28 Temmuz'01
Sayı: 19


Kızıl Bayrak'tan
Yeni İMF programı iflas etti

Katillerin G-8 zirvesi ve yüzbenlerin görkemli militan eylemi

G-8 zirvesinin gündemi ve sonuç bildirisi

Gösterilerin içinden Cenova tanıklığı
Sistem aynı sistem, polis aynı polis!
Cenova'da 300 bin kişi yürüdü...
"7 saatlik işgünü, 35 saatlik çalışma haftası"
Sınıf hareketi
"İyiye gidiyoruz" demogojsinin arkasına gizlenenler
Kapitalizmde eğitim
G-8 zirvesi ve Cenovalar'ın tarihsel anlamı
Kapitalizm ve çevre sorunu
İnsanca yaşamaya yeten, vergiden muaf asgari ücret
Uluslararasi politika
Şehitlerimizle zafere yürüyoruz!
Bir yoldaşından Hatice Yürekli yoldaşa mektup
Ölüm Orucu direnişçisi Fatime Akalın'ndan mektup
"Bir yanılsamanın sonu"

Basından

Mücadele Postası

 Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 

'Asgari ücret' adı altında
açlıktan sürünme ücretine devam...

İnsanca yaşamaya yeten,
vergiden muaf asgari ücret!..

Sermaye krizin faturasını işçi ve emekçilere ödetmeye, bu politikanın bir parçası olarak da maaş ve ücretleri aşağı çekmeye devam ediyor. Bunun son örneği asgari ücretin yeniden belirlenmesinde görüldü. Yapılan yeni düzenlemeyle asgari ücret net 107 milyon liradan 122 milyon liraya çıkarıldı.

Milliyet gazetesinin 18 Temmuzda 'Krizden bir gün önce 22 Şubatta 149 dolar olan asgari ücret, 71,5 dolar seviyesine kadar geriledi' diye yazıyor. Bu asgari ücretin 6 ayda yaklaşık yüzde 60 değer kaybetmesi demek.

İşçi ve emekçilerin gelirlerinde yüzde 60lar düzeyinde bir gerileme sözkonusuyken, asgari ücrete sadece yüzde 14 dolaylarında bir artış yapılması elbette ki onlarla alay etmek, dalga geçmek anlamına gelmektedir. Yapılan artış asgari ücretle çalışanların yoksulluk ve sefalete yuvarlanmasına karşı hiçbir anlam taşımamaktadır. Açıktır ki sermaye bu düzenlemeyi yapacak cesareti işçi ve emekçilerin bir türlü kırılamayan sessizliğinden ve örgütlü mücadeleyi yükseltememesinden almaktadır.

Asgari ücretin erimesi
derinleşen sefaletin aynasıdır

Radikal gazetesinin asgari ücretlinin alım gücüyle ilgili yaptığı bir karşılaştırma durumu bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.

'Ağustostan itibaren cebina aylık 122 milyon lira girecek olan asgari ücretli ayağım yerden kesilsin' diyerek 1994 model Serçe marka bir araba almak isterse 18.5 aylık maaşını hiç harcamadan biriktirmesi gerekiyor. Hele hele son model S600L model bir Mercedese sahip olmak isterse, yemeden içmeden tam 135 yıla ihtiyacı var. İstanbulda depreme dayanıklı bölgelerden Bebekte bir ev sahibi olmak isteyen asgari ücretli içinse 341 yıl gerekiyor. Eğer bu işçi Ankara Sincanda bir ev almayı hedeflerse 12 yıl, Cumhurbaşkanı Sezere komşu olmak isterse yaklaşık 35 yıllık maaş gibi bir faturayla karşılaşıyor.

'Asgari ücretlinin barınma sorunu ise ancak aile desteğiyle olabiliyor. Yani ya ailesinden bir ev kalacak ya da ailesiyle oturacak. Aksi takdirde bu ücret iki göz odalı bir gecekondu dışında hiçbir kirayı karşılayamıyor. Hesaplara kira ücreti eklenmeyince ve Ankarada tek bir araçla işine ulaşabildiği varsayılınca işçinin maaşının yüzde 25i ulaşıma gidiyor.

'Sigara tiryakisi bir işçinin günde bir paket sigara içtiği düşünüldüğünde maaşının yüzde 25i duman olup uçuyor. Geri kalan maaşıyla ancak 70 ekmek, 14 şişe süt, 28 yumurta, 1 kilo çay, 2 kilo peynir, 2 kilo zeytin, 2 kilo kıyma ile bir miktar sebze-meyve koyabiliyor ki bu da ancak bir iki haftalık ihtiyaçlarını karşılayabiliyor' (Radikal, 23 Temmuz)

Elbette burada söylenenler asgari ücretlinin gelirinin ne kadar da düşük olduğunu vurgulamayı amaçlamaktadır. Milyonlarca asgari ücretli araba değil ekmek alabilmenin derdindedir. Asgari ücretle çalışan milyonlarca işçi bugün artık ev kirasını ödeyemez, elektrik, su faturalarını yatıramaz hale gelmiştir. İstanbulun birçok emekçi semtinde kenti bırakıp köyüne dönmeyi bir çözüm olarak görenlerin sayısı artmaktadır.

Dayatılan işsizlik ve sefalet karşısında köye dönmenin de, kaderine razı olup beklemenin de bir çözüm olmadığı açıktır. Asgari ücreti düşük bulup köye kaçan, orada rahat edeceğini sananlar kendini aldatmaktadır. Zira orada da karşısında İMFyi, onun emirleriyle uygulanan tarımda yıkım politikalarını bulacaktır.

Kurtuluşun tek yolu mücadele

Yıkım ve sömürüden kurtulmanın yolu kaçmaktan değil, birleşip mücadele etmekten geçmektedir. Bütün yıkım ve sömürü politikaları birbiriyle bağlantılıdır ve sermayenin çıkarları öyle gerektirdiği için uygulanmaktadır. Öyleyse kentlerde ve kırda, sömürü ve zulmün olduğu her yerde sermayenin yıkım politikalarına karşı mücadele edilmelidir.

Kentlerdeki işçi ve emekçileri mücadeleden alıkoyan, umutsuzluğa düşüren nedenlerden biri de sendikaların başını burjuva ajanlarının ya da uzlaşmacı reformist bürokratların tutuyor olmasıdır. Fakat bu durum geçicidir ve bu olumsuzluğun aşılması da gene işçi ve emekçilerin ortaya koyacakları mücadeleye bağlıdır. Eğer bizler bürokratların ya da burjuva ajanlarının barikatlarına takılmadan birleşik mücadeleyi örgütleyebilirsek onların orada bir gün bile kalmaları olanaksız hale gelecektir.

Asgari ücret sadece asgari ücretle çalışanları değil, milyonlarca işçi ve emekçiyi de ilgilendirmektedir. Sefalet ücretlerinin daha da geriye çekilmesi anlamına gelmektedir. Bu bakımdan düşük ücretlere ve sınıfın içine itildiği sefalete karşı verilecek mücadelede asgari ücret hakkının gerçek içeriğiyle kazanılması özel bir yer tutmaktadır.

Sınıf partisinin asgari ücret konusundaki talebi son derece açıktır. 'İnsanca yaşamaya yeten, vergiden muaf asgari ücret'. Bu talep asgari ücret hakkı için mücadelenin içeriğinin ne olacağını da ortaya koymaktadır. Bu talebin sınıf kitleleri içinde diğer güncel taleplerle birlikte yaygınlaştırılması ertelenemez bir sorumluluktur.


 

Asgari ücret işçi sınıfının
mücadeleyle kazandığı bir haktır

Kapitalizmde işçi kapitaliste emek-gücünü satar ve bunun karşılığında bir ücret alır. Bu ücretin miktarı ise iki taraf arasındaki pazarlıkla belirlenir. Eğer o ülkedeki işçiler güçlü örgütlenmelere, militan bir sınıf mücadelesi anlayışına sahiplerse patronlar karşısında avantajlı durumda olurlar. Bu sayede insanca yaşamalarına yetecek bir ücret alabilirler. En azından bunun koşullarına sahip olurlar.

Fakat eğer işçilerin bilinç ve örgütlenme düzeyi zayıfsa ya da başka nedenlerden dolayı patronlar karşısında pazarlık yapma gücünden yoksunsalar, bunun tersi, yani patronun dediği olur. İşçiler patronun verdiği sefalet ücretleriyle yetinmek zorunda kalırlar.

Patron, tıpkı satın almak istediği başka mallar gibi, emek-gücünü de en ucuz fiyattan almak ister. İşçinin açlık sınırında yaşaması onu ilgilendirmez. Fakat işçi için durum böyle değildir. İşçi emek-gücünü belli bir fiyatın altında satarsa aç kalır. Çünkü işçinin sattığı emek-gücü karşılığında aldığı ücretten başka bir geliri yoktur. O bu parayla hem hayatta kalmak, hem de ailesine bakmak, onların ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır.

Öyleyse işçinin aldığı ücretin bir alt sınırı olmalıdır. Öyle bir alt sınır ki, işçi pazarlık sonucu bu alt sınırda bir ücret almak zorunda kalsa da kendisi ve ailesi açlıktan kıvranmasın, evsizlikle ya da hastalıklarla boğuşmasın. Aldığı ücretle temel insani gereksinimlerini karşılayabilsin.

İşte bu ihtiyaçtan dolayı ve elbette ki uzun mücadeleler sonucunda işçi sınıfı, asgari ücret kavramının yasalarda yeralmasını burjuvaziye kabul ettirmiştir. Asgari ücret 1930lu ve Ô40lı yıllardan itibaren birçok kapitalist ülkenin yasalarına girmiştir. Türkiyede de 1951den bu yana içi bir hayli boşaltılmış olsa da asgari ücret uygulanmaktadır.

Asgari ücret, tıpkı sigorta, haftasonu tatili, işgünün belli bir saati aşmaması vb. haklar gibi işçi sınıfının dişe diş mücadelesiyle burjuvaziye kabul ettirilmiş temel bir haktır. Ve son 20-25 yıldır tüm diğer kazanılmış haklar gibi burjuvazi tarafından geri alınmaya, gaspedilmeye çalışılmaktadır.

 


Türkiyede asgari ücret uygulaması...

'Ucuz işgücü cenneti' yaratma politikası

Türkiyede asgari ücret uygulaması 1951de başladı. Fakat uzunca bir dönem asgari ücret uygulaması tam bir kargaşa içinde yürüdü. 1971de yeni İş Kanununun yürürlüğe girmesinden sonra uygulama karmaşık yapısından biraz sıyrıldı. Ama gerçek anlamına denk düşen bir asgari ücret uygulaması ortaya konulmadı.

Burdan da anlaşılabileceği gibi Türkiyede asgari ücret gerçek anlamından bağımsız bir uygulamadır. Bu, ülkemizdeki sınıf hareketinin bilinç ve örgütlenme düzeyiyle, yürütülen mücadelenin boyutlarıyla ilgili bir sorundur kuşkusuz. Türkiye işçi sınıfının tüm bu alanlardaki zaaf ve sorunları, burjuvaziye asgari ücreti işine geldiği gibi uygulama olanağı vermiştir. Yani Türkiye işçi sınıfı, uluslararası sınıf hareketinin bu kazanımını kendine maletme ve geliştirme konusunda yetersiz kalmıştır.

Asgari ücret uygulamasının amacı, işçiyle işveren arasındaki pazarlıkta belli bir sınırın altında ücret tespitinin önüne geçmektir. Sınır ise bir işçinin ülkenin o günkü ekonomik-sosyal şartlarında bir insanın ailesiyle birlikte geçinebileceği asgari gelire sahip olması ile belirlenir. Oysa Türkiyede asgari ücret hiçbir zaman böyle bir işlev kazanmamıştır.

Asgari ücretten bile faydalanamayan
milyonlarca işçi var

Türkiyede 50 yıldır gündemde olmasına rağmen asgari ücretten işçi ve emekçilerin sadece belli bir kısmı yararlanabilmektedir. 10 milyon civarındaki ücretliden yarısının asgari ücret aldığı tahmin edilmektedir. Oysa ne toplam ücretli sayısı, ne de asgari ücrete mahkum edilenler resmi rakamlarda görüldüğü gibidir. Sigortalı ya da sendikalı olmadığı için kayıtlara geçmeyen milyonlarca kişi, ya asgari ücretle ya da onun da altında ücret alarak çalışmaktadır.

Kaldı ki kayıt altına alınmış olsa bile iş yasalarındaki aykırı hükümler nedeniyle asgari ücret uygulamasından yararlanamayan geniş bir çalışan yığını da mevcuttur. Küçük sanayide çalışanların hatırı sayılır bir bölümü, ev sanayinde ve ev hizmetlerinde çalışanlar, iş yasasının 5. maddesiyle asgari ücretin kapsamı dışında bırakılmışlardır.

Asgari ücretin yüzde 40ı
kesintilere gitmektedir

Türkiyede asgari ücretin yaklaşık yüzde 40ı vergi ve sigorta primi olarak kesilmektedir. Oysa bunun hiçbir haklı mantığı yoktur. Zaten 'asgari' olarak belirlenen miktarın yarısına yakını kesinti adı altında geri alındığında ortada sefalet ücreti bile kalmaz. Ki bugün olan da budur. 4 kişilik bir ailenin asgari koşullarda geçinmesi için gereken miktar 800 milyona yaklaşmışken, net asgari ücret 122 milyondur. Bu durum sermayenin ne kadar ikiyüzlü olduğunu göstermektedir. Bir taraftan asgari ücreti bir hak olarak kabul ediyor gibi görünmek sermaye devletinin işine gelmekte, fakat öte taraftan asgari ücretlilerden elde ettiği vergi gelirlerinden de bir türlü vazgeçmek istememektedir.

Türkiyedeki uygulamanın tersine birçok ülkede asgari ücretten vergi alınmamaktadır. Bu, o ülkelerde geçmiş kazanımlara sınıf tarafından hâlâ sahip çıkılabildiğinin bir göstergesidir. Olması gereken de budur. Nitekim sınıf partisinin programında da asgari ücretle ilgili talepte vergi kentisinin olmaması özel bir biçimde vurgulanmaktadır.

Hesaplamada işçinin ailesi
hesaba katılmıyor

Asgari ücretin arttırılması her gündeme geldiğinde bu konu tartışılmaktadır. Fakat tüm itirazlara rağmen 1970lerin başından bu yana asgari ücret, işçinin aile yükü hesaplanmadan tespit edilmektedir. Oysa çalışan işçi sadece kendisine değil aynı zamanda ailesine de bakmak durumundadır. Dolayısıyla asgari ücret belirlenirken 4 kişilik bir ailenin giderlerinin dikkate alınması gerekmektedir.

Fakat 'aile kurumu'nun ne kadar önemli olduğu konusunda yeri geldiğinde nutuklar atan, sözde ailenin korunması adına her türlü saçmalığı sergileyen sermaye, iş o ailenin insanca koşullarda yaşamasına yetecek ücret konusuna gelince çark etmektedir.

Bu uygulama ailedeki çalışan sayısının artması sonucunu doğurmaktadır. Bir kişinin geliri yetmeyince işçinin eşi ve çocukları da bir işe girmek ve aile bütçesine yardımcı olmak zorunda kalmaktadır. İlk bakışta bu toplumun proleterleşme düzeyini arttıran bir gelişme olarak olumlanabilir. Fakat bunun böyle anlaşılması için giderek genişleyen istihdam olanaklarının da mevcut olması gerekir. Fakat bugünkü koşullarda bu genel ücretler düzeyini daha da düşüren bir etken olmaktadır. İkinci bir kişinin çalışması ailenin yaşam koşullarının iyileşmesi anlamına gelmemektedir. Diğer bireylerin son derece düşük ücretlerle çalışması sayesinde ancak aile yaşamını sürdürebilmektedir. Bu işçi sınıfı için çürütücü bir kısır döngü anlamına gelmektedir.

Türkiyede asgari ücret
diğer ülkelere göre çok düşüktür

Türkiyede asgari ücret uygulanmaya başladığından bu yana diğer ülkelere göre bir hayli düşük olmuştur. Bu sermayenin bilinçli bir politikasıdır. Emperyalizme kölelik ilişkileriyle bağlanan Türkiye, sistemli politikalarla bir ucuz işgücü cenneti haline sokulmuştur.

Değişik ülkelerdeki asgari ücret miktarlarıyla karşılaştırdığımızda bu daha açık görülecektir, ki bu rakamlar 1998 yılına aittir.

Ülke

Asgari ücret
(dolar olarak)

ABD
893
Belçika
1.174
Fransa
1.140
Hollanda
1.113
Japonya
846
Kanada
785
Çek Cumhuriyeti
67.6
Güney Kore
182
Macaristan
83.2
Meksika
65.9
Türkiye
124.8

Bu tablonun en başındaki 6 ülkede asgari ücret işlevini belli ölçülerde korumaktadır. Sınıfın geçmiş kazanımlarının buralarda bir parça da olsa korunduğu anlamına gelir bu. Tablodaki son 5 ülkede ise durum tam tersidir. Bunların hepsi de emperyalizme bağımlı ülkelerdir ve İMF programlarıyla yönetilmektedirler. Bu da İMFnin yıkım ve sömürü politikalarının bir amacının da kapitalist tekellere ucuz işgücü cennetleri yaratmak olduğunu göstermektedir. Hak ve kazanımların ancak İMF politikalarına karşı durarak korunabileceğini ise Güney Kore örneğinden görmekteyiz. Nitekim Güney Kore, emperyalizme göbekten bağımlı bir ülke olmasına ve İMF reçeteleriyle yönetilmesine rağmen, tam da son yıllarda gelişen militan sınıf hareketi sayesinde burada asgari ücret biraz daha yüksektir. Meksika ve Türkiye gibi sınıf hareketinin dibe vurduğu ülkelerde ise ücretler giderek daha fazla düşmekte, dolayısıyla açlık ve sefalet giderek daha fazla yaygınlaşmaktadır. Nitekim bu rakamların da gösterdiği gibi, Türkiyede 1998de 124.8 dolar görünen asgari ücret bugün 70 dolar civarına gerilemiştir.