02 Kasım '02
Sayı: 43 (83)


  Kızıl Bayrak'tan
  Çakalların uluması boşunadır!
  Faşist saldırılar çalışmamızı ve mücadelemizi engelleyemez!
  Cumhuriyetin 79. yıldönümü, düzenin istikrar beklentisi ve seçimler
  ABD emperyalizmi Irak'a saldırı kararı için BM'yi sıkıştırıyor
  Emperyalist savaş ve saldırganlığa karşı sınıf savaşını yükseltelim!
  Emperyalist savaş karşıtı eylemler...
  ABD'de büyük savaş karşıtı hareket
  Çeçenistan, Rus gericiliği ve ikiyüzlülük
  Sosyal yıkıma karşı BDSP saflarında örgütlenelim!
  BDSP çalışmalarından...
  Emperyalist savaş ve güncel görevler
  BDSP çalışmalarından...
  Perinçek'ten inciler...
  El Salvador'da özelleştirmelere karşı kitlesel protestolar
  Bir kez daha KADEK ve Güney üzerine...
  İşçi Kültür Evi Bülteni'nden...
  Selam olsun Partimizin 4. kuruluş yıldönümüne!
  Alman devletinin kirli savaş tarihinde önemli bir sayfa
  İşkence yaygın ve sistematik olarak sürüyor!
  Küçükarmutlu katliamı 1. yılında...
  Pendik İKE'den "Kadın sağlığı" konulu panel
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Cumhuriyetin 79. yıldönümü,
düzenin istikrar beklentisi ve seçimler

Bu kez seçimlerle Cumhuriyet Bayramı aynı haftaya rastladı. Hafta başında kutlanan Cumhuriyet’in 79. kuruluş gününü, hafta sonunda yapılacak erkene alınmış yeni bir istikrar seçimi izleyecek. Bu seçimin sonuçlarının sistemin derdine çare olamayacağını görmek için seçim sonuçlarını beklemek gerekmiyor. Geçmişine bakarak geleceğini söylemekte bir zorluk yok. Elbette yeni hükümetin de istikrar sağlama şansı yoktur. İstikrarı bozan eski hükümet değil ki yenisi kurabilsin. İstikrarsızlık sistemin kendisinden kaynaklanmaktadır.

Ya da şöyle denebilir: Ülkeyi ve toplumu istikrara kavuşturmanın tek yolu, bu istikrarsızlığı üreten sistemin değiştirilmesinden geçiyor, hükümetin değil. Oysa seçimler sistem içinde, program olarak, yapı olarak birbirinden milim farkı bulunmayan düzen partileri arasında nöbet değişikliğinden ibaret bir “değişimi” ifade ediyor.

İstikrarsızlığın kaynakları yeni hükümet döneminde de beslenmeye devam edecektir. Buna ilişkin pek çok konuda düzen partileri önden taahhüt vermiş bulunuyor. İMF programları, ki son yılların temel istikrarsızlık kaynaklarından biridir, aynen sürdürülecektir. Yeni hükümetin bütçesi de, icraat planı da şimdiden hazırdır. Cem Uzan gibi bir şarlatan dışında, hiçbir parti seçim propagandasında bu konuya yer vermeyerek, İMF’ye verdikleri taahhüte bağlılıklarını şimdiden göstermektedirler.

Bir başka istikrarsızlık kaynağı olan ve artık bir devlet ve düzen geleneği haline gelmiş bulunan yolsuzluk, hırsızlık, vurgunculuk gibi pisliklerden arınmış bir düzen partisi bulunmadığına göre, yeni hükümet döneminde bunların da süreceğinden kimse kuşku duymuyor. Düzen anketleriyle şimdiden hükümet ortağı ilan edilmiş bulunan AK Parti ile CHP, seçim propagandalarında durmadan birbirlerinin kirli seceresini sayıp döküyor. Ortalıkta konuşulanlar sadece açığa çıkmış, dava ve ceza konusu haline gelmiş olanlar. Bir de gizli kalanlar var ve hiç kuşkusuz bunlar açığa çıkanlardan kat kat fazladır.

Seçimler üzerine bir ilginç rastlantı da aynı tarihin Susurluk’un yıldönümü olması. Sistemin Susurluk’u büyük bir rahatlıkla hazmettiği (üstünü örttüğü), dolayısıyla da Susurluk düzeninin sürdüğü düşünülürse, sistemin seçimlerden beklediği istikrar umudunun yine kendisi tarafından çok önceden boşa düşürüldüğü görülecektir. Susurluk düzeni suç düzeni demektir. Üstelik bunlar sıradan adi suçlar değil, topluma karşı işlenmiş insanlık suçlarıdır. Böyle bir suçu kabullenmiş, içselleştirmiş, sistemleştirmiş bir düzenin istikrar bulması kesinlikle mümkün değildir. İstikrarın yolu, Susurluk suçlarının ortaya dökülmesi, cezalandırılması ve ortadan kaldırılmasıyla açılabilir. Toplum bir daha asla Susurlular yaşamayacağına ikna edilmelidir ki, düzenle barışsın, onu sahiplensin. İstikrarı kabaca düzenle toplum arasındaki barışıklık olarak tanımlarsak, bu böyle olmak zorunda.

Ancak bugünkü soygun, vurgun, suç düzeni için istikrarın tanımı bu değildir. Düzen sahiplerinin toplumla barışık olmak gibi bir niyeti bulunmadığı çoktan bellidir. Onlar suçlarına karşı bekledikleri toplumsal tepkiyi en aza indirebildikleri dönemi istikrar olarak adlandırıyorlar. Bunu böyle bilmek, kavramak ve buna göre davranmak gerekiyor. Bu böyle bilindiğinde, sistemin seçimlerden ve seçimlerle belirleyeceği yeni hükümetten neler beklediği ve istediği daha kolay anlaşılacaktır.

Sistemin yeni hükümetten beklediği, tam olarak, daha acımasız bir sömürü ve soygun için daha vahşi bir baskı rejimi uygulamasıdır. Yeni hükümet sadece İMF-TÜSİAD yıkım programlarını aksatmadan sürdürse bile, bu, işçi ve emekçi halk yığınlarının giderek ve hızla sefalete sürüklenmesi anlamına gelecektir. Emekçilerin bu saldırıyı sessizce ve tevekkülle kabullenmesi beklenemeyeceğine göre, yeni hükümetin, yükselen itirazları tereddütsüz bastırması, bunun için gereken her türlü yasak, baskı ve terörü uygulaması gerekecektir. En azından sermaye sahiplerinin, İMF ve TÜSİAD patronlarının istek ve beklentisi budur.

Ama bu kadarı zaten herkesçe bilinen, beklenen ve geçmiş hükümet döneminde alışılmış bir durum. Yani yeni bir şey değil. Yeni hükümetten beklenen yeni kararlılık gösterisi, yeni vahşet ve gaddarlık beklentisi, bir savaş hükümeti olarak yapması gerekenlerle ilgilidir. Türk devleti, çoktan üstlendiği Amerikan jandarmalığını, nihayet Irak’a saldırı vesilesiyle pratikte icra imkanı bulacağı hesabıyla savaş hazırlıklarını sürdürmektedir. Savaş elbette esas olarak ordunun yürüteceği bir eylemdir. Ancak savaş hali olağan bir hal değildir. İç siyaset ve idarede de olağanüstü uygulamaları gerektiriyor. Yani, yıkım programlarının uygulanmasından yüz kat daha fazla gaddarlıkta bir baskı ve terör rejimi uygulaması bekliyor ülkeyi. Haksız bir savaşa giren her iktidar gibi, Türk devleti de, savaşa karşı mücadelenin giderek yüksleceğini biliyor, bekliyor. İstikrar için de bu itirazları bastırma hesapları yapıyor.

Görüleceği gibi, sistemin istikrarı, işçi ve emekçi kitlelerin yoksunlukları, yoksullukları üzerinde, baskı ve terör yöntemleriyle sağlanmaktadır. Bu verinin doğal sonucu ise, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin çıkarlarının düzenin istikrarsızlığından geçtiğidir. İMF-TÜSİAD yıkım programlarına “istikrar programı” denmesi bile bu gerçeğin ifadesidir. Seçimlerin, tüm çaba ve yönlendirmelere rağmen, sistemin beklediği istikrarı sağlayacak biçimde sonuçlanacağı şüphelidir. Fakat, böyle sonuçlandığı takdirde bile bu yeni hükümetin arzulanan istikrarı sağlayabileceğinin hiçbir güvencesi olmadığı gibi, tersine, gelişmelerin istikrarsızlığı derinleştirecek yönde hızlandığı da ortadadır.

Savaş hali, böyle bir savaşa karşıtlığı bilinen bir ülkede, savaş karşıtı hareketin yükselmesini, dolayısıyla iç çatışmaların artmasını koşullayacaktır. Zaten her uygulamasından istikrarsızlık üreten bir sisteme sahipken, Türk devletinin, savaşa katılma kararı almakla tarihinin en büyük handikaplarından birini oluşturduğu yakında daha net görülecektir. Birinci paylaşım savaşı ertesinde kurulan, ikinci savaşı da seyirci olarak atlatan Türk devleti, 79 yıllık tarihi boyunca, tek parti iktidarıyla idare edilen kuruluş yıllarını dışta bırakırsak, nerdeyse hiç siyasal istikrar tanımamıştır. İstikrar uğruna yapılan, açık ve örtülü darbelerin, yolsuzluk-hırsızlık operasyonlarının, erken seçimlerin haddi hesabı yoktur. Hiçbiri istikrar sağlamaya yetmediği için hep yeni bir istikrar operasyonuna ihtiyaç duyulmuştur. Kaldı ki, bugüne dek istikrarsızlığıntek kaynağı içerde, kendi sistemlerinde idi. Bugünse buna bir de dış etken, savaş hali ekleniyor.

Yani yeni hükümetin de sistemin de işi artık daha zor.