02 Kasım '02
Sayı: 43 (83)


  Kızıl Bayrak'tan
  Çakalların uluması boşunadır!
  Faşist saldırılar çalışmamızı ve mücadelemizi engelleyemez!
  Cumhuriyetin 79. yıldönümü, düzenin istikrar beklentisi ve seçimler
  ABD emperyalizmi Irak'a saldırı kararı için BM'yi sıkıştırıyor
  Emperyalist savaş ve saldırganlığa karşı sınıf savaşını yükseltelim!
  Emperyalist savaş karşıtı eylemler...
  ABD'de büyük savaş karşıtı hareket
  Çeçenistan, Rus gericiliği ve ikiyüzlülük
  Sosyal yıkıma karşı BDSP saflarında örgütlenelim!
  BDSP çalışmalarından...
  Emperyalist savaş ve güncel görevler
  BDSP çalışmalarından...
  Perinçek'ten inciler...
  El Salvador'da özelleştirmelere karşı kitlesel protestolar
  Bir kez daha KADEK ve Güney üzerine...
  İşçi Kültür Evi Bülteni'nden...
  Selam olsun Partimizin 4. kuruluş yıldönümüne!
  Alman devletinin kirli savaş tarihinde önemli bir sayfa
  İşkence yaygın ve sistematik olarak sürüyor!
  Küçükarmutlu katliamı 1. yılında...
  Pendik İKE'den "Kadın sağlığı" konulu panel
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
İşkence yaygın ve sistematik olarak sürüyor!

K. Ferhat

Son dönemde AB gündemin önemli başlıklarından biri. Öncesinde AB’nin Kopenhag Kriterleri çerçevesinde istediği ya da başka bir deyişle dayattığı yasal düzenlemelerle ilgili yaratılan atmosfer, AB İlerleme Raporu’nun açıklanacağı zaman yeniden yaratılmaya çalışıldı. İkisi arasındaki fark birinin yönünün parlamentoya dönük olması, diğerinin yönünün ise AB’ye dönük olmasıydı. Parlamentonun yaptığı tarihi değişikliklerden sonra AB’ye yönelik “gerekeni yaptık, top sizde” şeklinde özetlenecek baskı denemeleri ellerinde patladı denemez. Çünkü AB’ye baskı girişiminin aktörleri de gerçekte sonucun böyle olacağını biliyorlardı. Ellerinde patlayan, yaratılan havayla açıklanan raporun tezatlığıydı. Aslına bakılırsa rapor genel geçer AB raporlarından pek farklı değil,fakat dediğimiz gibi sorun yaratılan atmosferde. Çünkü eğer AB tarih vermeliydi ise böyle bir rapor ihtimal dışıdır. Tarih verilecek düzeye geldiği düşünülen, ya da bunun öngünündeki bir ülkeye söylenecek sözler değil raporda ifade edilenler. Ortada bir yanlışlık olmalı...

Bu genel sayılabilecek girişten sonra raporda ifade edilen olgulardan biri üzerinde özellikle durmak istiyoruz. Durmak istediğimiz konu işkence. Aslında burada da süregelenin dışında bir durum esasta yok gibi. Demin söylediğimiz gibi çağdaş uygarlık, demokrasi, insan hakları vb. konularına sarılarak bize yutturulmaya çalışılan AB’nin buradaki tutumu da bir farklılık göstermiyor. AB Türkiye’de insan hakları ihlallerinin ve özelde işkencenin sürdüğünü bir kez daha söylüyor. Bunu söyleyişi diğerlerinden daha acı kılan, tarih verilmesinin öngünlerinde söylüyor olması.

AB’nin bu söylediklerine verilen tepki yine genel geçer. Fakat bu genel geçerlik kendi içerisinde kendisini yalanlayan, yer yer de traji-komik bir hale dönüşen bir durum arz ediyor. Bu tepkinin yer yer insanın yüzünde acı gülümsemeler belirmesine neden olan örnekler sunması ise rejimin niteliği açısından ayrı bir veridir. Çünkü işkence gibi bireysel ve toplumsal düzlemde bir vahşet uygulamasına komedi öğeleri ekleyebilmek, ekleyenler rejimin temsilcileri olduğu koşullarda ilk bakışta birkaç şey söylenebilir. İlkin bu, bir düzey, daha doğrusu düzeysizliğin ifadesidir. İkincisi bu, daha da ötesi bir çürümüşlüğün ifadesidir. Üçüncüsü, insanlık değerlerine yabancılaşmışlığın göstergesidir. Dördüncüsü, işkencenin başka bir düzlemde sürdüüldüğünün göstergesidir. Çünkü işkence gibi bir olguya kılıf uydurmak, meşru göstermek dahası çeşitli biçimlerde fiili uygulayıcılarına destek vermek, tabir yerindeyse kamuoyu düzeyinde işkenceciliği sürdürmek demek değil midir?

Şimdi de Türkiye’de işkencenin yaygın olduğu iddiasına verilen iki tepkiyi kısaca aktaracağız. Bunda amacımız bu somut tepkileri deşifre etme isteğidir.

İlk örnek, aynı temel politikanın uygulayıcısı Adalet Bakanı Aysel Çelikel’den. Çelikel “Türkiye’de işkence yapılmadığını söyleyemem”. Çelikel’den böyle söylemesini isteyen mi var? Hatırlanırsa Çelikel bir süre önce F tipinde tecrit olmadığını, tutukluların kendilerini kilitlediğini söylemişti. Böyle akıldışı bir şeyi söyleyebilen biri eğer Türkiye’de işkence yapılmadığını söyleyemiyorsa, yine kendisinin iddia ettiği gibi AB’nin iddiaları hiç de abartılı değildir.

Düzmece insan hakları il kurullarına işkence ve kötü muamele dolayısıyla başvuranların sayısı 115, İHD’nin 2001 yılı ilk altı aylık raporuna göre işkence kötü muamele görenler 435. Üstelik bunlar buzdağının görünen kısmıdır. En ısrarlı takipçilerdir. Sonuçta bir şey çıkamayacağı yanlış düşüncesiyle veya bilinmediğinden gerekli başvurular çoğu durumda yapılmaz, yapılmıyor. Çünkü yine İHD verilerine göre, aynı dönemde gözaltına alınanların sayısı 21 bin 812’dir, ki bu da muhtemelen eksik bir rakamdır. Diğer bir nokta da, kanıksamanın getirdiği bir bakışla, artık çok ciddi şeylerin bile işkence olarak görülmemesi eğilimidir.

Tüm bu söylenenlerden sonra Çelikel’in abartılı bulmadığı rakamları beklemenin kamuoyunun hakkı olduğunu düşünüyoruz. Ayrıca merak ediyoruz Adaletli (!) Bakan’ın işkence kontenjanı kaçtır diye. Fakat bunun da ipucu var aynı konuşmada. Çelikel emniyet güçleriyle ilgili 240 dava olduğunu söylüyor. Bu en az 240 kişiye çok ciddi düzeyde işkence yapılmış olması demektir. Buna rağmen hala abartı kelimesi kullanıyorsa... Üstelik istatistiklerin dilinin soğuk olduğu söylenir. Fakat bunun tersinin mümkün olduğunu düşündüren istatistikler görmek isteyenler, bu rakamların ötesinde İHD’nin periyodik insan hakları ihlalleri raporlarına bakabilirler. Rakamların yakıcılığı iliklerinize işleyecek.

İHD verisi olmamakla birlikte bir başka yakıcı örnek, eski İçişleri Bakanı Rüştü Kazım Yücelen’in SP milletvekili Mehmet Bekaroğlu’nun soru önergesine verdiği cevapta gizli. R. Kazım Yücelen’in verdiği bilgiye göre 1 Ocak 1995’ten 30 Nisan 2001’e kadar işkence ve kötü muamele yaptığı gerekçesiyle 12 bin 535 kişi hakkında adli ve idari soruşturma açılmış. Bu sayı akılalmaz bir sayıdır. Üstelik soruşturma açılanlar gerçeğin bir kısmıdır. Bunların kaçının dava aşamasına geçebildiği noktasında R. Kazım Yücelen bir veri vermiyor. Fakat Aysel Çelikel’in verdiği 240 rakamı tam olmamakla birlikte bir fikir veriyor. Bunların kaçı mahkumiyetle sonuçlanıyor sorusu karşısında Manisalı gençler davası örneğine bakarak yeterli bir fikir edinebiliriz.

Yücelen bu rakamı işkencenin sistematik yapılmadığının kanıtı olarak sunuyor, “Eğer böyle olsaydı işkence yaptığı iddia edilen görevliler hakkında hiçbir araştırma ve soruşturma yapılmazdı”. Böylesi büyük bir rakam sistematikliğine gösterge olmuyor! Ayrıca Yücelen’in söylediği üzerinden gidersek bile binlerle ifade edilen soruşturmalar sonucunda neredeyse kimsenin cezalandırılmaması sistematikliğini göstermez mi?



ÖO direnişinin yıldönümü ve
“Avrupa demokrasisi”

Avrupa Birliği’ne uyum yasaları MHP’nin göstermelik muhalefeti dışında diğer burjuva partilerin tam ittifakı ile meclisten geçirildi. Bu yasalar üzerinden yürütülen tartışmalar ve propagandada Türkiye’ye demokrasi, özgürlük, refah vb. geleceği söylendi. Avrupa Birliği ülkelerindeki demokratik hak ve özgürlükler o ülkelerin işçi ve emekçilerinin dişe diş mücadeleleri sonucunda elde edilmiştir. Buna rağmen bugün bu haklar tırpanlanmaktadır.

İşçi ve emekçilerin dünya genelinde birlik ve dayanışması bizim hedeflerimizden biridir. Ancak Avrupa Birliği kapitalistlerin birliğidir. Bu birlik, işçi sınıfının, emekçilerin birliği ve dayanışmasının geliştirilmesine değil ırkçılık gibi insanlık tarihinde görülmüş en ağır hastalıklardan birine anavatanlık yapmaktadır.

Avrupa Birliği bu ülkede iki yıldır süren F tipi tecridinin en vahşi haliyle uygulandığı yerdir. Hitler Almanya’sının Dr. Mengele aracılığı ile yürüttüğü “Bilimsel Araştırmaları” ile geliştirilen tecrit, Avrupa Birliği ülkelerinin birçoğunda devrimcilere karşı uygulandı.

ABD ve AB ülkelerinde geliştirilen bu “bilimsel ıslah programı” ülkemize AB ülkelerinden ithal edildi. Almanya’da RAF militanlarına, İngiltere’de IRA militanlarına, ABD’de Kara Panterler’e uygulandı. Hali hazırda da Afganistan esirlerine uygulanmakta. Emperyalist ülkeler sömürge ve yarı-sömürgelerine uygulattı.

Türkiye’de yürütülen sınıf mücadelesinin en çıplak haliyle yaşandığı yer olan zindanlar cephesi hep mücadelenin en sert yaşandığı yerler oldu. Onlarca katliama rağmen teslim olmama geleneği yerleşti. Ödenen ağır bedellerle bu gelenek pekişti. İki yıldır süren tecride rağmen faşist rejim hala programını uygulayamıyor. Direniş geleneğini kıramadı. Direniş geleneği daha da pekişti. Ödenen ağır bedellerle bu geleneğin kırılamayacağı düşman tarafından da kabul edildi. Şimdi çok ağır koşullarda yüzlerce devrimci tutsak direniyor. Üstelik dışarıdaki desteğin dibe vurduğu koşullar altında. Kendi kimlikleri, siyasal inançları, kişilikleri, idealleri uğruna direniyorlar.

20 Ekim 2002’de İstanbul Taksim’de Galatasaray Lisesi önünde yapılmak istenen basın açıklamasına polisin vahşi saldırısı ve 101 insanın gözaltına alınması Avrupa Birliği uyum yasalarının bu ülkeye getirdiği demokrasinin en somut göstergelerinden biri olmuştur.

Türkiye coğrafyasında demokratik hak ve özgürlükleri kazanmanın bir tek yolu var. Kendi öz örgütlülüklerimizi yaratarak dişe diş mücadele etmek.

F. Yılmaz