28 Temmuz'01
Sayı: 19


Kızıl Bayrak'tan
Yeni İMF programı iflas etti

CKatillerin G-8 zirvesi ve yüzbenlerin görkemli militan eylemi

G-8 zirvesinin gündemi ve sonuç bildirisi

Gösterilerin içinden Cenova tanıklığı
Sistem aynı sistem, polis aynı polis!
Cenova'da 300 bin kişi yürüdü...
"7 saatlik işgünü, 35 saatlik çalışma haftası"
Sınıf hareketi
"İyiye gidiyoruz" demogojsinin arkasına gizlenenler
Kapitalizmde eğitim
G-8 zirvesi ve Cenovalar'ın tarihsel anlamı
Kapitalizm ve çevre sorunu
İnksanca yaşamaya yeten, vergiden muaf asgari ücret
Uluslararasi politika
Şehitlerimizle zafere yürüyoruz!
Bir yoldaşından Hatice Yürekli yoldaşa mektup
Ölüm Orucu direnişçisi Fatime Akalın'ndan mektup
"Bir yanılsamanın sonu"

Basından

Mücadele Postası

 Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 

G-8 zirvesi ve Cenovaların tarihsel anlamı

Kendi gündeminden çok dünyanın dört bir yanından akan işçilerin, emekçilerin ve gençlerin büyük ve öfkeli protesto gösterileriyle tartışılan G-8 Cenova zirvesi geride kaldı. Kapalı kapılar ardında hangi kirli pazarlıkların yapıldığı, milyarlarca insanın kaderini ilgilendiren bir dizi sorun üzerinden ne tür lanetli uzlaşmalara varıldığı, hangi karanlık kararlar alındığı konusunda henüz yeterli bir açıklık yok. Zirve bitiminde yayınlanan ortak bildiri bu konudu herhangi bir açıklık sunmadığı gibi, bu türden resmi bildiriler genel olarak bu açıdan herhangi bir şey de ifade etmiyor. Bu tür bildiriler daha çok böylesi zirvelerde yapılan kirli pazarlıkları, çekişme ve çatışmaları, çıkarların çakıştığı yerde halkların kaderi üzerinden alınan kararları gizlemeye hizmet ediyor. Zirvenin yapıldığı kentte alanları dolduran ve yüzmilyonlarca insanın duygu ve tepkilerini yansıtan yüzbinlerce göstericiyi, onlar şahsında dünya emekçilerini ve halklarını yatıştırmak ihtiyacı da düşünüldüğünde, son dönemlerin bu tür bildirilerinin gerçek işlevi daha anlaşılır hale gelmektedir.

G-8 zirvesinin ardından yayınlanan bildiriden de bunu görmek mümkün.

Aldatıcı gündem ve gerçek gündem

Önden bolca reklamı yapılan yoksul ülkelerin dış borç yükünün hafifletilmesi, sosyal sorunların çözümü için yardım vb. konular, bildiride yer verilen muğlak ifadelerle yalnızca 'vaad' ediliyor, herhangi bir somut plana bağlanmaksızın belirsiz bir geleceğe bırakılıyor.

Afrikada onmilyonlarca insanın kaderini ilgilendiren ve dev ilaç tekellerinin çıkarlarına dokunulamadığı için tedavi edilemeyen AİDS hastalığı için gerekli olan ve BM tarafından talep edilen 10 milyar dolar yerine ise yalnızca 1.3 milyar dolar lütfediliyor. Fakat bu sadaka da yine somut plan olarak değil, yalnızca genel bir karar, yani işin aslında sonu belirsiz bir vaad olarak kalıyor.

Çevre tahribatına karşı dünya ölçüsünde büyüyen tepkilerin basıncı altında, iklim ısınmasını sınırlamaya yönelik olarak 1997de imzalanan Kyoto antlaşması ise hala da sürümcemede duruyor. Burjuva basını bu konuda zirvede 'sert kapışmalar' yaşandığını duyuruyor, ama ortada hiçbir sonuç ve ilerleme yok, tam tersine. Konu üzerine anlaşmazlıkların yazık ki giderilemediğini, ama bunu giderme şansının da henüz yitirilmediğini müjdeliyor emperyalist basın. (Zirveye paralel olarak Almanyanın Bonn kentinde bu konuyu ele alan zirve, ABDnin kesin karşı tutumundan dolayı, gerçekte hiçbir sonuca ulaşamadan fiyaskoyla sonuçlandı.)

Ve son olarak, Kanadada toplanacak gelecek zirvenin 'ana teması'nın, emperyalistlerin dayattığı büyük sosyal yıkımlar, hastalıklar, yine emperyalislerce kışkırtılan ve desteklenen savaşlar ve iç savaşlar içinde kırılan 'Afrika' olacağı vaad ediliyor. Emperyalist küreselleşmeye karşı tepkileri son birkaç yıldır silineceği vaadedilen borçlarla oyalayan emperyalistler, öyle anlaşılıyor ki buna şimdi de Afrikanın dışlanmışlıktan kurtarılması, 'global dünyanın içine alınması' ve dertlerine çözüm bulunması konusunu ekleyecekler. Hiç değilse gelecek G-8 zirvesine ev sahipliği yapacak olan Kanadalı şeflere göre durum bu.

Yineliyoruz; bu tür vaadler, tümüyle ve yalnızca, biribirini izleyen emperyalist zirveler şahsında emperyalist küreselleşmeye karşı dünya ölçüsünde büyüyen tepkileri yatıştırmak, göz boyamak, emekçilere ve halklara şirin görünmek amacına yöneliktir. Emperyalistler için sorun hiç de, emekçilerin ve ezilen halkların bizzat emperyalist dünya sisteminden kaynaklanan ve emperyalist politikalarla sürekli ağırlaştırılan sorunlarına kırıntı kabilinden de olsa çözüm bulmak değildir, olamaz. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır; zira onlar sorunların çözüm gücü olmak bir yana, bizzat ve temel kaynağı durumundadırlar. Onlar için tüm sorun, kendi düzenlerini sağlama almak, emperyalist egemenliklerini pekiştirmek ve bu arada kendi içlerinde büyüyen çelişki ve çatışmalara, olanaklı sınırlar içerisinde uzlaşmaya dayalı bazı geçici çözümler bulmaktır.

Nitekim zirve bildirisinin anılan konu başlıkları bile, G-8 zirvesinin bu gerçek gündemini ve dolayısıyla işlevini açığa vuruyor. Buna göre zirvede; beklenenden daha ağır olduğu saptanan 'küresel ekonomik durgunluğu' aşmanın sorunları, bununla bağlantılı olarak da, bugün için en kötü durumda olan Türkiye ve Arjantin ele alınmış; 'global ekonominin güçlendirilmesi için yeni tür uluslararası ticaret müzakereleri' ile 'uluslararası mali sistemin istikrarını ve bütünlüğünü arttırmak' gerekliliği üzerine tartışılmış; Ortadoğu, Balkanlar ve Kore gibi bölgesel politik-askeri sorunların yanısıra, petrol fiyatları vb. özel ekonomik sorunlar üzerinde durulmuş. Bildiride yer verilmeyen, fakat zirvede özel bir yer tuttuğu kesin olan temel önemde bir konu daha var. Bu, zirve sonrasında Bush ve Putin arasında özel bir görüşmeye de konu olan ABDnin 'Füze Kalkanı Projesi' konusudur.

'Küresel ekonomik durgunluğa'
yeni çareler

Emperyalist şefler bildirilerinde 'küresel ekonomik durgunluğun beklenenden de uzun sürdüğünü' tespit ediyorlar. Ekonomik bunalıma karşı ortak önlemleri görüşmek, öteden beri G-7 zirvelerinin en temel gündem maddelerinden biri olmuştur. Bu zirvelerin başlangıç tarihinin (1975), aradan geçen yaklaşık 30 yıla rağmen bugün hala da aşılamayan bunalımın başlangıç tarihinin hemen sonrasına denk gelmesi de bu açıdan bir rastlantı değildir.

Ekonomik durgunluğun geçen Kasımdan beri Amerikada gitgide ağırlaşması olgusu, Amerikan ekonomisinin dünya ekonomisinde tuttuğu özel yerden dolayı, tüm emperyalistler için ciddi bir kaygı konusudur. Yıllardır bunalımın pençesinde kıvranan ve zaman zaman iflasın eşiğine geldiği söylenen dünya ekonomisinin kapitalist devi Japonyanın durumu da düşünülürse, ağırlaşan 'küresel ekonomik durgunluğun' neden zirvede özel bir yer tuttuğu daha iyi anlaşılır herhalde. Türkiye, Arjantin, Brezilya ve Endenozyada artık birkaç ay arayla birbirini izleyecek kadar sıklaşan ekonomik çöküşler de buna tüy dikiyor.

Emperyalistlerin neo-liberalizm adı altında Ô80li yıllarda ve 'globalleşme' adı altında Ô90lı yıllar boyunca uyguladığı ağır ve çok yönlü saldırı politikaları, tam da bir türlü aşılamayan bu 'ekonomik durguluğa' karşı düşünülen önlemlerden oluşmaktadır. Sosyal hakların sistematik gaspı, temel kamusal hizmetlerin ticarileştirilmesi, özelleştirme, sendikasızlaştırma, esnek üretim gibi temel unsurlardan oluşan bu saldırı politikaları, emperyalist ülkelerin işçi sınıfı ve emekçilerini de kapsayacak şekilde uygulandı, halen de uygulanıyor. Bu genel, moda deyimle 'global' saldırılara ek olarak, DTÖ, İMF ve Dünya Bankası aracılığıyla bağımlı ülkelerin ekonomileri yıkıma uğratılarak ülke zenginlikleri ve kaynakları yağmalandı, halen de yağmalanıyor. Ô70li yıllarda başgösteren ekonomik durgunluktan itibaren bağımlı ülkelerin borca özendirilmesi yoluyla yaratılan ağır borç köleliğinin ne anlama geldiğini ise Türkiyenin güncel durumu üzerinden zaten yakınen biliyoruz. Borç köleliğinin bugün vardığı nokta, artık ülke yönetimlerine doğrudan el koyma olanağı vermektedir emperyalist alacaklılara.

G-8 zirvesinin sonuç bildirisinde görüşüldüğü söylenen yeni önlemlerin de benzer kapsamda olduğuna, işçi sınıfı, emekçiler ve ezilen halklar için yeni sosyal ve kültürel yıkımlar anlamına geldiğine kuşku yoktur. Zirve sonuç bildirisinde; 'global ekonominin güçlendirilmesi için yeni tür uluslararası ticaret müzakerelerinin başlatılması, uluslararası mali sistemin istikrarı ve bütünlüğü'nün arttırılması, uluslararası ekonomik ilişkilerin daha da serbestleştirilmesi gerekliliğinden sözediliyor. Bu, emperyalizmin küresel iktisadi ve mali kuruluşları olan Dünya Ticaret Örgütü, İMF ve Dünya Bankasına yeni güncel görevler tanımlamak anlamına geliyor. Kaldı ki, G-8 zirvesinin, Seattledaki toplantısı fiilen engellenen Dünya Ticaret Örgütü 4. Bakanlar Konferansına bir ön hazırlık amacı taşıdığı da bilinmektedir. Emperyalist efendiler Cenovadaki zirvede, Dubaide, ortak çıkarlar temelinde bağımlı ülkelere dayatacakları temel hususları da kararlaştırmış olmalılar.

Liberalizm şampiyonları kendi gümrük
duvarlarını kıskançlıkla koruyorlar

Ekonomik sorunlar çerçevesinde zirveden yansıyan temel önemde bir nokta daha var. Buna göre, AB ve ABD gümrük bariyerlerini korumaya devam edecekler. Bu konudaki anlaşmazlıkların giderilemediği sonuç bildirisine de yansımış durumda. Basında yeraldığına göre; 'Avrupa Birliği, tarım sektörünü yabancı rekabete açmamak için direnirken, ABD de çelik sanayiini ve ucuz yabancı mallarla tehdit altına girecek diğer sanayi ürünlerini korumaya devam' edecek.

Bağımlı ülkelere her alanda tam bir ticari serbestliği dayatanlar, kendi ekonomilerine ve iç pazarlarına ilişkin olarak bu denli katı bir hassasiyet gösterebiliyorlar. Emperyalist küreselleşme süreci işte bu anlama geliyor ve böyle işliyor! Sözkonusu olan, dünyanın emperyalist efendilerinin üstünlükleri ve ayrıcalıkları korunurken, dünyanın geriye kalanının onlar için bir serbest ticaret, sömürü ve yağma alanı haline getirilmesinden başka bir şey değildir.

Çevre sorunlarının felaketlere yolaçacak düzeylere varmasının ve dünya ölçüsünde artan çevreci bilincin basıncı altında 1997de Kyotoda imzalanan protokolün bugüne dek uygulanmadan sürünmesine ve geçen Mart ayında ABDnin bu protokolü tanımayacağını açıklamasına da buradan bakabiliriz. Dünyanın emperyalist efendileri, insan soyunu ve dünyamızın geleceğini tehdit eden çevre felaketleri karşısında kıllarını bile kıpırdatmıyorlar. Nedeni ise son derece basit. Çünkü bu dev emperyalist tekellerin çıkarlarına aykırı!

Bu konuda en arsız tavrı beklenebileceği gibi ABD emperyalizmi gösteriyor. Başkan Bush zirvenin hemen öncesinde ABD ekonomisinin çıkarlarına aykırı olduğu için Kyoto antlaşmasına uymayacaklarını yineledi. Doğal olarak, ABD ekonomisinin çıkarları adı altında kastedilen, büyük Amerikan tekellerinin, özellikle de dünya petrol üretimine ve pazarına hakim ABD petrol tekellerinin çıkarlarıdır (Kyoto protokolü önlemleri en çok da onlara dokunuyor).

Emperyalist rakipleri ABDnin bu alandaki uzlaşmaz tavrını ona karşı kullanarak, çevreci akımlar ve halklar nezdinde prim yapmaya çalışsalar da, pratikte kendilerinin de farklı bir tutum ve uygulaması sözkonusu değil. G-8 zirvesine paralel olarak Bonnda toplanan ve güya Kyoto antlaşmasına işlerlik kazandırmayı amaçlayan 'İklim Konferansı'nın havanda su dövmesi ve hiçbir somut ilerleme sağlamadan sonuçlanması da bunu göstermektedir.

G-8 zirvesi bu sorunu, Rusyanın önerisi üzerine 2003 yılında Moskovada yapılacak bir yeni konferansa havale edip, böylece başından savmış oldu.

ABDnin kışkırttığı silahlanma yarışı

G-8 zirvesinin gerçek gündeminin ikinci temel konusu, ABDnin fiilen başlatmış bulunduğu 'Füze Kalkanı' projesiydi. Bu projenin fiilen başlatılması, 1972de imzalanan 'Anti-balistik Füze Antlaşması'nın da ABD cephesinden fiilen geçersiz sayılması anlamına geliyor. ABD şimdi bu konudaki fiili tutumunu dayatarak bunu artık resmileştirmek de istiyor.

Bu sorun aylardır uluslararası politika ve diplomasinin temel konularından biri durumunda. Avrupalı emperyalistler, Rusya ve Çin, birçok kez ve zaman zaman sert ifadelerle, projeye karşı olduklarını açıkladıkları ve bunun dünya çapında yeni bir dev silahlanma yarışı anlamına geleceğini vurguladıkları halde sonuç değişmedi. ABD emperyalizmi bildiğini okudu ve projeyi fiilen başlattı, ilk denemeler yapıldı bile.

Bush zirveye gelirken, projede kararlı olduklarını yineledi ve başta Rusya olmak üzere muhalif durumdaki devletlerin bu konuda ikna edileceğine olan inancını dile getirdi. Sorunun zirvede hararetli tartışmalara ve gizli pazarlıklara konu edildiği kesin olmakla birlikte, zirve sonuç bildirisinde buna ilişkin herhangi bir ifade yer almadı. Zirveyi izleyen gün Bush ile Putin arasında yapılan görüşmede ise başlıbaşına bu konunun ele alındığı ve bazı noktalar üzerinde uzlaşma sağlandığı açıklandı. Rusya basını ertesi gün bunu Putinin Busha 'tam teslimiyeti' olarak niteledi ve sert eleştirilere konu etti.

Herşey ABD hegemonyasının
sürekliliği için

'Füze Kalkanı' projesinin Amerikan silah tekelleri için dev ve son derece kârlı bir yatırım alanı olduğu kesin olmakla birlikte, bu projenin gündeme getirilmesinin esas nedeni hiç de bu değildir. Esas neden, ABDnin emperyalist dünya üzerindeki hakimiyetini güvenceye almaktır. ABD emperyalizmi Sovyetler Birliği çöktüğünden beri bu soruna özel bir dikkat göstermekte ve başta askeri alanda olmak üzere bu amaç çerçevesinde çok yönlü önlemler almaktadır.

1992 Martında yayınlanan 'Savunma Planlaması Kılavuz Dökümanı' başlıklı resmi bir Pentagon belgesi, ABDnin bu konudaki niyet ve hazırlıklarını açıklıkla ortaya koymuştur. Bu belge, 'Sovyetler sonrasi çağda' ABDnin başlıca hedefinin, her potansiyel rakibi, ABD ile rekabet edebilecek bir dengeye ulaşmayı deneme ihtimalini düşünmekten bile alıkoymak olduğunu açığa vurmuştur. ABD, bu amaç çerçevesinde, 1999 yılını izleyecek dört yıl içerisinde silahlanmaya 1.2 trilyon dolar harcamayı düşünebiliyordu. Şimdi bu düşünceler artık hızla somutlanıyor.

Bugüne kadarki en düşük zeka ve kültür düzeyine sahip ABD başkanı olarak tanımlanan ve ABD basınında alaylara konu edilen 'oğul Bush', tam da bu projelerin pervasızca uygulanması için Pentagonun ve ABD silah tekellerinin tam desteğiyle başkan seçtirildi. Yeni başkan daha yemin töreni bile yapılmadan 'Füze Savunma Sistemi' (NMD) projesini derhal hayata geçireceklerini açıkladı ve yeni bakanlar daha o zamandan bu projeler üzerine çalışmaya koyuldular. Aradan henüz yalnızca 6-7 ay geçmiş olduğu halde, bu konuda ilk önemli adımlar da atılmış durumda.

Bu, ABD emperyalizminin başta Avrupa, Rusya ve Çin olmak üzere muhtemel rakiplerine karşı yaptığı büyük bir hamledir. AGSK ile ABD hakimiyetindeki NATO şemsiyesinden sıyrılmaya çalışan Avrupalı emperyalistler, ABDnin bu yeni hamlesi karşısında halihazırda çaresizler, sızlanmaktan öteye yapabilecekleri bir şey yok. Ekonomisi çöküntüde olsa da nükleer askeri gücüyle ABD karşısındaki en önemli askeri engel olan Rusya ise, bir yandan 'Şangay Beşlisi' gibi ittifaklar ve yanısıra Çin ile bir dizi ikili anlaşma yoluyla ABDnin askeri gücünü ve çıkışlarını dengelemeye çalışırken, öte yandan ekonomik ve mali rüşvet karşılığında ABDnin bu yeni adımını sineye çekeceğinin ilk sinyallerini vermektedir. Putinin G-8 zirvesinde Bushla yaptığı görüşmenin ilk sonuçları bunu gösteriyor.

Kıyasıya rekabetin ağır faturası yine
emekçilere ve ezilen halklara

G-8 türünden zirveler, kapitalist dünya ekonomisinde sürmekte olan bunalıma ortak çareler aranmasının yanısıra, emperyalistler arasındaki çeşitli türden çelişkilerin de, varılacak belli uzlaşmalarla hafifletilmesinin platformları olarak gündeme geliyor, demiştik daha önce de. Fakat gerek Kyoto Protokolü gerekse 'Füze Kalkanı' projesi örnekleri, ABD emperyalizminin bu zirvelerdeki özel konumunu ve ezici ağırlığını da gösteriyor. ABD kendi mevcut üstünlüklerine dayanarak, gerektiğinde zirvedeki rakiplerini hiçe sayma ve onlara kendi tercihlerini dayatma yoluna gidebiliyor. ABD aynı pervasızlığı, zirve esnasında ve sonrasında, biyolojik silahların yasaklanmasına ilişkin olarak 1972den beri uygulanmadan sürünegelen anlaşmayı tanımadığını peşpeşe açıklayarak da göstermiş oldu.

Emperyalist dünyanın halihazırdaki güçlü hegemonik gücü olan ABDnin tüm bu adımlarının emperyalist rekabeti her alanda keskinleştireceği, özellikle de silahlanma yarışına yeni bir ivme kazandıracağı ise kesindir. Son 30 yıl içerisinde ABD emperyalizmi karşısında adım adım yükselen, ekonomik ve politik planda güç kazanan ve bu gücü gitgide kurumlaştıran emperyalist rakiplerinin ABDnin adımlarına çaresizce boyun eğmekle kalacakları sanılmamalıdır. Tersine onlar, her biri kendi cephesinden olmak üzere, durumu dengelemek için kendi yeni politika ve planlarını geliştirmek yoluna gidecek, karşı girişimlerine hız vereceklerdir.

Bu kıyasıya ve tehlikeli yarışın faturası ise, her zamanki gibi yine işçi sınıfına, emekçilere ve ezilen halklara çıkarılacaktır. Dizginlerinden boşalacak bir silahlanma yarışının zaman içerisinde savaş tehlikesini daha da arttıracağını burada özel olarak hatırlatmak bile gereksiz.

Balkanlar ve Ortadoğu sorunları

Zirvenin bir başka gündemi ise bölgesel sorunlar, özellikle de Balkanlardaki ve Ortadoğudaki çatışmalar oldu ve buna zirve sonuç bildirisinde de yer verildi. Emperyalist şeflerin bu konuda neyi nasıl tartıştıklarını, hangi somut sonuçlara ve kararlara ulaştıklarını doğal olarak bilmiyoruz. Zirve bildirisinde bu konuda yer alan ifadeler boş ve yararsız temennilerden ibarettir.

Emperyalistlerden bu sorunlara herhangi bir çözüm beklemek olacak şey değildir. Bir kez daha onlar bu sorunların çözüm gücü değil, fakat dolaysız kaynağı ve yaşanan çatışmaların doğrudan kışkırtıcılarıdırlar. Balkanları ateşe veren, Yugoslavyayı bölen, düne kadar kardeşçe yaşayan halkları Bosnadan Kosovaya ve bugünkü Makedonyaya kadar, peşpeşe birbirlerine kırdıran onlardır. Bunu tam da Balkanlara sorunsuzca yerleşmek, zayıf, güçten düşürülmüş ve kendilerine muhtaç hale getirilmiş halklara kolayca hükmedebilmek için yaptılar.

Dolayısıyla onlar, G-8 türünden emperyalist zirvelerde halkların yıkımını durdurmaya ve acılarını dindirmeye yönelik çareler değil, olsa olsa, bu bölgeler üzerinden yaşanan kendi aralarındaki nüfuz çatışmasına ilişkin sorunları tartışabilirler ve bunu tartıştıklarından da kuşku duyulmamalıdır.

Aynı şey İsrail-Filistin çatışması için de geçerlidir. Sovyetlerdeki yıkılış sonrasının uygun konjonktüründe Filistin halkına dayattıkları utanç verici köleci barışla, bugünkü durumun temellerini onlar bizzat kendileri hazırladılar. Şimdi de, 'şiddetin durması' üzerine edilen tüm ikiyüzlü laflara rağmen, siyonist İsrailin Filistin halkına karşı yürütmekte olduğu ırkçı soykırım politikasını doğrudan ya da dolaylı biçimler içinde desteklemektedirler. Şu veya bu halkın sözde güvenliği ve insan hakları uğruna Balkanları adım adım işgal edenler, bu uğurda hükümetler devirip eski devlet başkanlarını yargılamaya kalkanlar, İsrailin Filistin halkına yönelik günlük katliamlarına karşı kıllarını bile kıpırdatmamaktadırlar. İçlerinden Rusya ya da Fransanın zaman zaman ettiği aykırı sözler ve bazı iğreti tutumlar da, emperyalistler arası nüfuz mücadelelerinin bir yansıması olmaktan öte herhangi bir anlam ifade etmemektedir.

İnsanlık kapitalist barbarlık karşısında
kendine yol açıyor

Özetle, tüm öteki emperyalist zirveler gibi Cenovadaki G-8 zirvesinden de, dünya emekçileri ve halkları için, insanlığın ve dünyamızın geleceği için yalnızca yeni saldırılar, yeni yıkımlar ve felaketler anlamına gelen kararlar ve sonuçlar çıkmıştır. Seattledan Cenovaya doğru büyüyen, sayıları onbinlerden yüzbinlere doğru yükselen anti-emperyalist gösteriler de, tam da bu gerçeğin gitgide daha çok anlaşılmasının, emperyalist zirvelerin konum ve işlevine ilişkin olarak dünya çapında gelişip güçlenen bilincin ifadesidirler.

Tüm işaretler, bu tepki dalgasının daha da büyüyeceğini göstermektedir.

Emperyalistler, zirvelerden vazgeçerek ya da bu zirveler için bundan böyle ulaşılması politik nedenlerle güç Dubai türünden kentler ile fiziksel bakımdan güç Kanada dağ köylerini seçerek, protestoların basıncından kurtulmayı umuyorlar. Fakat bu çabalar boşunadır; enternasyonal karakterli bu anti-emperyalist kitle hareketi kendine herşeye rağmen yol açmasını bilecektir. İnsanlık, Ô89 çöküşünün ardından emperyalist kapitalizmin iyice dizginlerinden boşalan sömürüsü, yıkımı ve vahşeti karşısında hiç de çaresiz ve seçeneksiz olmadığını artık anlamış, hiç de eli kolu bağlı kalmayacağını çoktan göstermiş bulunmaktadır. Bu yol bir kez açılmıştır, önünü tıkamak artık kolay olmayacaktır. Ô89 yıkılışının gerici rüzgarı çoktan geride kaldı. Artık yeni bir döneme girilmiştir.

Komünistler bunu daha Ô90lı yılların ortasında, 'Proleter kitle hareketlerinin ve halk isyanlarının yeni dönemi' olarak tanımladılar. TKİP Kuruluş Kongresi Bildirisi bunu özel bir vurguyla tarihe kaydetti ve kendi kuruluşunun tarihi anlamını da bununla ilişkilendirdi:

'Dünyada ve Türkiyede yıkıcı yenilgilerle sonuçlanan bir tarihi dönemle devrimci hesaplaşmanın ürünü olan Türkiye Komünist İşçi Partisi, bu konumu ve kimliği ile yeni dönemi kucaklama iddiasındadır. Yeni dönem, ikibinli yıllar, dünyada ve Türkiyede yeni devrim dalgalarına sahne olacaktır. Bu salt devrimci iyimserliğe dayalı bir kehanet değildir. Dünya ölçüsünde işçi sınıfının ve ezilen halk kitlelerinin yeni bir mücadele dönemine girdiklerinin, proleter hareketin ve halk isyanlarının yeni bir tarihi evresinin başladığının şimdiden çok sayıda somut göstergesi mevcuttur. Partimizin kuruluşu bu yeni dönemin, geleceğin yeni devrimler dalgasının kendi coğrafyamızdan başarılı bir önderlikle kucaklanabilmesine bir ilk hazırlıktır.'

'Ya barbarlık içinde çöküş, ya sosyalizm!'

Halihazırda emperyalist küreselleşmeye karşı protestolar, politik parti anlamında büyük ölçüde örgütsüz ve programsız, belirgin bir stratejik devrimci hedef ve yönden yoksun, ideolojik ve politik açıdan heterojen, karışık ve bulanık, bu anlamıyla da kendiliğinden hareketler durumundadırlar.

Fakat bu zemin eksik olan tüm bu unsurların giderilebilmesinin koşullarını da günden güne daha çok olgunlaştıracaktır. Tüm bilimsel ve politik sonuçlarına vardırılamasa da, kapitalist toplum düzeni ve emperyalist dünya sistemi reddedilmekte, gitgide daha gür bir sesle 'bir başka dünya' istenmektedir. Protestocuların bir kesimi bu 'bir başka dünya'yı, net bir tutumla 'sosyalist bir dünya' olarak tanımlamaktadırlar. Bu kadarı bile on yıl öncesinin yıkılış atmosferi düşünüldüğünde, daha bugünden büyük bir ilerlemedir.

Geçmişin zaafları ve başarısızlıklarıyla hesaplaşmış ve aynı geçmişin tüm bir tarihi deneyimiyle donanmış yeni devrimci sınıf partileri de işte bu değişen atmosferde ortaya çıkacak, kendini bulacak ve hareketin gelecekteki dalgalarıyla buluşarak, bugünkü dünya sistemini yıkılışa götürecek tarihi devrimci mücadelenin özneleri olmayı başarabileceklerdir. Hareket de gerçek gücüne ve stratejik yönelimlerine, ancak bu sayede ve her bir ülkenin kendi sınıflar mücadelesi tabanına ayağını sağlam biçimde bastığı ölçüde, ulaşabilecektir.
Enternasyonal çaptaki bu türden hareketler, tek tek ülkeler zeminindeki devrimci sınıf mücadeleleri için güçlü bir itilim sağlamakla kalmamakta, bu mücadelelerin daha baştan güçlü bir devrimci enternasyonalist perspektife dayalı olarak gelişmesini de koşullamakta ve kolaylaştırmaktadır. Yakın geçmişin milliyetçi dargörüşlülüğe dayalı şartlanmaları düşünüldüğünde bu son derece önemli bir toplumsal/pratik imkan sayılmalıdır.

Günümüzün ikilemi, en canlı ve yakıcı bir biçimde bir kez daha, 'Ya barbarlık içinde çöküş ya sosyalizm!' ikilemidir. Cenovada yüzbinlerin haykırdığı ve özlediği 'bir başka dünya', kesin bir biçimde, geleceğin sosyalist dünyasıdır. Bu, bilimin ve tarihin verileri ile kanıtlanmıştır. İlk büyük tarihi çıkış karmaşık nedenlerin etkisi altında başarısızlığa uğramış olsa bile, bu başarısızlığın sağladığı paha biçilmez deneyimler, gelecekteki kesin başarıların de önemli güvencelerinden biridir.

Sözlerimizi parti programımızın bu bilimsel ve tarihsel gerçeği özetleyen 'Giriş'iyle bağlıyoruz:

'Emperyalist kapitalizm, ulaştığı gelişme düzeyinden, şiddetlendirdiği çelişmelerden ve yaşadığı çürümeden dolayı, sosyalist devrimin arifesi oldu. Üretici güçlerin uluslararasılaşması, üretimin ileri düzeyde toplumsallaşması ve muazzam servet birikimi, proletarya devrimi ve sosyalizm için koşulları dünya ölçüsünde olgunlaştırdı. Çağı belirleyen kapitalizm ile sosyalizm arasındaki çelişmenin çözümü tarihin gündemine girdi. Büyük Sosyalist Ekim Devriminin zaferi, proletarya devrimleri çağını, dünya ölçüsünde kapitalizmden sosyalizme geçiş çağını başlattı. Bu yeni çağ, 20. yüzyılın büyük bölümünü kaplayan devrimler zinciri ve sosyalizmin inşası süreçlerinde açık ifadesini buldu.
'Emperyalizm çağında üretici güçlerin kapitalist üretim ilişkilerine başkaldırısı, 20. yüzyılın başından itibaren açık bir olgudur. İnsanlığı iki kez toplu yıkıma götüren emperyalist savaşlar, sayısız gerici bölgesel savaşlar, faşist barbarlık, tüm yıkıcı sonuçlarıyla Ôbüyük bunalımlar, sert sınıf mücadeleleri, iç savaşlar ve devrimlerden oluşan yüzyıllık bilanço, kapitalist dünya sisteminin onulmaz çelişkiler içinde debelendiğini, tarihsel bir sistem olarak bir genel bunalım aşamasına girdiğini kanıtlamıştır.
'20. yüzyıl sosyalizminin zamanla yaşadığı yozlaşma ve yıkım, bu kanıtlamanın değerini hiçbir biçimde azaltmaz. Sorunlar ve çelişkiler, dolayısıyla devrimi ve sosyalizme yönelimi üreten maddi zemin, bunun taşıyıcısı olan toplumsal güçlerle birlikte, yerli yerinde duruyor.
'Günümüz dünyasında proletarya devrimi ve sosyalizm için nesnel koşullar her zamankinden daha çok olgunlaşmıştır. Dünya devriminin yeni dalgası, gerek maddi koşullar ve gerekse tarihsel deneyim bakımından, çok daha ileri bir noktadan işe başlayacak ve bu kez nihai zafer için koşullar her bakımdan daha uygun olacaktır.' (TKİP Programı, Giriş)