAD, seçim öncesinde çeşitli bahanelerle şerh düştükleri bir olasılığı, 3 Kasım’da gerçekleşir gerçekleşmez memnuniyetle karşıladılar. İki partili bir mecliste, sandalyelerin üçte ikisinin dört eksiğiyle tek başına “iktidar” olması, dönemin tüm günahlarının ona yüklenmesini kolaylaştıracaktı. İstikrar kapısının böyle aralanması, el çırpılarak, “Yaşasın, yeni bir Özal dönemi açılıyor, dertlerimiz bitecek” sözleriyle karşılandı.

AKP hükümeti, TÜSİAD başta olmak üzere tüm sermaye çevrelerinin gönlünü ferahlatan bir bileşimle kuruldu. Açıkladığı eylem programı ile sermayenin sevincini perçinledi. Dahası ilk icraatlarıyla (AB çıkarmaları, uyum yasaları, vergi affı, işçi-emekçilere yönelik saldırılar, özelleştirmeler vd.) kendisine yönelik kredinin hakkını da verdi. Özelleştirmeler konusundaki pervasızlığı İMF heyetine bile “doğrusu bu kadarını beklemiyorduk” dedirtecek boyuttaydı. Bazı küçük ayrıntılardaki anlaşmazlıklar üzerine İMF’den gelen uyarılar ise, Abdullah Gül’ün “İMF olmasa bile, İMF programını uygulamaktan vazgeçmeyeceğiz” çıkışıyla, yıkım saldırısındaki kararlılığı yinelemenin vesilesi yapıldı.

Ya savaşın sorumluluğu? Aslında AKP, Ecevit hükümetinden devraldığı devlet geleneğinden sapmak istemiyor. Ecevit, Bush’un makamında “prensipte Irak’a yönelik saldırınızı destekleyeceğiz” dediği halde, kamuoyu karşısında hep “bölgemizde savaş istemiyoruz” nakaratını tekrarlayıp durdu. Askeri hazırlıklar harıl harıl sürdürülüyorken, medya eliyle, artı bir takım resmi tatbikatlarla “savaşın güncelleştirilmesi”ne çalışılıyorken, savaş planı çerçevesinde koordinasyon ve kan-para trampası için diplomasi trafiği yoğunlaştırılmışken, bu nakarattan milim sapılmadı. AKP’nin yaklaşık üç aydır yaptığı da bu. Tek fark şu ki, AKP bu üç ay içinde pazarlıklarda, koordinasyonda, hazırlıklarda Ecevit hükümetini geride bırakan bir performans sergiledi. Bunun gerisinde ise, Erdoğan’nın ABD ziyaretinde Bush#146;a daha fazla güvence vermiş, uşaklığı daha ileri düzeye taşımış olmasının büyük payı var. Burjuva diplomasisinin, anlaşmalarının gizli kapaklı karakterinden gelen rahatlık, uşaklığın sergilenmesini kolaylaştırıyor. Kendilerine dayatılan sahneden başka bir tarafa bakamayan yığınların, perde arkasında ne olup bittiğinden haberleri olmasın yeter. Bu durumda huzurda yalakalığın son raddeye vardırılmış olması, AKP dahil hiç kimseyi çok da ora sokmaz.

Ne var ki ABD’nin başka şeylere de ihtiyacı var. Bir yılı aşkın süredir kullandığı 11 Eylül rüzgarından eser kalmadı. Üstüne üstlük dünya çapında taze ve giderek güçlenen bir savaş karşıtı rüzgar esiyor. Amerika’nın kalbinde, Beyaz Saray’ın çevresinde bile... Bu bir fırtınaya dönüşüp Bush’un planlarına çomak sokabilir. Artık savaş koalisyonunun, kurşun askerlerinin (başta da Türkiye’nin) kendi kamuoylarını hazırlamasını bekleme sabrı kalmadı. Desteğinizi dünyaya ilan edin diyor ABD. Diğer emperyalistlerin, yeni rüzgarın yarattığı atmosferden güç alıp pek de adil olmayan anlaşmalardan çark etmelerine fırsat vermek istemiyor. Bölge ülkeleri üzerinden Irak saldırısını meşrulaştırmaya çalışıyor. O nedenle Türk egemenlerine yükleniyor.

Bu noktada TÜSİAD, devlet bakanı Tüzmen’in Irak ziyaretini fırsat bilip AKP’ye görevini hatırlatmış oldu. Öyle ya, AKP’ye savaşın sorumluluğunu yükleneceği için onay vermişlerdi. Savaşın sorumluluğu düzenin ezeli bekçisi ve temel iktidar kuvveti orduya yıkılacak değil ya. Ordunun siyasi alandaki gücünü zayıflatmak, rejimin geleceği için pek de tercih edilecek bir durum değil. Kaldı ki en başta ordu böyle bir duruma göz yummaz. Zaten ikide bir “siyasi kararın bir an önce verilmesi gerektiği”ni hatırlatarak, kendisi de AKP’ye yükleniyor. AKP “biz inisiyatifi orduya bıraktık” diyerek görevini savsaklayamaz. TÜSİAD kendisini bağlayan hiçbir şey olmamasının verdiği rahatlıkla generallerden ve düzenin diğer egemen kuvvetlerinden çok daha dürüst davranmış oldu. Türkiye’nin remi politikasının ne olduğunu olabildiğince açık bir şekilde dile getirdi.

TÜSİAD kodamanları Irak savaşında yaşanacak yıkımdan etkilenmeyeceklerini de bu tavırla göstermiş oldular. Öncesinde Rahmi Koç, savaştan büyük kâr beklentilerini dile getirmişti zaten. Baştan beri “her halükarda savaş olacak, katılmazsak zarar ederiz, katılırsak kâr sağlarız” politikasıyla toplum bu noktaya odaklanmaya çalışıldı. Neticede bu savaş Irak halkları gibi, Türkiye halklarının da yıkımı demek, ama tekelci burjuvazinin değil. Türkiye’nin savaşa yapacağı katkı ne denli büyük olursa, TÜSİAD’da birleşmiş kan emicilerin önüne de o ölçüde kemik atılacak. ABD Büyükelçisi Mark Parris ve hiçbir resmi sıfatı bulunmadığı halde her düzeyde temas sağlayabilen eski büyükelçi , Robert Pearson TÜSİAD’la yaptıkları toplantılarda bunu açık bir şekilde dile getirdiler. Türk sermayedarlarını ekleyen nimetlerin ya da savaşa katılmadıkları durumda bekleyen akıbetin resmini gösterdiler. Özilhan’ın hükümete yönelttiği sert eleştirilerin gerisinde bu var.

Elbette bu yadırganacak bir durum değil. Sermaye düzeninin çarkları zaten insan kanı ile dönüyor. Bu sömürü çarkları döndükçe büyüyor, büyüdükçe daha fazla kan istiyor. Tekelci burjuvazinin savaş fırsatçılığı bu çerçevede son derece anlaşılır. Daha fazla kâr güdüsü sermayedarların gözlerini kana bürümüş durumda. Bu öyle bir hal ki, geçtik bir sınır çizgisi ötemizde duran bir halkı, hükmettikleri yığınları bile bir çırpıda gözden çıkarabiliyorlar. İşçi-emekçi çocukları ölecekmiş, yıkım derinleşecekmiş, sefalet her yanı kaplayacakmış, üstelik bunlar günümüzdeki bütün kötülüklerin anası emperyalist bir devletin çıkarlarını kollamak için gerekliymiş... Bunların bu bir avuç asalak için hiçbr önemi yok. Önemli olan TÜSİAD kodamanlarının kasasının dolması. Onlar çoktan beridir emperyalist efendilerinin kendilerine bahşedeceği kırıntıların hayaliyle yaşıyorlar. Geleceklerini ABD emperyalizminin hegemonyasına ipotek eden bu işbirlikçilerin sömürü ve zulüm düzenlerini ayakta tutmalarının başka çıkar yolu yok.

Bu ülke onların kaldıkça, sermaye düzeni yıkılmadıkça, tekelci burjuvazi işçi ve emekçilere açlık, sefalet, yıkım ve ölümü dayatmayı sürdürecek. Buna artık bir son vermek Türkiye işçi sınıfının elindedir. Dahası bu, işçi sınıfının tarihsel görevidir.