28 Temmuz'01
Sayı: 19


Kızıl Bayrak'tan
Yeni İMF programı iflas etti

Katillerin G-8 zirvesi ve yüzbenlerin görkemli militan eylemi

G-8 zirvesinin gündemi ve sonuç bildirisi

Gösterilerin içinden Cenova tanıklığı
Sistem aynı sistem, polis aynı polis!
Cenova'da 300 bin kişi yürüdü...
"7 saatlik işgünü, 35 saatlik çalışma haftası"
Sınıf hareketi
"İyiye gidiyoruz" demogojsinin arkasına gizlenenler
Kapitalizmde eğitim
G-8 zirvesi ve Cenovalar'ın tarihsel anlamı
Kapitalizm ve çevre sorunu
İnksanca yaşamaya yeten, vergiden muaf asgari ücret
Uluslararasi politika
Şehitlerimizle zafere yürüyoruz!
Bir yoldaşından Hatice Yürekli yoldaşa mektup
Ölüm Orucu direnişçisi Fatime Akalın'ndan mektup
"Bir yanılsamanın sonu"

Basından

Mücadele Postasi

 Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 

Yeni İMF programı da iflas etti

Bu satırlar yazılırken, hükümet ve sermaye çevreleri bir gün sonra, 27 Temmuz Cuma günü, Türkiyeye gelecek olan İMF başkan yardımcısı Stanley Fischeri heyecanla ve sabırsızlıkla bekliyorlardı. Şubat krizinin yaşandığı günlerde de Türkiyede bulunan, başbakan Ecevitle görüşerek ekonominin başına kendi adamları olan bir Dünya Bankası memurunun getirilmesini bizzat isteyen o bildiğimiz Stanley Fischerdi, heyecan ve sabırsızlıkla beklenen zat. Daha düne kadar Fischerlerin hazırladığı ve 14 ay boyunca ağır bir sosyal yıkım ve birikmiş kaynakların yağması anlamına gelen İMF programını savunanlardan bazıları, şimdi bu aynı adamı, Türkiyeyi kendi yeni modelleri için bir laboratuvar, bir tür kobay ülke olarak kullanmakla suçlayabiliyorlar. Bunun dikkate değer örneklerinden birini bu sayımızda okurlarımıza sunuyoruz (Zülfikar Doğanın 26. sayfada yayınladığımız yazısı).

Türkiyeyi bir deneme laboratuvarı olarak ele alan bir İMF yöneticisini heyecan ve sabırsızlık içinde beklemenin nedenine gelince. Hükümet ve sermaye çevreleri, beklenen adamla, önden konulan hedefleri şimdiden boşa çıkmış Dervişli İMF programının revizyonunu tartışacaklar. Kendisinden program hedef ve uygulamalarının bazı yönlerinin gözden geçirilmesini rica edecekler ve bu istemin anlayışla karşılanmasını dileyecekler. Rica ve dilekleri kabul edilirse eğer, program hedeflerinden biri olan ekonomide %-3 küçülme %-6 küçülme olarak revize edilecek. %58 olarak öngörülen enflasyon hedefi ise %65e çıkarılacak. Ve mümkünse, büyük bir rahatsızlık, vurgun ve belirsizlik alanı haline gelen 'dalgalı kur sistemi'nin gözden geçirilmesi istenecek, vb.

İlk iki istem hakkında Stanley Fischerin diyebileceği fazla bir şey yok. Zira bu halihazırdaki fiili durumun tescil edilmesinden başka bir anlama gelmeyecek. Dahası, ekonomi yıl sonuna kadar revizyonda öngörülenden çok daha fazla daralabilir, enflasyonun ise %65in de çok üzerine fırlayacağına kesin gözüyle bakılabilir. Bu iki kalemde sorun yok. Bu durumda tüm sorun, 'dalgalı kur sistemi'nin yıkıcı etkilerini sınırlamak isteminde odaklanıyor. Ama ülkenin başbakanı, İMF yöneticisi Fischerin bu konuya rıza gösterip göstermeyeceğini henüz bilmediği içindir ki, gazetecilerin tüm ısrarlı sorularına net bir yanıt veremiyor. Soruları muğlak yanıtlarla geçiştirmeye çalışıyor. Zira akademisyen özentili İMF yöneticisinin bu yeni denemeyi Türkiye üzerinden tüm sonuçlarına götürmek ve ortaya çıkacak sonucu somut olarak görmek istediği söyleniyor.

TÜSİAD da dahil tekelci sermaye çevreleri ve hükümetin kendisi 'dalgalı kur sistemi'nin kaprislerinden, kasıtlı spekülasyonlarla ortaya çıkan yıkıcı etkisinden belirgin bir biçimde rahatsız oldukları halde, hiç değilse bunu böyle dile getirdikleri halde, salt İMFnin tavrının ne olacağını bilmedikleri için, bu konuda kesin bir istem formüle etmekten özenle kaçınıyorlar.

Türkiyeye hükmeden, Türkiyeyi yöneten, bu ülkenin emekçilerinin kanını emen bu çevreler, bir emperyalist finans kuruluşu karşısında işte bu denli uysal, uyumlu ve çaresizdirler. Bu konum ve tutum, Telekom krizi sırasında yaşananlar kadar utanç verici, o denli onur kırıcıdır. Türkiyeye hükmeden sınıfın ve Türkiyeyi halihazırda yönetenlerin durumu ve konumu işte budur.

Dervişle birlikte gündeme gelen İMF programının revizyonu tartışması, gerçekte bu programının iflasının daha şimdiden tescilinden başka bir şey değildir. Bu programın 'güçlü ekonomiye geçiş programı' olarak sunulması, bu gelişmeler karşısında tam bir kara mizah örneğidir. Zira, orta yerde güçlenen değil fakat yerlerde sürünen, yıkıma ve iflasa sürüklenen bir ekonomi durmaktadır. Mevcut programın bu ekonomiyi bir nebze olsun ihya edecek herhangi bir amacı, içeriği ve önlemi yoktur. Düne kadar en büyük iddia olarak öne sürülen enflasyonu düşüren değil, tersine yükselten bir programdır bu. Üretimi artıran, istihdamı çoğaltan, büyümeyi sağlayan değil, fakat iflasları hızlandıran (son aylarda 52 bin işletmenin iflasından söz ediliyor), küçülme hedefini 3 ay gibi kısa bir sürede iki katına çıkaran (%-3den %-6ya!), işsizliği dev boyutlara vardıran (birkaç ayda işsizlik sayısında milyonlarla ifade edilen yeni artışlar), korkunç boyutlardaki gelir dağılımı uçurumunu bir nebze hafifletmek bir yana daha da derinleştiren, açlık sınırında yaşayanların sayısını 7.5 milyona çıkaran bir program bu.

Peki bütün bunlara rağmen bu program niye uygulanıyor? Çünkü bu programla iç ve dış borç ödemelerinin yanısıra ülkenin emperyalist tekellerce yağması güvenceye alınıyor. Nitekim vadesi gelmiş iç ve dış borçları, işçilerin ve emekçilerin boğazından kesilenin yanısıra, yeni borçlarla ödemek anlamına gelen hazine bonosu ve devlet tahvillerinin alıcı bulması, ekonomide ve programda işlerin iyi gittiğine biricik gösterge sayılıyor.

Devlet ne edip edip borçlarını ödüyorsa ve örneğin, değeri milyarlarca dolarla ölçülen Demirbank türünden kuruluşları emperyalist mali kuruluşlara 300 milyon dolar gibi gülünç bir parayla peşkeş çekebiliyorsa, İMF, dolayısıyla emperyalist çevreler ve onlarla kader birliği halindeki Türkiyenin en büyük asalak sermaye çevreleri için işler iyi gidiyor, program başarıyla uygulanıyor demektir.

Bu ülkenin 60 küsur milyon insanını ilgilendiren ekonomik büyüme, istihdam, asgari gelir düzeyi, gelir dağılımı uçurumunun bir parça hafifletilmesi, sosyal hak ve hizmetlerin güvenceye alınması vb., tüm bunlar emperyalistleri, onlarla kader birliği halindeki asalak tekelci sermaye çevrelerini ve onların emireri durumundaki devlet ve hükümet ricalini zerre kadar ilgilendirmiyor. Onlar için 60 küsur milyon insan ve bu ülkenin kaderini ilgilendiren tüm bu sorunlar, emperyalist küreselleşmenin ve kapitalist piyasa ekonomisinin gerekleri kapsamına girmiyor.

Bugünün Türkiyesinde işte bu denli insanlık dışı, ülke ve emek düşmanı politika ve uygulamalarla yüzyüzeyiz. Böyle bir dönemde, aydan aya toplanan ve kesin olarak generallerin sözünün geçtiği MGK toplantılarında, ülkenin ve ülke insanının mahkum edildiği bu insanlık dışı, emek düşmanı ve ülke payına utanç verici gidişat yerine, 'sosyal patlamalar' tehlikesi ve buna ilişkin önlemler tartışılıyor. Bu olgu, ibret verici olduğu kadar, öğretici ve açıklayıcıdır da.

Bu ülkenin bir egemen sınıfı, bu sınıfın ise temel çıkarları ve tercihleri var. Bu sınıfın egemenliğini güvenceye alan, düzenine bekçilik eden güçlerin bu tutumu, kendilerine düşen görev ve sorumluluklara, bu çıkar ve tercihlerin gerektirdiği çerçevede yaklaştıklarının en açık bir göstergesidir. Şaşırtıcı olan bu değil, sınıf mücadelelerinin ve sosyal çatışmaların kendini belirgin biçimde gösterdiği son 40 yılda bu hep böyle olduğu halde, buna rağmen düzen bekçisi güçlere umut bağlayanların tutumudur.

Düzen bekçileri, MGK toplantıları üzerinden, sermaye medyasına da açıkça yansıdığı gibi, sosyal yıkımın yolaçabileceği sosyal patlamalara karşı yalnızca bastırma önlemleri üzerine konuşuyorlar. Zira önlerinde başka bir alternatif yok. Bastırma ve içinden dizginleme önlemleri dışındaki önlemler, sosyal önlemler olabilir ancak. İşsizliği azaltan, gelir dağılımını bir parça olsun düzelten, ülkenin boynundaki borç köleliği mengenesini bir parça gevşeten türden önlemler örneğin... Son yıllarda general çizmesi yalamayı biricik politik çizgi haline getiren, bu çizgide tutarlı olmak ve sonuç almak için de işi faşist baskı, terör ve katliamların açıkça desteklenmesine ya da sessizci onaylanmasına vardıranların bütün umutları da bunda. Ama bu gerçekleşecek türden bir umut değil. Zira tüm umutlarını bağladıkları düzen bekçileri, bu düzenin bir parçası olmaktan öteye, onun koruyucusu ve kollayıcısı konumundadırlar. Kurulu düzenin egemen sınıfıyla yalnızca ideolojik, siyasal ve kültürel değil, iktisadi ve mali açıdan da tam olarak kaynaşmışlardır. 500 büyük sanayi işletmesi içerisinde OYAKın tuttuğu çok özel yer ve hiçbir tekelin sahip olmadığı ayrıcalıklar bile bunu kendi başına göstermeye yeter.

Bir çift söz de büyük zindan direnişinin talihsiz mağdurlarına. Bu insanlar bu kadar büyük bir kararlılık ve fedakarlık pahasına bir türlü bir sonuca ulaşamayan zindan direnişine, Türkiyenin bugünkü iktisadi, sosyal ve siyasal gerçekleri ışığında yaklaşmayı nedense başaramıyorlar. Oysa düne kadar, F tipi zindanların İMF programlarının bir uzantısı olduğunu, bu nedenle bunların (İM)F tipi zindanlar sayılması gerektiğini onlar da söylüyorlardı. Ecevitin içeriye egemen olamadığımız sürece dışarıya hiç olamayız mealindeki sözlerini, ortak açıklamalarında sayısız kez yine bu aynı çevreler tekrarlayıp duruyorlardı.

Bu çevreler, direnişin kararlılığına ve ödenen büyük bedellere rağmen devletin halen gösterdiği, bir bakıma gösterir gibi göründüğü karşı kararlılığa da buradan yaklaşacaklarına ve dolayısıyla direniş çizgisinde sürdürülmesi gereken mutlak ısrara da buradan bakacaklarına; yenilgi ruhhali içerisinde, '20 Ekim'de başlanmasaydı', '9 Aralık sonrasında devlete gerekli jestler yapılmış olsaydı, sonuç başka türlü olurdu' diye düşünebiliyorlar.

Bu yaklaşım tam bir dar kafalılık örneğidir. Bu, Türkiyenin bugünkü iktisadi ve sosyal gerçekliğinden gerekli siyasal sonuçları çıkaramamak, burjuvazinin ve onun baskı aygıtı olarak devletin göstermek zorunda kaldığı kararlılığın gerisindeki mantığı anlayamamak demektir. Oysa düzen bekçilerine sosyal yıkımın beslediği 'sosyal patlama tehlikesi'ne karşı yalnızca baskı, terör ve içinden dizginleme önlemlerini düşündürten zorunluluk neyse, hücre saldırısında kararlılık göstermelerinin gerisindeki zorunluluk da odur.

Bu çevrelerin temel önemdeki bu olguyu, genel kabul gören bir gerçeklik olarak hala da yineleyip durdukları halde, direnişin bugün için bir sonuca ulaşmamasından hareketle yılgınlığa düşüp unutmaları, kendileri payına ibret vericidir.