28 Temmuz'01
Sayı: 19


Kızıl Bayrak'tan
Yeni İMF programı iflas etti

Katillerin G-8 zirvesi ve yüzbenlerin görkemli militan eylemi

G-8 zirvesinin gündemi ve sonuç bildirisi

Gösterilerin içinden Cenova tanıklığı
Sistem aynı sistem, polis aynı polis!
Cenova'da 300 bin kişi yürüdü...
"7 saatlik işgünü, 35 saatlik çalışma haftası"
Sınıf hareketi
"İyiye gidiyoruz" demogojsinin arkasına gizlenenler
Kapitalizmde eğitim
G-8 zirvesi ve Cenovalar'ın tarihsel anlamı
Kapitalizm ve çevre sorunu
İnksanca yaşamaya yeten, vergiden muaf asgari ücret
Uluslararasi politika
Şehitlerimizle zafere yürüyoruz!
Bir yoldaşından Hatice Yürekli yoldaşa mektup
Ölüm Orucu direnişçisi Fatime Akalın'ndan mektup
"Bir yanılsamanın sonu"

Basından

Mücadele Postası

 Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 

Ölüm Orucu direnişçisi Fatime Akalından mektup...

'Özgürlük eğer onurumuzu ve kimliğimizi
kendi ayaklarımız altına almakla gelecekse,
bu özgürlük olabilir mi?'

Merhaba,

Şöyle uzun uzun zaman kısıtlamasına uğramadan, demir parmaklık ardında olmayan kalın cam kafeslerin içine girmeyen bir sohbete ne kadar çok ihtiyacım var. Buraya görüşe alsalardı ne güzel olacaktı. Korkunç özlemişim doya doya sohbeti. Niğde tam darlaştırıcı bir yerdi galiba. (...)

Biliyor musun burası çok ilginç. 5 yıl sonra ilk defa bu kadar uzun süre dışarıyı bu kadar canlı ve yakından izleyebiliyorum. En çok neyi özlemişim bir bilsen, geriye dönüşsüz yürümeyi. Bu çok güzel. Sokağı bazen izliyorum. İnsanlar dolaşıyorlar. Bahçede yeşil ağaçlar. Ulucanlarda eskiden yeşil bu kadar canlı bir şekilde yanımızdaydı. Ama Niğdede görebildiğimiz her yer duvardı. O da en uzak mesafe 20 metreyi geçmez. Gökyüzü ise bir süre sonra boşluk hissine neden oluyor. Gökyüzünde oluşan bulut şekilleriyle yakalayabildiğim farklı görüntüler, ulaşabildiğim görsel zenginlik oluyor. Gazetelerde vb. yerlerde ya da güzel bir TV dizisinde yakalanan görsel alanlar da var tabii. Biliyor musun Atlas dergisi vardı burada. Çok güzel fotoğraflar var. İyi bir dergi kendi alanında. Böyle dergilerden de almıyorduk. Tam taşra hayatı yaşadık yani.

Buraya 26 kişilik bir koğuşa geldim. Tam yerleştim derken, tam kendimi rahat ve elbette göreceli güvende hissederken, artık seyahat turumun tamamlandığını düşünürken, hastane yolu göründü. Bir de tam sürpriz oldu alınmam. Beni almayı düşünmüyorlardı, söylememişlerdi. Gülümseri alacaklar diye geldiler ve beni aldılar. Yeni bir şok oldu bu.

Buraya geldiğimiz andan bu yana hem bizim hem de ailelerimizin üzerinde ince bir politika ile duruyorlar: 'Eylemi bırakın, tahliyeniz için uğraşalım'! Ailelere ise 'Bırakmaları için çaba harcamaya devam edin'... 'Özgürlük' ne kadar güzel, ne kadar anlamlı. Özgürlük eğer onurumuzu ve kimliğimizi kendi ayaklarımız altına almakla gelecekse, bu özgürlük olabilir mi? Çok ince bir politika ama. Kendimi yokladım, böyle bir özgürlük ister misin diye. Yalnız beynim değil tüm hücrelerim ayağa kalktı: 'Hayır, asla!'

Annem çok acı çekiyor. Mitingten sonra onunla daha yakından ilgilenme şansınız olsa çok sevineceğim. Burada gözünün önünde eriyişim ve onun için bunun anlamı... Doğrusu benimle aynı zamanda gururlandığını hissediyorum. Ama belli ederse benim daha beter azacağımı düşünüyor. Seninle yaptığı kısa sohbet bile bir-iki gün moralini yüksek tutmuştu. Biz bugün ister istemez daha çok kavga ediyoruz. Şimdilik böyle olmak zorunda. Ama kazanabilsek canavar gibidir. Bir de ondan bana ilişkin hayallerini dinlemelisin. Yıllarca gelecek güvencesi olarak görüp okuttuğu kızının şimdi ölüme böyle gidişine tahammül edemiyor. Tabii tüm işinizin ben olmadığımın farkındayım. İsteklerimi olanaklar var ise şeklinde anlarsanız sevinirim. Bir sürü işin gücün arasında olanak bulabilir misiniz? Eğer olmayacaksa da çok önemli değil.

Neyden sözediyordum... Ha ince politika. İçten içe zayıflayan insanlar için gayet yerinde bir seçenek dışarıya çıkmak. Ölüm Orucu güçlü bir iç hesaplaşma süreci aynı zamanda. Hayatımın en güçlü hesaplaşmasını, uğradığım müdahale sonrasında Ölüm Orucuna devam kararını alırken yaşadım. Ölüm Orucunda olduğumuzu hatırladığımda ve tedaviyi red kararı aldığımda, içimde bir ses 'bu tedaviyi sen istedin' diye çok kararlı bir şekilde söylüyordu. Henüz beynimi toparlamış da değildim. O benim istediğim gibi değil canı istediği gibi çalışıyordu. İçimdeki ses erkek sesiydi; 'Tedaviyi sen istedin'! Bu beni perişan etti. Böyle bir şeyi yapmış olamazdım. Ama aslını ortaya çıkarmalıydım. Ancak ne Niğdedeki hastanedeki tedavi sürecini, ne de öncesini, hatta koğuşun fiziksel yapısını bile hatırlamıyordum. En sonunda, eğer böyle bir şey yapmışsam bunun yargısını Partim ve devrimciler verecek, önemli olan şimdi yeniden direnişi örmektir şeklinde karar verdim. Bu kararı alırken bir gece hiç kimse ile tek kelime konuşmadım. Önemli olan düşünmeye başlamak, bundan sonrasını çözmek kolay oluyor. Düşünmeye ise, ilk ayağıma zincir vurulup yatağa zincirlendiğim anda başlamıştım. Ama bunun benim için henüz bir anlamı yoktu. Çünkü devrimci olduğumu, tutsak olduğumu hatırlamıyordum. Aslında kim olduğum konusunda herhangi bir düşüncem yoktu.

Bu anlattıklarım Ankara Numune Hastanesinde yaşadıklarım. Dediğim gibi, daha öncesini hiç hatırlamıyordum. Sonra bir asker gelip ne zaman tutuklandığımı sordu. Form benzeri bir şey dolduruyordu, 'tutuklanmak', hatırlayamadım. Kardeşime soracağımı söyledim. Sordum, Ô96 yılı dedi. Şimdi kaç yılındayız diye sordum, 2001, yani 5 sene olmuş. Bu bana inanılmaz bir durum gibi geldi. 5 yıl cezaevinde kalmak, çok şaşırdım. Daha sonra üzerine epeyce düşündüm. Ölüm Orucunda olduğumu ise ancak Ölüm Orucunda olup henüz bilincini yitirmemiş olan Ayşe Baştimurdan öğrendim sanıyorum. Daha doğrusu birisi bana, sen Ölüm Orucundasın, kolundaki serumlar tedaviyi kabul ettiğin anlamına geliyor, dedi. Bu kişinin kim olduğunu tam olarak bilemiyorum. Olay mahkum koğuşuna geçtiğimiz gün olmuş olabilir. Sonra bize muhallebi, çorba ve kompostodan oluşan 'yemek' geldi, bunu 4 gündür veriyorlardı. Bunun üzerine bizim odada bulunan Ayşe, 'Ben direnenlerin yanına gideceğim' diye korkunç ve acı dolu bir sesle bağırmaya başladı. Demek ki bir direnenler vardı ve bir de direnmeyenler. Ve ben direnmeyenler arasındaydım. Bu korkunç bir acı verdi bana. İçimi yaktı, kavurdu. Zaten bundan sonra düşünmeye, hızla düşünmeye başladım.

Evet ben Ölüm Orucu direnişçisi idim ve şu anda tedavi ediliyordum. Bu nasıl olmuştu? Nasıl direnişin dışına düşmüştüm? Bunların yanıtı yoktu. Yeniden direnişe geçmeliydim. Bu anda işte o güçlü erkek sesi kendinden emin bir şekilde, tedavi edilmeyi sen istedin demeye başladı. Öyle emindi ki kendinden, doğru söylüyor olabilir miydi? Yeniden aynı şeyi yapacaksam eğer, hiç başlamamalıydım. Bir gece bunu düşündüm. Ve sabah, hatırlamadığım şeyler konusunda karar alamayacağıma göre, kararı Partinin vereceği, şimdi görevimin direnişi yeniden örmek olduğu kararına vardım.

Bu arada, hangi partide örgütlü olduğumu da hatırlamıyordum önceleri. Sonra TKİPyi buldum, ama diğerlerinden farkı nedir hatırlayamadım. Sonra düşüne düşüne Ekime ulaştım. Sonrası biraz daha netleşti.
Tüm yaşamı yeniden tanımak ve hatırlamak için çok hızlı düşünüyordum. Ancak bu günlük olayları takip etmemi epey sekteye uğrattı. Hatırlama, halüsinasyon, düşünme içiçeydi. Bazı şeyleri çok güçlü hatırlayabiliyordum. Ama Ulucanlar katliamını unutmuştum. Öyle bir katliamı ancak bir askerin 'Ulucanlar operasyonu'na katıldığını söyleyip benimle 'sohbet etmek' istemesi sonucu hatırladım. Bazı şehitlerimizi, Habipin şehit düşüşünü orada hatırladım. Adam ona sinirlendiğimi söyleyip gitti. Ben neler konuşulduğunu hatırlamıyorum şimdi. O zaman o askeri katliamdaki er zannetmiştim. Ancak şimdi bunun mümkün olmadığını keşfettim. Çünkü bir erin askerde kalma süresi ile zaman denk düşmüyor. O zamanın katil erleri şimdi terhis olmuşlardır.

Ara bir not. Zaten dağınık yazıyorum, ama arada bir bölünüyor, iyice dağıtıyorum. Birçok olayın, hangisi önce hangisi sonra ve nerede olduğunu hatırlayamıyorum.

Sonraki süreci biliyorsunuz. Ulucanlara ÖOna devam dedikten iki gün sonra götürüldüm. Niğde, Gebze ve şimdi de hastanedeyim. Yani tutsaklık yaşamımın en hızlı dönemini geçiriyorum. Geldiğimizin ertesi günü yoklama başladı. Ben cezaevine geri dönmek istedim. 3. gün doktorlar gelip tahliye için Adli Tıp sevki isteyip istemediğimi sordular. Tahliyeyi devletin bugünkü kullanış biçiminden kaynaklı istemediğimi, tedaviyi kabul etmediğimi söyledim ve cezaevine gönderilmeyi talep ettim. Doktorlar en fazla bir ay sonra benim talebim olmasa da kendime bakamadığım için tahliye edilmem gerektiğini kendilerinin tespit edeceklerini söylediler. Ben de, bunun doktorların sorunu olduğu, benim tahliye talebim olmadığı yanıtını yineledim.

Bu arada devlet cephesinden önce yüzbaşı savcıyla, sonra da yine aynı yüzbaşı bir cezaevi müdürüyle geldiler. Tedaviye başlarsam tahliye olmam için uğraşacaklarını söylediler. Tedavi teklifleri tahliye ödülüyle birlikte süreklilik arzediyor. Elbette benim yanıtım da süreklilik arzediyor. Tahliye talebim yok. Ölüm Orucu taleplerimiz kabul edilene kadar sürecek ya da ölene kadar.

Bu tahliye meselesi tam da ihaneti ve düşkünleşmeyi ödüllendirmedir. Ancak bununla sınırlı değil, aileler üzerinde güçlü bir etkisi var. Tahliye olan çocuğunu ölümden kurtarabileceği düşüncesi, bir yandan da çocuğunun dışarıya çıkacak olması, aileleri tam olarak canevinden vuruyor. 'Tedaviyi kabul et' tartışmasının gücü artıyor. Elbette bütün aileler için durum aynı değil. Ama içten içe onların nasıl sarsıldığını görüyor insan. Bu sarsılma, ölümle yaşamı sırf gerçek anlamından koparıp karşınıza çıkaran devletin niyetlerini tam olarak anlayan aileler için daha farklı bir içerik kazanıyor.

Yani bu arada güçlü bir aile içi çatışma yaşıyoruz. Benim ailem için şu anda en önemli şey yaşamam, içerde ya da dışarda nerede olursa olsun. Bırakılıp bırakılmama bir yanı. Ama ölümümden ya da sakatlıkla karşı karşıya kalmaktan çok güçlü bir korku duyuyorlar. Hatta bazen sakatlanma olasılığım onları ölmemden daha fazla korkutuyor gibi geliyor bana. Annem, kendisinin 62 yaşında olduğunu, kendisi ölünce bakımsız ve ortada kalacağımı söylüyor. Yoldaşlarım bakar diyorum, ama inanmıyor. En son, sistemin bir sürü sakat doğurduğunu, onlardan biri olarak sokakta da yaşayabileceğimi söyledim.

Tartışmamızın geldiği nokta bu...

18 Temmuz 2001